T.C

ANKARA ÜNİVERSİTESİ FEN FAKÜLTESİ

ASTRONOMİ VE UZAY BİLİMLERİ BÖLÜMÜ

 

Kozmoloji.pdf

 

Evrenin Özelikleri
Semavi Dinlerin Kökenindeki Pagan Etkiler
Antropik Kozmolojik İlke - Tanrı'nın En Son Vahyi Fizikçilere mi İndi- Erdinç Sayan
Eski çağlarda tanrılar, tanrı, tanrısızlık ve ahlak - Halil Turan
Hristiyanlıkta Putpereslik Mitoloji Hristiyanlığa Nasıl Girmiştir. (Masonik Mitolojik Sembollerle)

KOZMOLOJİ TARİHİ

 

ÖZEL KONU

HAZIRLAYANLAR

  

Rahmi CENAN - 96055064

Ersan ARIOĞLU - 96055006

Danışman: Yrd. Doç. Dr. Fehmi EKMEKÇİ

ANKARA 2001

  

İÇİNDEKİLER

Sayfa Numaraları

ÖNSÖZ

1. GİRİŞ

1

1.1 Kozmolojiye Genel Bir Bakış

1

1.2 Büyük Patlama

4

2. İLKÇAĞ KOZMOLOJİSİ

9. KAYNAKLAR

 

Yayın Tarihi: 01.01.2018  

ÖNSÖZ

Kozmoloji Evrenin en büyük boyutta incelenmesidir. Bu incelemede amaç, en büyük boyuttaki Evren’in nasıl bir yapıya sahip olduğunun anlaşılmasıdır. Başka bir deyişle, tek tek veya kümeler halinde bulunan galaksilerin, ya da daha geniş anlamda Evrendeki tüm maddenin dağılım ve dinamiğinin nasıl olduğunu inceleyen bir astronomi dalıdır.

Günümüzün güçlü teleskopları, milyonlarca ışık yılı uzaklıkta bulunan galaksilerin görüntülerini verebilmektedir. Bununla beraber en güçlü teleskoplarla gözlenebilen en uzak galaksi, Evren’in sınırı demek değildir. Hiç kuşkusuz bu uzaklığın ötesinde de uzak galaksiler olmalıdır.

Bir bilim adamı, Evren’i incelemeye başlarken, yerel olarak labaratuvarda sınadığı fizik yasalarının tüm Evren’de geçerli olduğunu varsayar. Bu anlamda Evren inceleme bilimi olan kozmoloji, yerel olarak ispatlanmış olan fizik yasalarının uzay ve zamanın uzak bölgeleri için genelleştirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Bu bölgelerdeki cisimler ve olaylar, astronominin gözlem teknikleri kullanılarak ve yerdeki temel fizik bilgi birikimine dayanarak incelenebilirler.

Kozmoloji, makro ve mikro uzayı aynı anda kapsar. Astronomik Evren’in bileşenlerini ölçerken astronomlar insanın hayal gücünü zorlayan hatta zaman zaman aşan sayılarla karşılaşmışlardır. Bu çalışmada literatürde kayıtlı olan bilgilere dayanarak ilk çağlardan beri kozmolojik çalışmaların tarihsel gelişimiyle birlikte özeti çıkarılmıştır. Bilimsel gelişmeler ilgili kronolojik yerlerinde değerlendirilerek aynı zamanda insanlığın bilimsel kültür düzeyinin gelişimi de ortaya konulmuştur.

Tüm bu çalışmalar sırasında büyük bir özveriyle bize yardımcı olan, başta Yrd.Doç.Dr.FEHMİ EKMEKÇİ hocamız olmak üzere bütün bölüm hocalarına teşekkür ederiz.

 1. GİRİŞ

1.2 . Kozmolojiye Genel Bir Bakış

Yaklaşık 4040 yıl önce Babillilerde, Güneş ,Yıldızlar ,Gezegenler, Ay’ın hareketlerini ve hatta tutulmaları tahmin edebilen başarılı çalışmalar vardı. Fakat ilk olarak bu hareketleri açıklayan Evren modelini eski Yunanlılar yapmıştır. M.Ö. 4. yy’da Eski Yunanlılar yıldızların gök küresinde sabit olduğunu ve yer kürenin etrafında her 24 saatte bir döndüğünü ve Gezegenler, Güneş ve Ay’ında aynı şekilde Dünya ve yıldızların arasında hareket ettiği fikrini geliştirmişlerdir.

Bu model, takip eden yüzyıllarda daha da geliştirilmiş, M.S. 2.yy’da “Batlamyus’un büyük sistemi” ile geçerliliğini sürdürmüştür. Bu düşünceye göre mükemmel hareket dairesel olmalıydı. Böylece gök cisimleri olan yıldızlar ve gezegenler dairesel yörüngelerde hareket ederlerdi. Bununla beraber , gezegenlerin görünürdeki dönemli olarak ileri geri hareketlerini tam olarak açıklayabilmek için, merkezi, Güneş etrafında olan dairesel yörüngeler (episaykılları) ileri sürülmüştü. Buna göre Gezegenler Yer’in etrafında dairesel olarak dönmektedir.

Batlamyus, 2.yy’da gezegenlerin hareketlerini daha anlaşılabilir bir modelle açıkladı. Kopernik Güneş merkezli sistem önerdi. Böylece Batlamyus’un Yer merkezli modelini dikkate alınmamış oldu.Yani Kopernik Yer ve diğer Gezegenlerin Güneş’in etrafında dairesel olarak döndüğünü açıklayan bir model oluşturdu.

Zamanın birçok astronomunun, Yer’in, Güneş’in etrafında bir yörüngede dolandığı fikrini reddeden birçok uygulamalı sebepleri vardır. Tycho Brahe 16.yy’ın en büyük astronomuydu. Eğer Yer Güneş etrafında dönüyorsa Yıldızların da buna bağlı olarak konumlarının değişmesi gerekirdi. Yer’in yörünge hareketinden kaynaklanan yıldızların konumlarındaki değişim PARALAKS diye adlandırılır. O zamanlarda bunun isbatı yoktu.

17.yy’ın başlarında Teleskopun keşfedilmesiyle Yer merkezli Evren modeli ile Galileo’nun Güneş merkezli Evren modeli çökertilmeye çalışılıyordu. Galileo, bu modeli açıklayabilmek için Ay’ın hareketini örnek gösterdi. Buna göre Ay Yer’in etrafında bir yörüngede dolanıyorsa, neden diğer Gezegenler Güneş’in etrafında bir yörüngede dolanmasın.

Aynı zamanda Tycho Brahe’nin asistanı olan Kepler, Güneş merkezli bir modeli oluşturdu. Kepler’e göre Gezegenler Güneş’in etrafında elips şeklinde yörüngelerde hareket ederler. Bu hareket tam dairesel hareket değildir. Newton daha sonraları elips yörüngelerdeki hareketi onun düzeltilmiş çekim yasası ile açıklayabileceğini göstermiştir.Bu yasaya Evrensel çekim yasası da denilmektedir.

Yer Güneş etrafındaki yörüngesinde dolandığı halde yıldızların paralaksı ölçülemiyordu. Bunun nedeni de yıldızların Güneş’ten çok büyük uzaklıkta olmalarıydı. Galileo, teleskopun yardımıyla çıplak gözle görünmeyen binlerce yeni yıldızı gözlemiştir. Newton, Evreni, sonsuz sayıda Güneş’e benzeyen yıldız, içeren bir denize benzetmiştir.

19. yy ‘dan önce bir astronom ve matematikçi olan Bessel paralaks aracılığıyla yıldızların uzaklıklarını ölçmüştür. Güneş’ten başka bize en yakın yıldızın uzaklığı yaklaşık olarak Yer-Güneş uzaklığının 25 milyon katıdır (Ortalama Yer-Güneş uzaklığı 149600000 km’dir).

Görebildiğimiz yıldızların çoğu parlak bir şerit gibi geceleyin gökyüzünü saran Samanyolu’nun içindeki yıldızlardır. Kant ve arkadaşları bizim Samanyolu’nun gerçekten teleskoptan görüldüğü kadarıyla gökada (Galaksi) olması gerektiği önerisini getirdiler ve bizim Samanyolu’nun ötesinde, diğer gökadalarının da olması gerektiğini söylediler.

Astronomlar, yıldızlar ve gezegenlerle birlikte bulutsu (nebula) diye adlandırılan ve geceleri gökyüzünde bulanık ışık lekeleri şeklinde görülen cisimleri saptamışlardır. Bazı astronomlar bu bulutsuları uzakta olabilecek gökadalar olarak düşünmüşlerdir. 1920’lerde Amerikalı astronom Hubble bu bulutsulardan bazılarını gözlemiştir. Hubble aynı zamanda bu gökadaların uzaklıkları ile orantılı bir hızla bizden uzaklaştıklarını gözlemsel verilere dayanarak ortaya çıkarmıştır.

Gerçekten Einstein, 1915 yılındaki ilk önerdiği teorisinde Evren’in genişlediğini tahmin edebilmişti. Cisimler yerçekimi nedeniyle aşağı doğru hareket ediyordu. Buna dayanarak DURAĞAN BİR EVRENİN olmasının imkansız olacağını düşündü. Bununla beraber Einstein gökadaları uzakta tutan ve kütlesel çekim kuvveti dengesi ile ilgili matematiksel denklemlerinde sabit değişkenlerini dikkate aldı. Buna kozmolojik sabit denilmeye başlandı. Bundan sonra Evren’in gerçekten genişlediği anlaşıldı. Böylece Einstein’in kozmolojik sabiti ile ilgili değerlendirmenin doğru olmadığı ortaya çıkmış oldu.

Rus matematikçi ve meteorolojist Friedman, 1917 yılında Einstein’in denkleminin Evren’de bir genişlemeyi açıklayabileceğini görmüştü. Bu denklemin çözümü Evren’in, geçmişte yaklaşık 10 milyon yıl önce bir anda ortaya çıktığını ve başlangıçtaki bu ilk patlamadan sonra gökadaların hala bizden uzaklaşarak gittiklerini gösterdi. Evren’in gerçekte kendisi olan tüm madde tam o anda yaratıldı. İngiliz astronom Fred Hoyle buna “BÜYÜK PATLAMA” (BİG BANG) adını verdi ve bu adlandırma da o zamanlardan beri kullanıldı. Hoyle Bondi ve Gold tarafından savunulan ”Kararlı Hal Teorisi” diye adlandırılan rakip bir model, Evren’in genişlemesini açıklamak için geliştirildi. Bu model, Evren genişledikçe, yeni gökadaları oluşturmak için sürekli madde yaratılmasını gerektiriyordu. Öyleki yaratılan bu madde genişlemenin devam etmesini sağlıyor ama zamanla hala bu özellik değişim göstermiyor.

Uzun yıllardan beri Evren’in sonsuz bir zaman diliminde değişip değişmediği, sonsuz olup olmadığı araştırma konusu olmuştur. 1965’de Penzias ve Wilson bir kozmik mikrodalga arkafon ışınımını bulduğu zaman kesinleşmiş olan bir genişleme ‘kararlı hal’ modelinin yerini almış oldu. Bu buluş, 1949’da Alper ve Hermann tarafından tahmin edilen bir “Sıcak Büyük Patlamanın” şiddetli ışınımının ardından geriye kalmış sönük bir yayılma olarak yorumlandı.

1940’larda Gamow, Alpher ve Hermann tarafından yapılan önceki çalışmayı izleyerek sıcak büyük patlamanın ortaya çıkarmış olabileceği Helyum ve Hidrojen elementlerinin göreli bolluğu kuramcılar tarafından hesap edilmiş ve gözlem sonuçlarıyla iyi bir uyuşma sağlanmıştır. Diğer hafif elementlerin bolluğu hesaplandığında da bunların gözlem değerleriyle uyuştuğu görülmüştür.

1970’lerde bütün Evrenbilimciler, artık büyük sıcak patlama modelini kabul etmişler ve daha ayrıntılı sorular yöneltmeye başlamışlardır. Örneğin:

_Bugün gözlediğimiz gökadalar ve gökada kümeleri başlangıçtaki genişlemeden nasıl oluştular?

_Evrendeki maddenin çoğu nelerden oluşmuştur?

_Yıldız gibi parlamayan bir çeşit karanlık madde veya kara deliklerin olmadığını nasıl bilebiliriz?

_Genel relativite bize uzay-zamanını eğriselleştirdiğini söylemektedir.Buna göre Evrenin biçimi nedir?

_Tüm bunlardan başka kozmolojik bir sabit var mıdır?

Biz sadece bu soruların bazılarının cevaplarını bulmanın başlangıcındayız. Kozmik mikrodalga arkafon ışınımı bize, Evren’in büyük patlamadan 100 000 yıl sonraki görüntüsünü vermede önemli bir rol oynar. 1992 ‘de NASA’nın Kozmik Arka Fon Kaşifi (COBE) adlı uydusunun bu arkafon ışınımındaki, eşyönlülüğün olmadığına ilişkin ilk belirlemesine kadar Evren düzgün gibi görülüyordu.Gökadaların ilk oluştuğu andan itibaren yüzbin yıllık zaman diliminin bir kısmında sıcaklık ve ışınımda hafif dalgalanmalar vardır.

1980’den sonra Evren oluşumunun ilk dönemlerine ilişkin ilgi artmıştır.Yeni gelişmeler bize Evren hakkında daha ayrıntılı bilgiler vermektedir.

1.2. Büyük Patlama

Tahminen 15 Milyar yıl önce, sezilebilen ve gözlenebilen her Madde Büyük Patlamada yaratılmıştır. Bu teoriye göre bu patlamadan önce hiçbir şey yoktu. Hidrojenden başka elementlerin çoğu, başlangıçta hidrojen çekirdeğinin nükleer reaksiyonları sonucunda açığa çıkmaktadır. O zaman “diğer elementlerin temel kaynağı olan bu hidrojen kaynağı nedir?” diye sorulabilir. Buna yanıt olarak hidrojenin atomun alt parçacıklarından gelen çok yüksek bir sıcaklıkla elde edilmiş olacağı önerisi ortaya atılmıştır. Her şey, çok yüksek derecedeki sıcaklıktan başka hiçbir şey üretmeyen Büyük Patlamayla başlamıştır. Sıcaklık yayılırken, küçük değişimler meydana gelir. Sıcak toplar parçacıklara ve bu parçacıklar da daha küçük parçalara dönüşmüşlerdir.

Helyum ve Hidrojen atomunun bir araya gelerek kozmik yapılar oluşturmaları 1 Milyar yıl almaktadır. Kuantum teorisine göre patlamadan 10-43 saniye sonraki anlarda, doğanın 4 kuvvetini güçlü nükleer, zayıf nükleer, elektromagnetik ve yerçekiminin tek bir süper kuvvet olarak birleştikleri ileri sürülmüştür. Quark olarak bilinen basit parçalar, fotonları pozitron, elektron ve nötrinoları oluşturacak şekilde, üçlü bir takıma dönüştürmeye başlamışlar ve kendilerine zıt parçalarla birlikte yaratılmışlardır. Bu aşamada, pek az sayıda proton ve nötron vardır. Yaratılan her bir milyar çift ağır parçacıktan biri madde-anti madde çarpışmasından dolayı yok olmuştur. Geriye kalan parçacıklar bugünkü Evrenimizin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır.

Parçacıkların oluşumu ve yok olması esnasında, Evren, ışık hızının birçok katı olan bir hızla genişlemiştir. Genişleme çağı denilen bu dönemde Evren saniyenin binde birinden daha az bir süre içinde bir atom çekirdeği boyutundan (10-15 m) 1035 m. genişliğine ulaşır. Evrenimizin eş yönlü genişlemesi, 10-35 saniye gibi bir sürede sona ermiştir. Bilim adamlarına göre maddenin yoğunluk dağılımında çok küçük farklılıklar olmasaydı, gökadalar da oluşmayacaktı.

Şimdi başlangıçtan itibaren zaman içinde ileriye doğru gittiğimizi düşünelim. Büyük patlamadan yaklaşık 0.00001 saniye sonra kuarklar birleşerek proton ve nötronları oluşturdular .En basit ve hafif kimyasal element olan hidrojenin çekirdeğinde yalnızca bir proton bulunur .Bu süre içerisinde başka hiçbir kimyasal elementin bulunabilmesi mümkün değildir .Diğer tüm kimyasal elementler iki veya daha fazla atom altı parçacığın bir araya gelip kaynaşmasıyla ortaya çıkar ki Evrenin başlangıç aşamasındaki yoğun sıcaklık koşullarında böyle kaynaşmalar gerçekleşemezdi. Evren genişledikçe soğudu. Başlangıçtan birkaç dakika sonra sıcaklık milyar derece mertebesine düştü. Bu kritik sıcaklıklarda proton ve nötronlar, aralarındaki nükleer kuvvetler nedeniyle birleşmeye başladılar .

Bu noktada, Evren, madde ve ışınımın birlikte olduğu iyonlaşmış bir plazmaydı. Buna ek olarak eşit sayıda madde ve anti madde vardı. Nötron ve proton oranları her ne kadar küçük olsa da eşittir. Evren saniyenin yüzde biri kadar yaşlanınca, nötronlar büyük ölçüde yok olmaya başlarlar. Bu, serbest elektron ve protonların diğer parçacıklarla birleşmelerini sağlar. Sonuç olarak, kalan nötronlar protonlarla birleşerek ağır Hidrojeni (döteryum) oluştururlar. Bu döteryum çekirdekleri çift olarak birleşirler ve Helyum çekirdeğini oluştururlar. Enerjiden maddeye dönüşüm fotonların baryonlar ve anti baryonlar şeklinde maddeleşmesiyle olmaktadır.

İlk patlamadan sonraki bir saniyede gaz bulutları yayılırken Evren’ in sıcaklığı 10 milyar dereceye düştüğünden, fotonların ne maddenin oluşumunu bozacak ne de enerjiyi maddeye dönüştürecek enerjileri kalmamıştır. 3 dakikadan ve sıcaklık 1 milyar dereceye düştükten sonra, proton ve nötronlar nükleer birleşimin oluşması için yeteri kadar yavaşlarlar. Helyumun atomik çekirdeği 2 proton ve 2 nötronun birbiriyle bağlanması sonucunda oluşmuştur. Oluşturulan her bir Helyum çekirdeği için, Evren’ in %25’nin oluşmasını sağlayacak olan 10 tane proton kalıyordu. Genişlemenin sonraki önemli evresi, 30 dakika sonra elektron-pozitron çiftlerinin yok olması sonucu foton oluşumunun artması ile meydana gelir. Evren’ in pozitronlara göre daha fazla elektronlardan oluştuğu gerçeği, onun bugünkü yapısına ulaşmasına neden olmuştur. Bundan sonraki 300.000 yılda Evren genişlemeye başlayacak ve 10.000 0K dereceye kadar soğuyacaktır. Bu koşullarda, Helyum çekirdeği serbest elektronları yakalayabilmiş ve böylece Helyum atomları oluşabilmiştir.

Evrende sınırsız sayılabilecek kadar çok galaksi vardır ve bunlar uzayda düzenli olarak dağılmışlardır. Bir galaksi çok miktarda ışık yayınlıyor, buna rağmen geceleri gökyüzü tam olarak aydınlanmıyor. Bir Alman fizikçi ve amatör astronom olan Heinrich Wilhelm Olbers, daha 1826 yılında, düzenli, sonsuz olan ve değişmeyen yıldızları içeren bir Evrende uzağa baktığımız zaman onların birçoğunu görebilmemiz gerektiğini ileri sürmüştür. Ona göre bakış doğrultumuzda bulunan yıldızlar gökyüzünün ortalama bir yıldız yüzeyi kadar parlak görülmesini sağlamalıydı. Halbuki durum böyle olmayıp, geceleri gökyüzü karanlık gözüküyor. Bu düşünce o zamanlardan beri Olbers paradoksu olarak bilinir.

Astronomların % 20’sine göre, geceleri gökyüzünün karanlık görülmesinin sebebi, galaksilerin birbirinden uzaklaşması ve bu sebepten ışıklarının kırmızıya kayarak sönükleşmesi; 1929 yılında teleskopla gözlem yapan Amerikalı astronom Edwin Hubble, Evrenin genişlemekte olduğunu keşfetti.galaksiler sürekli olarak birbirlerinden uzaklaşıyorlardı.

Gerçekte Hubble teleskopla baktığında galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığını görmedi; böyle hareketleri doğrudan görmek için milyonlarca yıl gerekir .Hubble, Doppler kaymalarına bakarak galaksilerin hareket ettiği sonucuna vardı: Galaksilerin renkleri tayfın kırmızı ucuna doğru kayıyordu.

'Kırmızıya kayma' olarak bilinen bu kayma, uzaklaşma hareketinin bir sonucudur .Bütün galaksiler Samanyolu'ndan uzaklaşıyordu. Hubble, galaksilerin uzaklıklarının, uzaklaşma hızıyla doğru orantılı olduğunu keşfetti. Başka bir deyişle, bir galaksinin bize olan uzaklığı bir başka galaksinin iki katıysa, uzaklaşma hızı da iki katı oluyordu. Bu sonuç, her yönde düzgün olarak genişleyen bir Evren için beklenen bir sonuçtu.

Hubble'ın gözlemleri bir yandan çok açık bir biçimde Friedmanın durağan olmayan modelinin durağan modeline göre üstünlüğünü ortaya çıkarırken öte yandan da Hubble'ın gözlemleri görünüşe göre her iki bilim adamının da öne sürdüğü temel varsayımı doğruluyordu: Evren hemen hemen homojendir .yalnızca Evren eğer homojense galaksilerin uzaklaşma hızlan uzaklıkları ile doğru orantılı olabilir. Dahası, homojen Evren her noktanın diğer noktalardan farklı olmadığı anlamına gelir .Nasıl şişen bir balonun, balon yüzeyinde bir genişleme merkezi yoksa, Evren de genişliyor olmasına karşın bir genişleme merkezi yoktur .Bir balonun yüzeyine her biri bir galaksiyi temsil eden noktalar koyduğumuzu düşünelim. Balon şişerken herhangi bir noktadan bakıldığında diğer noktaların uzaklaştığı görülecektir .Hiçbir nokta merkez değildir.

Eğer galaksilerin uzaklaşma hızları uzaklıkları ile doğru orantılıysa, bütün galaksiler için hızın uzaklığa oranı sabit olmalıdır .Hubble sabiti adı verilen bu oran Evrenin şu andaki genişleme hızını vermektedir .En duyarlı ölçümlere göre şu andaki genişleme hızı ile Evrenin boyutları yaklaşık 10 milyar yıl içinde iki katına çıkacaktır .Daha kesin konuşmak gerekirse, birbirlerinden uzakta bulunan iki galaksinin aralarındaki uzaklık, yaklaşık 10 milyar yıl sonra iki katına çıkacaktır.

Zaman geçtikçe galaksiler birbirlerinden uzaklaşıyorlar .Dolayısıyla geçmişte birbirlerine daha yakın olmaları gerekiyor. Eğer Evren filmini geriye doğru oynattığımızı düşünürsek, galaksiler gittikçe birbirlerine yaklaşarak kalabalıklaşacaklar .Geçmişte öyle bir an olacak ki Evrendeki bütün madde, yoğunluğu sonsuz olan bir noktaya sıkışmış durumda bulunacak. Astronomlar bu durumun gerçekleşmiş olduğu zamanı hesaplayabiliyorlar: Günümüzden 10-20 milyar yıl önce. Bu ana 'büyük patlama' adı veriliyor .Büyük patlamadan önce ne olduğu, halen yoğun tartışma konusu.

Astronomların % 30 una göre ise, galaksilerin yaşının sonlu olması ve henüz uzayı yeterince parlak yapacak kadar zaman geçmemesidir. Geriye kalanlar ise, her iki etkeni kabul etmekte, fakat hangisinin daha önemli olduğunu söyleyememektedirler.

Olbers paradoksu günümüzde Kanada’nın Waterloo Üniversitesi bilim adamlarından Paul S.Wesson tarafından çözülmüştür.

2.İLKÇAĞ KOZMOLOJİSİ

2. 7. Çin

 Çin uygarlığında bilimsel faaliyetler, MÖ 2500’lere kadar gider. Çinliler, 12 hayvanlı Türk takvimini kullanmışlardır. Diğer uygarlıklardaki kavimlerde Ay ve Güneş’in temel alınmasına karşın bu takvimde yıldızlar esas alınmıştır. Güneş takvimlerinde ekliptik düzlemi koordinat alınırken; burada ekvator düzlemi kullanılmıştır.

Çin astronomisi bir yıldız astronomisidir. Kuyruklu yıldızlar, sabit yıldızlar ve kutup yıldızı hakkında ayrıntılı bilgileri vardır. Çin astronomisi Galileo’dan çok önce (MÖ I.yy), Güneş lekelerini gözlemişlerdir. Ayrıca kalan metinlerde meteor, meteorid, nova ve süper novalar hakkında bilgiler bulunmaktadır.

Çinliler Evrenin sürekli oluşum içinde olduğunu kabul eder ve insan ile doğa arasında sıkı bir ilişki olduğuna inanırlardı.

2. 8. Hindistan

 

Hindistan’da bilimsel faaliyetler MÖ 2500’lerde başlamıştır. Hintlilerin gök sistemi, Yer merkezli bir sistemdir. Onların astronomi çalışmaları Ay’ın hareketleri, tutulması, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün hareketleri hakkında bilgiler içerir. Ayrıca, Yer-Güneş uzaklığı hakkında tahminler yapmışlardır.

Hint felsefe anlayışı ve kozmoloji iç içe gelişmiştir. Canlı, Evrenin küçük bir modelidir. Canlı da doğadaki diğer cisimler gibi toprak, su, hava ve ateşten meydana gelmiştir.

2. 9. Orta Asya

 

Türklerde Evren bir kubbe olarak düşünülüyordu. Bu kubbe altın veya demir bir kazık çevresinde muntazam olarak dönüyordu. Burçları taşıdığı düşünülen ekliptik çarkı ise buna dik olarak dönmekte idi. Kutup yıldızının tam altında Hakan’ın oturduğu şehir vardır (bu şehrin planı, göksel düzeni yansıtır; nasıl gök kutup yıldızı çevresinde dönüyorsa toplumdaki işler de hükümdarın çevresinde döner.)

Göktürkler 12 hayvanlı Türk takvimini kullanmışlardır. Bunlar sıçan, öküz, kaplan, tavşan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuzdur. 12 yıl süren her devrede, hayvanlara ait oldukları yılların özelliklerini de belirli yordu Bir gün; her birine “çağ” denilen 12 eşit kısma, her bir çağ da 2 saate karşılık geliyordu. Gün içindeki her bir çağ yine 12 hayvanın ismi ile anılmakta idi. Gün; gece yarısı, yıl ise ilkbahar mevsimi ile başlardı. 60 günlük 6 haftaya ayrılmış olan bir yıl 4 mevsimden oluşuyordu.

1 yıl = 4 mevsim = 6 hafta

1 hafta = 60 gün

1 gün = 12 çağ

1 çağ = 2 saat

2. 10. Mısır

Nil civarında gelişen Mısır uygarlığı MÖ 2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi ve tıp konularında parlamıştır. Matematikte 10 tabanlı rakamları kullanmışlardır. Cebir işlemlerine çok benzeyen bir hesaplama yöntemi geliştirmişlerdir. Geometride alan ve hacim hesapları yapıyorlardı.

Akyıldızın görünür hareketine göre takvim yapmışlar ve bu takvimi uzun zaman kullanmışlardır. Daha sonra Güneş takvimine geçmişlerdir. Güneş takvimine göre 1 yılı 365 gün olarak almışlardır. Mısır’lılar gezegenlerin gökyüzündeki görünür hareketlerini izlemişler ve bu harekette geri hareketi açıklamaya çalışmışlardır. Merkür ve Venüs’ün Güneş etrafında dairesel yörüngede hareket ettiğini biliyorlardı. Gökyüzünde değişik takım yıldızlarının hareketlerini inceleyerek mevsimlik olayların bu takım yıldızlarının hareketinden meydana geldiğini söylemişlerdir.

2. 11. Mezopotamya

Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi yatar. Bunlar mitolojiye ve dini inançlara dayanan astronomiden matematiksel astronomiye geçişi sağlamışlardır. Bunlara göre Evren; Yer, gök ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluşmakta idi. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini, 12 takımyıldızı (burçlar) tanıyorlar, bu 5 gezegenin ekliptiğe yakın dolaştıklarını biliyorlardı.

Ay yılına dayanan takvimleri daha sonra İslam dünyasında Hicri takvime temel olmuştur. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı 60 saniyeye bölmüşlerdi. Güneş, Ay ve beş gezegene bağlı olarak 1 hafta 7 gün kabul edilmiş ve bu 7 günlük hafta kavramı Romalılar yoluyla Avrupaya geçip tüm dünyaya yayılmıştır. Ay ve Güneş tutulmalarının tahminlerini önceden yapabiliyorlardı.

2. 12. Babil’liler

Babil’liler gezegen ve yıldızların hareketlerini gözlediler, bunun sonucunda gezegenlerin elips yörüngede hareket ettiklerini bulmuşlar ve bu hareketleri nümerik hale getirmeye çalışmışlardır. Güneş ve Ay tutulmalarını izlemişler, bu tutulmaların dönemli olduğunu ve bu dönemin 18 yıl 11 gün (saros dönemi = 6586 gün) olduğunu söylemişlerdir. İlk olarak Babil’liler gezegenlerle yıldızların farklı cisim olduklarını savunmuşlardır. Önceleri Ay takvimini kullanmışlar sonrada Güneş takvimini kullanmaya başlamışlardır. Babil’liler Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini biliyorlardı. Bu gezegenlerden Merkür ve Venüs’ün Güneş etrafında hareket ettiklerini bulmuşlardır. 3. YUNANLILARDA KOZMOLOJİ

Yunanlar, bilimi gündelik hayatın üstünde tutmuşlar ve bilimi bilim için yapmışlardır. Bilimin anonim nitelik kazanması Yunan düşüncesine aykırıdır. Yunan bilimi başlangıçta Yunan felsefesi ile ayrılmamıştır. Evreni, az sayıda gözleme dayalı, akılsal modellerle açıklama girişiminde bulunmuşlardır. Yunan bilgini gözlem yapmak ve bu gözlem sonuçlarını sınıflayıp genellemelere gitmek yerine olup biteni anlamak için bilimsel kuramlar oluşturma yoluna gitmiştir. Bilimde, kuramın, bilinmeyen olgular hakkında ön bilgi vermesi ve bilimsel araştırmaları yönlendirmesi mümkündür. Ancak Evrene ilişkin her şeyin, gözlem ve deneye başvurmaksızın, sadece akıl yolu ile bilinebileceğini düşünmek de hatalıdır. Pek çok yunan bilgini bu hataya düşmekten kurtulamamıştır.

Babilliler uzun gözlemlerle gök cisimlerinin hareketlerini saptayıp, bunların arasındaki düzenli ilişkilere dayanarak ilerideki durumları kestirmeye çalışmışlardır. Yunan düşüncesinin en önemli özelliği ise Evreni anlamak ihtiyacıdır, onlar doğayı denetim altına almak değil sadece anlamak istiyorlardı.Yunanlar, Mısır ve Mezopotamya’da gelişen astronomi, matematik ve tıp bilginlerinden yararlanmışlardır.

M.Ö. 6.yy da şimdiki Aydın civarında kurulmuş olan İyonya (Milet) Yunan bilimine büyük ölçüde katkı sağlamıştır.İyonya’da kurulmuş olan İyonya okulunun temelini felsefe oluşturur. İyonya düşünce geleneği mitolojik düşünceden (Homeros’tan) rasyonel düşünceye geçişi simgeler. Bu okulun asıl uğraş alanı, varlığın (dolayısıyla doğanın ve Evrenin) kökenindeki “ilk maddeyi”yi açıklama çabasıdır. Su, hava, toprak ve ateşten hangisi ilk madde idi? Bu dört element ve onlara ait özellikler, modern bilimin doğuşuna kadar geçen iki bin yıl boyunca, doğayı oluşturan asıl varlıklar olarak kabul edilmiştir.

3. 12. Thales (MÖ 625/624-545/548)

Thales ilk Yunan bilgini olarak kabul edilir. ona göre ilk madde “su” idi ve Evrende en hakim (yaygın) unsur suydu. Büyük bir ihtimalle Thales’i bu düşünceye iten neden, fiziksel koşullara bağlı olarak suyun katı, sıvı ve gaz olarak bulunabilmesidir. Yazılı bir metin bırakmayan Thales, düşüncelerini öğrencileri yoluyla yaymıştır.

Homeros destanlarına göre Yunanlar Akdeniz’in bir kara kuşağı ile çevrelenmiş olduğuna ve bunun etrafında ise sınırsız bir okyanus olduğuna inanmaktaydılar. Thales bu inanca karşı çıkarak Yer’in disk şeklinde olduğunu (düz bir dünya) ve okyanusun üzerinde yüzdüğünü ileri sürdü. Bıraktığı dünya haritasında Akdeniz, Avrupa ve İskandinavya kıyıları düşünmüştü. Dünya’nın hava üstünde durduğunu ileri sürmüştür. Yıldızlar ise billur bir gök kubbesine çivi gibi çakılmışlardır. Ay tutulmasını, doğru olarak açıklayan ilk kişidir. Ay’ın Güneş’ten gelen ışığı yansıttığını düşünmüş ancak (Ay ve Güneş dahil) bütün gök cisimlerini düz yüzeyli silindir biçimli olarak tanımlamıştır.

3. 15. Heraklit (MÖ 535-475)

Heraklit’e göre bütün varlıklar için ilk madde “ateş” idi. Evrendeki çokluğun açıklanabilmesi, sürekli değişim ve dönüşüm halinde olması, ilk unsur ateş ile açıklanabilir. Evrende her şey hızlı bir değişim içindedir.

Dünyanın küre değil düz olduğunu belirtmiş, yıldızların çok uzakta 30-40 cm boyutunda olduğunu tahmin etmiştir. Güneş ise yaydığı ışık nedeni ile büyük görünmektedir.

3. 16. Pythagoras (MÖ 580-500)

Pythagoras’a (Pisagor) göre Evrende oluşum ve düzen, maddesel nesneler (hava, su, ateş, toprak) yerine sayılar tarafından sağlanmaktadır.Ona göre aslında Evreni matematiğe indirgeme doğru bir olaydır. Ancak bu indirgeme sonucu karşımıza iki yol çıkar:

1. Matematikten gözlem ve deney sonuçlarını yorumlamak ve genellemek için yararlanılır,

2. Evreni anlamada matematiksel sezgi tek başına yeterlidir, bu yüzden gözlem ve deney yapmaya gerek yoktur.

Evrenin kendisinde ve içindeki her şeyde uyumun sağlanması gerekliydi. Pythagoras bu düşüncesini yıldızlar, gezegenler, Ay ve Güneş küresinin yer yüzüne olan uzaklıklarına uygulamıştır. O’nun için kozmos uyumlu sesler veren bir birliktir. Pythagorasçılara göre Evren ve onun içinde bulunan gök cisimleri küreseldir. Yer Evren’in merkezindedir. Evren’de bir ahenk vardır.Bunun sağlanması ve korunması için cisimlerin, sayısal oranlara göre konumlanmış olması gerekir.

3. 17. Anaksagoras (MÖ 500-428)

MÖ 476 yılında, Gelibolu yarımadasına düşen demir bileşimli büyük bir gök taşının (meteorun), Güneş’ten geldiğini düşünen Anaksagoras, Güneş’i yerin çok yakınında, erimiş demir içeren küçük bir ateş küresi olarak tahmin etti. Bu, Atinalıların dini görüşüne ters olduğundan, dinsizlikle suçlanmıştır.

Evrenin oluşumunu anlamlandırmaya çalışan ilginç görüşleri vardı. Evren başlangıçta sonsuz “tohumları” kargaşasından ibaretti. Akıl, bu kargaşaya (yani kaosa), bir burgaç hareketi ile biçim verdi. Burgaç hareketi önce kargaşanın merkezinde başlayıp yavaş yavaş dışarı doğru yayılmıştır. Bu dönme hareketi sonucunda eter ve hava birbirinden ayrılmıştır. Eter (daha az yoğun) dışa doğru itilirken hava (etere göre daha yoğun) iç bölgelerde toplanmıştır. Havadan bulut, su, toprak, taş ayrışmış ve yoğun, ıslak soğuk olanlar merkezde toplanarak Yer’i oluşturmuşlardır. Eter ise dönmenin şiddeti ile Yer’den kopardığı parçaları yakarak daha uzaklara taşımış ve yıldızları oluşturmuştur. (Bu görüşler ilkel olsa da Kant ve Laplace’ın Evren oluşumuna ilişkin görüşlerine benzemekte ve bu güne kadar erişen bazı bilgi esintileri içermektedir,).

Anaksagoras’a göre, Yer ve diğer gezegenler disk biçimlidir (düzdür), Güneş Yunan topraklarından daha küçüktü. Ay da Güneş büyüklüğünde idi. Tarihte ilk defa Ay’ın ışığını Güneş’ten aldığını söylemesi, Ay ve Güneş tutulmalarının açıklanabilmesini olanaklı hale getirmiştir.

3. 18. Platon (MÖ 428-386)

Astronomiyi matematiğin bir dalı olarak gördüğünden öğrencilerine gökyüzündeki yıldızların gözlenmesini bir kenara bırakıp, problemleri geometride olduğu gibi soyut kavramlarla çözme yöntemini öğütlemiştir.

Kaosun, düzenli bir Evrene dönüşümünü, İyonyalı filozofların dediği gibi mekanik bir sürecin sonucu değil, doğa üstü bir gücün işi olarak düşünüyordu. Bu mistik Evren görüşü, doğa biliminin 2000 yıl süresince olumsuz yönde etkilenmesine neden olmuştur.

Astronomlara gök yüzü yerine kendi iç dünyalarına bakmalarını öğütlüyordu. Platon’un öğretisinde doğru, üçgen, daire ve küre mükemmel şekillerdi. Bunlar duyuyla değil akılla kavranılan gerçeklerdi. Akıl onlara yıldızlı gökyüzünün, Yer etrafında dairesel olarak döndüğünü gösterecekti. Dairesel hareket mükemmeldi, çünkü gök cisimlerine yakışanı buydu. Platon’a göre başka bir hareket tarzı düşünülemezdi. O zaman yıldızlar arasında bir takım düzensiz ve garip yollar çizerek hareket eden gezegenler için Platon şöyle bir açıklama yapmıştır: Bize garip ve düzensiz görünen bu hareketler aslında dairesel olan ama birden çok sayıdaki düzgün hareketin birleşiminden başka bir şey değildir.

Evrende geometrik düzenin varlığına inanan Platon, o zaman bilinen 7 gök cisminin Yer’e olan göreli uzaklıklarını Ay için 1, Güneş için 2, Venüs için 3, Merkür için 4, Mars için 8, Jüpiter için 9 ve Satürn için 27 olarak belirlemişti.Yıldızlar için ise böyle bir değer vermemiştir. Burada 1,2,4 ve 8 den oluşan ve 1,3,9 ve 27 den oluşan iki tane geometrik dizi kullanmıştır.

Kepler’e gelinceye kadar, Platon’un gezegenlerin görünen hareketleri ve uzaklıkları hakkındaki görüşleri ispat edilmeye çalışılmıştır.İlginç olan o ki bu görüşler yerine yeni düşünceler geliştirilip ortaya atılmamıştır. Modern astronominin ortaya çıkması Platon görüşlerine ait şu iki temel ilkenin yıkılışını beklemiştir:

1. Dünya Evrenin merkezinde sabit durmaktadır.

2. Gök cisimleri dairesel yörügelerde hareket ederler.

3. 19. Eudoxus (MÖ 409 – 356)

Platon’un bazı öğrencileri O’nun önerdiği yoldan gitmeyerek, gökyüzü incelemelerini gözleme dayalı biçimde yapmayı yeğlediler. Eudoxus ölçüme dayanan astronomi ile spekülatif kozmolojiyi birleştirerek Evrenin düzenini belirlemede gözlemin gerekli olduğunu gören ilk kuramcıdır.

Gök cisimlerinin karmaşık dönemli hareketlerini basit dönemli hareketlere indirgemenin yöntemini araştırmıştır. Ancak Eudoxus’a göre her basit dönemli hareketi bir küre ile temsil etmektedir. Kürenin biri gökyüzünün görünen günlük dönüşünü, bir başkası aylık ve yıllık hareketleri göstermektedir. Bu küreler ortak merkezli olup merkezde de Yerküre yer almaktadır. Ay, Güneş, gezegenler ve yıldızlar ayrı kürelerdedir. Küreler ortak merkezli olmalarının dışında sabit dönüş hızlarına sahiptir. Ancak her birinin çapı ve dönme ekseni farklıdır. Her hangi bir kürenin ekseni, başka bir eksen doğrultusunda dönen ikinci bir küreye bağlı olduğundan çizilen yörünge bir daire değil, iki kürenin hareketlerinin bileşkesi olmaktadır. Bu da gezegenlerin görünür hareketlerini,yani belli bir doğrultuda yol alırken bir ara durup sonra geriye dönmesi ve tekrar ilk yönde yoluna devam etmesini açıklayabiliyordu.

Bu modelde düzgün biçimde devinen yıldızların konumlarını önceden belirlemek kolaydır, çünkü onların hepsi tek bir küre üzerinde bulunmaktadır.Bu modelde 1’i sabit yıldızlara, 3’ü Ay’a, 3’ü Güneş’e ve 5 gezegenin her birine 4’er tane olmak üzere 27 küre kullanılmıştır. Bu sayı, gezegenlerin o zamanki gözlemlerle sağlanan gezegen hareketlerini açıklamaya yetiyordu. Eudoxus’un kurduğu “ortak merkezli küreler” sistemi, bilimsel astronominin öncülüğünü yapmıştır. Ancak model gök cisimlerinin Yer’e sabit uzaklıkta kabul edilmesi nedeni ile bilinen bazı olayları açıklamada yetersiz kalıyordu.Örneğin Venüs ve Mars’ın parlaklıklarının değiştiği çok önceden beri bilinmektedir.Parlaklıktaki bu değişiklik gezegenlerin Yer’e bazen yaklaştığı bazen de uzaklaştığı anlamına gelmektedir. Ayrıca Güneş tutulmasının bazen “tam” bazen “halkalı” olduğu biliniyordu. Bu da Güneş ile Ay’ın Yer’e olan uzaklıklarının değiştiğini göstermektedir.

Eudoxus’dan hemen sonra modeldeki kürelerin sayısı 34’e, Aristo tarafından da 56’ya çıkarılmıştır. Bu küreler fiziksel olmayıp, matematiksel yöntemlerle bulunmuş soyut küreler oldukları için görülmüyorlardı. Bu model karmaşık ve uygulamada başarısız olmasına rağmen gökyüzünde görünen olayları ilk kez matematiksel yöntemlerle açıklayan ilk kuramsal model olmuştur.İlk kuramsal çabanın ürünü olan bu model, Kopernik zamanında bile kullanılmış ve böylece uzun süre etkisini göstermiştir.

3. 20. Aristo (MÖ 384 – 322)

Astronomi, Fizik ve Biyoloji gibi çeşitli bilim dallarıyla uğraşmış ve bu konularda ileri sürdüğü düşünceleriyle uzun yıllar etkili olmuştur. Kozmoloji ve fizik alanındaki teorileri Galileo’ya kadar “değişmez doğrular” olarak kabul edilmiştir.

Astronomi alanında Platon’un duyulara önem vermesine karşı çıkmıştır. Aristo’ya göre Evren küre biçimindedir ve merkezinde Yer bulunmaktadır. Yer hareketsizdir ve bütün gezegenler onun etrafında bulunan küreler üzerindedir. Gök cisimlerini taşıyan bu küreler Eudoxus’da olduğu gibi geometrik değil tamamen fizikseldir. Bunlar saf, bozulmayan bir maddeden yapılmış somut nesnelerdir. sabit yıldızları taşıyan en dıştaki kürenin hareket kaynağı, tüm Evreni çevreleyen ve yöneten “hareketsiz hareket ettirici” bir güç tarafından (bir anlamda Tanrı) sağlanmaktadır.

Aristo’ya göre Evren, Ay Altı (Yer’den Ay’a kadar olan kısım) ve Ay Üstü (Ay küresinin ötesinde kalan Evren) olmak üzere ikiye ayrılır. Ay üstü Evren yetkin, sonsuza dek kalıcı, değişmeyen ve bozulmayan Evrendir. Buradaki gök cisimleri eterden oluşmaktadır. Ay altı Evren ise mükemmel olmayan kısımdır, geçicidir ve her türlü değişim burada olmaktadır. Buna göre cisim Evrenin merkezinden ne kadar uzakta ise o kadar mükemmeldir.

Yapıları farklı olan bu iki Evrende farklı fizik kanunları geçerlidir. Ay üstü Evrendeki cisimler kürelere yapışık olarak düzgün dairesel hareketlere sahipken Ay altındakiler “doğal” ve “zorunlu” olmak üzere iki farklı harekete sahiptir. Doğal harekette etkin olan kuvvet cismin ağırlığıdır. Cisim yüksekten bırakıldığında merkeze doğru düşer. (Ay üstündekilerin böyle bir hareketi yok ya da ağırlıkları olmamalı, aksi taktirde Yer’e doğru düşerlerdi .) Aristo’ya göre ağır cisimler hafif olanlardan daha hızlı düşerler.Bu görüş ancak Galileo tarafından Pisa kulesinde yapılan bir deneyle çürütülecektir. Ortamın yoğunluğu arttıkça düşme hızının azalacağını da söylemiştir. Cisim doğal harekette, ancak doğa boş olsaydı sonsuz hıza ulaşacaktır. “Sonsuz hız”a ulaşılması saçma olduğundan uzay madde ile doludur. Zorunlu hareket ise cismin doğal yerinden uzaklaştırılması sonucu oluşan harekettir. Burada uygulanan kuvvet ortadan kalktığında harekete dönüşür. Aristo fırlatılan bir taş için kuvvet kesildikten sonra yoluna devam edebilmesini, bu durumda hareket ettiren kuvvetin havaya geçtiğini ve havanın nesneyi ittiğini söyleyerek açıklamıştır. Bu görüş de Beyruni tarafından çürütülecektir.

Ay altı Evren, merkezden dışa doğru ağırlıklarına göre sıralanan dört temel öğeden (toprak, su, hava ve ateşten) oluşmuştur. Aristo’ya göre bu elementlerin ağır ya da hafif olmalarının yanında kuru, yaş, sıcak ve soğuk gibi özellikleri de vardır (toprağa; kuru - soğuk, suya;nemli- soğuk, havaya; nemli-sıcak ve ateşe; kuru - sıcak). Ay üstü Evrendeki gök cisimleri parlamalarına rağmen ateşten değil “eter”den meydana gelmişlerdir. Onların ışık (ısı) saçmaları, dönen kürelerin alttaki hava ile sürtüşmesinden ileri gelmektedir.

3. 21. Aristarkus (MÖ 310 – 230)

Ortak merkezli küreler sisteminin, gözlemleri yeterince açıklayamaması yeni bir sistem kurma ihtiyacını doğurmuştur. Aristarkus, Güneş’in merkezde olduğu bir Evren önerdi.Bu öneride Yer ve diğer gezegenler Güneş etrafında dairesel yörüngelerde hareket etmekte idi. O’na göre Yer’in dolanmasına karşın yıldızların sabit olması ve yer değiştirmemesi, bu yıldızların Yer yörüngesine olan uzaklığına göre (kıyaslanmayacak ölçüde) çok daha uzak olmalarından kaynaklanmaktaydı. Hareketsiz Yer’in merkezde bulunduğu Evren modelinin kabul edildiği dönemde, zamanına göre çok ileri bir görüş olan Aristarkus’un Güneş merkezli teorisi pek ilgi görmedi. Bu teori temelde iki nedenden dolayı tutunamadı:

1) Güneş doğup batmaktadır. Yer’in hareket ettiği ise gözlenemiyor. Bunun aksini söylemek duyularla ulaşılan bilgili inkardır.

2) Yer’in merkezde olduğu küre sistemi Aristo fiziği tarafından desteklenmiştir. Bunun doğruluğu bilinirken yerine yeni bir modelin konulması yanlıştır.

O dönemlerde daha Yer kürenin boyutları bilinmediğinden, gözlemlerle elde edilen sonuçlar Yer yarıçapı cinsinden verilebiliyordu. Bu çalışmasında Ay’ın ilkdördün evresi gözleminden yararlanarak uzaklıkları, Ay tutulması sırasında Yer gölge konisini yüksekliğinden de boyutları tahmin etmeye çalışmıştır.Güneş batma konumunda iken, ilkdördün evresindeki Ay’ın, Güneş’in ve Yer'in büyüklüğünü göstermesi önemliydi 3. 22. Batlamyus

Batlamyus düzeninde Yer Evrenin merkezidir ve diğer gezegenler ve Güneş Yer etrafındaki yörüngelerinde hareket ederler.Bunlar; Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn’dür. Gökyüzünde gözlendiği biçimleriyle bunların hareketlerini açıklamak için Hipparchus’un tek merkezli ve çok merkezli çemberlerini kullanan Batlamyus daha inandırıcı olmak için bu düzene bazı yörüngeler ekliyordu.

Batlamyus düzeni, gezegenlerin gelecekteki yerlerini tahmin etmek için yeterli oluyordu. Çıplak göz ile yapılan gözlemler için tahmin sonuçları yeterince doğru sayılabilirdi. Fakat, 14 yüzyıl sonra Tycho Brahe gezegen hareketlerini duyarlıkla saptayınca gözlenen hareketleri açıklamak için Batlamyus düzeninin yeterli olmadığı görüldü. Batlamyus kitabında Hipparchus’tan alınan, bugün de olduğu gibi kullanılan 48 takım yıldıza isim veriyor ve sıralıyordu.Sonuç olarak diyebiliriz ki MS 2.yy’da Batlamyus tarafından verilen bu modelin kabul ettiği gerçek şudur: Yer Evrenin merkezi ve yuvarlaktır. Ay, Güneş ve yıldızlar yer etrafında 24 saatte bir tur atarlar. Ay Yer etrafında 27 günde bir daire çizer. Batlamyüs,bu modeliyle gezegenlerin hızlarını hesap edebiliyordu.

 3. 22. Batlamyus

Batlamyus düzeninde Yer Evrenin merkezidir ve diğer gezegenler ve Güneş Yer etrafındaki yörüngelerinde hareket ederler.Bunlar; Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn’dür. Gökyüzünde gözlendiği biçimleriyle bunların hareketlerini açıklamak için Hipparchus’un tek merkezli ve çok merkezli çemberlerini kullanan Batlamyus daha inandırıcı olmak için bu düzene bazı yörüngeler ekliyordu.

Batlamyus düzeni, gezegenlerin gelecekteki yerlerini tahmin etmek için yeterli oluyordu. Çıplak göz ile yapılan gözlemler için tahmin sonuçları yeterince doğru sayılabilirdi. Fakat, 14 yüzyıl sonra Tycho Brahe gezegen hareketlerini duyarlıkla saptayınca gözlenen hareketleri açıklamak için Batlamyus düzeninin yeterli olmadığı görüldü. Batlamyus kitabında Hipparchus’tan alınan, bugün de olduğu gibi kullanılan 48 takım yıldıza isim veriyor ve sıralıyordu.Sonuç olarak diyebiliriz ki MS 2.yy’da Batlamyus tarafından verilen bu modelin kabul ettiği gerçek şudur: Yer Evrenin merkezi ve yuvarlaktır. Ay, Güneş ve yıldızlar yer etrafında 24 saatte bir tur atarlar. Ay Yer etrafında 27 günde bir daire çizer. Batlamyüs,bu modeliyle gezegenlerin hızlarını hesap edebiliyordu. 4.ORTAÇAĞ AVRUPASINDA KOZMOLOJİ

Antik çağın sona ermesiyle İtalyan Rönesansının başlaması arasında geçen bin yıllık dönem Avrupa için karanlık bir dönemdir. Bu dönemde bilim ve felsefede öncülük Müslümanların eline geçmiştir. Bu dönemde her burcun, insan vücudunda belli bir kesimi, her gezegen belli bir organi etkiledğine inanılıyordu ve astroloji büyük bir önem kazanmıştı. Bilimin yerini akıl dışı inançlar almıştı.

Yunanlıların küresel Evren teorisi korunmakla birlikte, dinsel bir temele oturtulmuştur (Dünya’nın düz olduğu, Evrenin çadır gibi bir yapıya sahip olduğu vb). Bu anlayışa göre en dıştaki kürenin hareketini Tanrı sağlarken diğer küreleri hareket ettiren yaratıklar vardı. Bu kilisenin resmi görüşüydü. 5.İSLAM DÜNYASINDA KOZMOLOJİ

İslam dünyasının bilime, özellikle astronomiye katkısını gözardı etmek mümkün değildir.

İslam dünyasının ilk dönemlerinde bilimin gelişmesini etkileyen nedenler şunlardır:

1- Yöneticilerin bilime değer vermeleri, çalışmalara maddi ve manevi destek vermeleri.

2- Diğer inanç ve kültürlere hoşgörülü yaklaşımları yanı topraklar üzrinde müslüman olmayan bilimcilerin özgür çalışma imkanı bulmaları,

3- Dini görevlerin (oruç, namaz, hac gibi) yerine getirilmesinde zaman ve yön tayini için gök cisimlerinin gözlenmesi ve bu gözlemlerin kaydedilmesi.

4- Dini düşünce doğrultusunda, “yaratılmış her şeyde Yaratıcının gücünü” ortaya çıkarma ve gösterme isteğinin, yerleşik olmaktan çok, göçebe bir yaşam tarzının olması konum belirleme ve yön bulma bilgisini gerektirmesi.

 

Astronomi her zaman matematiğin bir alt dalı, coğrafya da astronominin bir alt dalı olarak kabul edildi.

Harezmi (Ms 770 – 840)

Şam’da Kasiyum gözlemevinde gözlem yapan Harezmi, enlem dairesinin bir derecelik yayını ölçmüştür. Hazırladığı astronomi çizelgeleri Avrupa dillerine ve daha sonra Çince’ye çevrilmiştir. Bir dünya haritası hazırlamış onun çevresini ve hacmini ölçmüştür.

Fergani (Ms 860-9. Yy)

Yerin boyutları, ekliptiğin eğimi, gezegenlerin değerleri hakkında verdiği bilgileri, Memun zamanında elde edilen verilerle karşılaştırılmıştır. Kürelerin oluşumları ve yıldızların hareketlerinin bilimi veGüneşin kendine göre hareketi olduğunu fark eden ilk bilim adamıdır.

Sabit Bin Kurra

Sinüs teoreminin tanımını yapmış ve bunu astronomiye uygulamıştır. Kutup yıldızı doğrultusunda aynı boylamda bulunan iki enlem arasındaki uzaklığı hesaplamıştır. Yerin çevresini 360 adet enleme ayırarak ekvator çevresini, dolayısıyla Yerin yarıçapınıhesaplamıştır. Güneş ve Ay’ın harekelerindeki problemleri incelemiştir.

Battani

Harran bölgesinde Battan’da doğmuştur. Orta çağ’da yaşamış en büyük astronomdur. Soylu ve zengin bir aileden gelen Battani ilk eğitimini bilim adamı olan babasından almıştır. Rakka’da bulunan gözlem evinde çalışarak “Ziyc-l Sabii”yi hazırlamıştır. Buradaki çalışmalarında,

- Gezegenlerin ve Ay’ın yörüngelerini hesaplayarak Batlamyus modelinde düzeltmeler yapmıştır.

 

- Güneşin görünen açısal çapınınn değiştiğini gözlemiş ve yıllık Güneş tuutlma olasılığını hesaplamıştır.

- Ekliptiğin (yer yörüngesinin) gerçek ve ortalama uzunluğunu hesaplayarak mevsimlerin sürelerini doğru olarak elde etmiştir. Güneşin görünen açısal çapının değişmesi, Yer’e olan uzaklığının değiştiğini gösterir. Buradan Yer’e en yakın ve en uzak olduğu konumu ve tarihleri gözleyerek mevsimlerin uzunluğunu hesaplamıştır.

- Güneş yılının uzunluğunu 365 gün, 5 saat, 46 dakika, 24 saniye olarak hesaplamıştır.

- Yeniayın görülebilirliği koşullarını belirlemek için Ay ve gezegenlerin yörüngelerini gözden geçirdi.

- Ekinoksun (ılım noktaları, gece ile gündüzün eşit olması Güneşin, ekliptik ile ekvator düzleminin kesim noktalarından birine gelmesi) yıllık presesyonunu 54¨.5 , ekliptiğin eğimini 23º 35( olarak elde etmiştir.

 

Battani astronomi ve trigonometri ile ilgili pek çok kitap yazmıştır.

Halife Mansur (754-775)

Bilime çok önem veren bir devlet adamı olan Halife Al Mansur bilim adamlarını bağdatta topluyor. Astronomi etkinlikleri yapıyor. Eski yunan eserlerini Latinceden Arapçaya çevirtiyor.

Halife MamunBağdatta iki tane rasathane kurduruyor. Ay’ın düzenli olarak gözlemlerini yaptırıyor. Batlamyusun kullandığı yöntemlerle Ay’ın bize olan uzaklığını ölçüyor ve Yer’in çapını buluyor.

Al-Sufi (903-986)

İranlı bir bilim adamıdır. Medreseye bağlı bir rasathane kurmuştur. Yıldızların konumlarını ve parlaklıklarını içeren bir kitap yazmıştır. Bugün galaksi olarak bildiğmiz M31’in açısal boyutunu vermiştir.

İbni-Yunus (1008)

Mısırlı bir bilim adamıdır. Yaptığı çalışmaları “Hakemit Tabloları” adı altında toplamıştır. Ay ve Güneş tutulmalarına ilişkin araştırmalar yapmıştır.

Arzachel

Kuzey Afrikada yaşamış bilim adamıdır. Ilk kez gezegen yörüngelerinin bir elips olduğunu belirtmiştir. Ama Batlamyus modelini benimsemiştir.

Habip El-Hasib (770-864)

Ünlü bir Türk astronomi bilginidir. Üç adet Ziyc düzenlemiştir. Bunlardan birincisi;El-Ziyc meshebil sindhind, ikincisi ; El-Ziyc el mümtahan , üçüncüsü de bunların kısaltılmışıdır.

Ebul-Vefa (940-997)

Horasanlı bilim adamıdır. Küresel astronomide ve gözlem yöntemlerinde önemli gelişmeler sağlamıştır. Ay’ın hareketlerini incelemiştir.

Uluğ bey (1393-1449) Ünlü bir Türk hükümdarı ve aynı zamanda astronomi bilginidir. Bilime çok önem veren bir kişidir. Semerkand’ta bir gözlem evi kurmuştur. Batlamyus modelinin Güneş ,Ay ve gezegenlerin yörünge hareketlerindeki düzensizlikleri tam olarak açıklayamadığını görmüş ve bu modeli biraz daha düzenlemiştir. O zaman için gök cisimlerinin en düzenli konum ve parlaklıklarını ölçmüştür. 1081 tane yıldızın parlaklık ve konumlarını veren büyük bir yıldız kataloğu hazırlamıştır6.YENİÇAĞ KOZMOLOJİSİ

6. 9. Nikola Kopernik

 

Nikola Kopernik 19 Şubat 1473 tarihinde Polonya’nın Torun şehrinde doğmuştur. Matematik, Tıp, Hukuk ve Gök Bilimi üzerinde çalışmalar yapmıştır.

O zamanlar gök biliminde Hipparchus ve Batlamyus’un kurdukları Evren modeli egemendi. Yer’i merkez kabul eden düşünce hem gezegenleri birden çok yörüngeye oturtuyor hem de yerlerinin saptanması hesaplarını güçleştiriyordu. Yer’in mi Güneş çevresinde, Güneş’in mi Yer çevresinde döndüğünün henüz kesin kanıtı yoktu.

Kopernik böyle bir problemin çözümü için”Karşıtlık Yöntemi” kullanıyordu. “Güneş Evrenin merkezi değildir” inancının karşıtı “Güneş Evrenin merkezidir” idi. Böyle bir varsayımı kullanmak haklı görülebilirdi yeter ki “Yer merkez” varsayımından daha çok kolaylıklar sağlasın.”Yer merkez “ inancında gezegenlerin hareketlerini açıklamak için karışık yörüngeler ve hesaplamalar kullanılıyordu. Kopernik, ”Güneş merkez olsa ne olur?” sorusunu soruyor ve gezegen hareketlerinin daha kolay ve gerçeğe daha yakın biçimde açıklanabileceğini görüyordu.

1512 yılından başlayarak “Güneş merkezli modelin matematik temellerini kuruyor ve gezegen yerlerinin nasıl hesaplanacağını gösteriyordu. Bunun için kendi hemen hemen hiç gözlem yapmıyor, başkalarının verilerini kullanıyordu. Bunları hesaplara kattığında yıl uzunluğunu bugün bilinenden 20 saniye eksiği ile elde ediyordu.

Kurduğu düzenle o zamana kadar cevaplanamamış kimi soruları da çözebiliyordu. Örneğin, Merkür ve Venüs yörüngelerinin daha küçük olduğunu hesaplıyor ve Yer’den bakıldığında bu gezegenlerin Güneş’e daha yakın olmaları gerektiğini buluyordu. Diğer yönden Yer yörüngesi Mars Jüpiter ve Satürn’ün yörüngelerinden daha küçük olduğundan bu gezegenler sanki geri gidiyorlarmış gibi bir izlenim uyandırıyorlardı. Merkür ve Venüs’ün sınırlı hareketleri ve Mars, Jüpiter ve Satürn’ün gerilediklerinin gözlenmesi, Batlamyus zamanından beri gökbilimcilerin çözemedikleri için başlarını ağrıtan sorunlardı.

Ayrıca Hipparchus’un bulduğu ılım noktalarının açıklanması için gök kubbenin eğilip bükülmesi gerekmiyor, Güneş çevresindeki yörüngesinde hareket eden Yer’in kendi çevresinde dönerek yol aldığını kabul etmek yetiyordu. Kopernik yıldızların bulunduğu varsayılan gök kubbenin de Güneş-Yer uzaklığının en az bin katı olduğunu ve bu nedenle Yer'in hareketini yıldızların durumlarının belirtemeyeceğini ileri sürüyordu. Bu1543 yılında De Revolutionibus Orbium Caelestium adlı kitabında topladı. Ve bu düşünceleri 300 yıl sonra Bessel açıklığa kavuşturdu.

Kopernik Mars, Jüpiter, Satürn’ün yerlerini doğru olarak buluyor.Ayrıca Yer’in 24 saatte bir kendi etrafında döndüğünü ve iç gezegenlerin yerini saptıyor. Gezegenlerin yeri gözlemlerle aynı çıkmayınca episaykılları ileri sürüyor. Bütün gezegenlerin Yer de dahil olmak üzere aşağı yukarı aynı düzleme yakın hareket ettiklerini fark ediyor.

Gezegenlerin hızlı ya da yavaş olmasını Güneşin tam merkezde olmadığını öne sürerek açıklıyor.Ayrıca bu modelin yanlış taraflarıda olmuştur.

Modelin yanlışları:

1. Satürn episaykıl etrafında, episaykıl da Güneş etrafında dönüyor.

 

2. Kpoernik matematiksel bir ispat veremedi.

3. Gözlemlerle de ifade edemedi.

Kopernik’in ölümünden sonra bilim adamları 2 gruba ayrılmış oldu. Batlamyus’u tutanlar:Tycho Brahe; Kopernik’i tutanlar: Galilei, Kepler, Newton.

6. 10. Tycho Brahe

 11 Kasım 1572’de yaptığı kimya deneylerinden sonra,Tycho Brahe akşamın ilk saatlerinde dışarı çıktı ve gökyüzüne ilk bakışında kafasının tam tepesinde Cassiopeia takım yıldızlarında yeni bir yıldızı gördü. Yıldızın orada gerçekten olduğunu onaylatmak için kimya asistanını ısrarla çağırdı. Tycho bu yeni yıldıza (bir süpernova) ilk kez bakıyordu.Ama bu yeni yıldıza ilişkin onun gözlemleri (1574 ‘de yayınlanan ),yıldızın gerçekten uzaya ait olduğuna ve genel olarak varolduğuna inanılan kuyruklu yıldızlar gibi bunun sadece Ay altı uzayında bir yerel olay olmadığına ilişkin şüphe götürmeyen bir ispatı sağladı .Bugünlerde yıldız “Tychon’un süpernovası” olarak bilinmektedir. Yıldız Tycho'nun ilgisini astronomiye geri döndürmüştür.

Danimarka Kralının finansal yardımlarıyla o Kopenhag’ın güneyinde Huen adasında bir gözlemevi kurmayı sürdürdü. Uraniborg olarak adlandırılan gözlemevi küçük ve güvenilir aletler ile donatıldı ve bodrumda da kimya laboratuvarı oluşturuldu. Draniborgda Tycho 20 yıllık değerli astronomik gözlemlerini yaptı. Yeni kralın tahta geçmesinden sonra Tycho gözlemevini kapattı.

1599 yılında o Prag şehrinde Kutsal Roma İmparatoru II. Rodolph’un matematikçisi olarak atandı. Johannes Kepler (1571-1630) matematiksel hesaplarda yardım için ona asistan olarak katıldı. Tycho bu çalışmasında kendisinin kozmolojik modelininkanıtlamak için uğraştı. Bu kozmolojik modelde çevresinde dolanan Ay ile birlikte Yer küre Evren’in merkezinde sabitti ve Güneş Yerkürenin çevresinde hareket etmektedir. Diğer tüm gezegenler Güneş çevresinde yörüngelerde bulunmaktadırlar ve böylece onun etrafında dolanırlar.

Tycho'nun gezegen konumlarına ilişkin gözlemleri, büyük açılı aletlerle yapılmıştır (Teleskop astronomide 1609 yılından sonra kullanılmıştır) ve ondan sonra gelenler tarafından yapılanlardan daha çok doğrudur. Kepler Tycho’nun değil, gezegenlerin hareketlerine ilişkin 3 kuralın çıkarılması ve astronomik yasanın oluşturulmasında (Rudolb Tablosu 1627) Kopernik’in güvenilir takipçisidir. Bununla birlikte, 17 yy ortalarına kadar, Tycho’nun gezegen sistemlerine ilişkin modeli bir çok astronom tarafından kullanıldı.

6. 11. Kepler

 Tycho Brahe’nin asistanlığını yapmıştır. Yaptığı gözlemleri saklıyor ve onları değerlendiriyordu. Kepler bir gezegenin yörüngesi üzerinde aynı yerde bulunduğu zamanlara ait iki farklı uzanımın bilinmesi halinde , gezegenin Güneş’e olan uzaklığının, yerin Güneş’e olan uzaklığı cinsinden hesaplanabileceği düşüncesinden hareket ederek kendi adı ile bilinen 3 önemli yasası bulmuştur.

Bulduğu bu kanunları 20 ciltlik “Harmony of the world” adlı bir kitapta topluyor. Ayrıca gezegenlerin belli tonlarda sesler çıkardığını belirtmiştir.

Galileo’nun hayatında Güneş merkezli Evren modeli en önemli argümanlar olmuştur. Bu model onun hayatında büyük olumsuzluklar yaratmıştır.Galileo astronomik çalışmalarına 1604’te Yeni bir yıldızı (süpernova ) inceleyerek başladı.Galileo teleskopu ilk bulan değil ,onu gökyüzüne ilk çeviren kişidir.

Asatronomiye önemli katkıları olmuş bilim adanlarından birisidir.En önemli katkısı telskobu ilk kez kullanmasıdır. Galileo’nun katkılarını şu şekilde özetleyebiliriz;

_Samanyolunu gözlemiş ve Samanyolunun çok sayıda yıldızdan oluştuğuınu belirtmiştir.

_Ay’ın yüzey şeklini incelemiş ve onlara isim vermiştir.

_Bulutsuları gözlemiş ve onların yıldız olmadığını açıklamıştır.

_Güneş’i teleskopla gözlemiş ve Güneş’e ait önemli bilgiler elde etmiştir.

_Satürn’ü gözlemiş ve onun resmini çizmeye çalışmış fakat halkayı tam olarak 6. 12. Galileo (1564-1642) edememiştir.

_ Jüpiterin hareketini incelemiş ve 4 uydusu olduğunu belirtmiş.

_ Venüs’ün evrelerini gözlemiştir.

6. 13. Isaac Newton

 1642’de bir noel günü Woolsthorpe’nin evinde Christened Isaac adında cılız bir çocuk doğdu. O gelecek 250 yılın en etkili (önemli) bilim adamı olacaktı. Isaac Newton o zamana kadar yıldızların hareketlerinden toz parçacıklarının hareketlerine kadar ,o zamanın bilim kanunlarını keşfedip bunlara açıklama getirdi.

Newton’un hayatı 3 farklı döneme ayrılabilir. İlk dönem onun (1642-1665) gençlik dönemi,bu dönemde onu Cambridge ayrılmaya zorladı. İkinci dönem onun (1665-1687) yüksek verimli olduğu ve Cambridge’de Lucasion profesör olarak çalıştığı dönemdir.Daha sonra ki üçüncü dönem en az ilk iki dönemin toplamı kadar sürmüştür.Bu dönemde Newton Londra’da yüksek maaş alan bir hükümet yetkilisi olarak çalışmıştır. Bununla beraber bilime ve matematiğe daha çok önem veriyor. Newton'un matematik formülleriyle geliştirdiği dünya görüşü yaklaşık 200 yıl sürdü. Onunla uyum içinde olmayan ilk deneysel sonuçlar 19.yy. sonunda elde edilmiştir ve gösterilen bütün bu yapı 1925 yılına kadar doğrulanmamıştır.

6. 14. Halley (1650-1720)

 

Newton yasalarının ilk uygulamasını yapan bilim adamıdır. Bu yasaları kullanarak 20 kadar kuyruklu yıldızı gözlemiştir.Bu kuyruklu yıldızların bazılarının kapalı yörüngelerde dolandığını belirtmiştir. Bir kuyruklu yıldızın ne zaman tekrar görüleceğini hesaplamış ve onun belirttiği tarihte kuyruklu yıldız görülmüş ve o kuyruklu yıldıza kendi ismi verilmiştir.

6. 15. William Herchel

 

Samanyolu'nun yapısını belirlemiştir. 1780’li yıllarda Herchel gökyüzünü 683 bölgeye ayırıp, bu bölgelerin her birindeki yıldızları sayarak Güneş’in Gökadadaki yerini bulmaya çalıştı. Herchel, Gökadanın merkezine doğru yıldızların sayıca büyük yoğunlukta olduğunu, daha küçük yıldız yoğunluklarının ise Gökadanın sınırına doğru görüleceğini düşündü.Fakat, tüm Samanyolu boyunca kabaca, aynı yıldız yoğunluklarını buldu. hareket ederek, Güneşin Gökadamızın merkezinde bulunduğunu ortaya çıkardı. Çapı 122 cm olan dünyanın en büyük teleskopunu yapmıştır.Uranüs’ü ve çift yıldızların varlığını bulmuştur.

6. 16. Bessel

 

1830 yılında Bessel, 38 yıldızın 1750-1850 yılları arasındaki 100 yıllık dönem içerisinde görünen konumlarını yayımladı. Bu 38 yıldızın 36 tanesi Maskelyne’nın “temel yıldızları” diğer ikisi de kutup yıldızı idi. Maskelyne’in 36 temel yıldızından ikisi olan Sirius ve Procyon’un dönemli hareketlerinden bu yıldızların yörüngelerinde henüz gözlenmemiş bileşenlere sahip oldukları sonucuna ulaştı. 1841 yılında Sirius’un bir yoldaşa sahip olduğunu açıkladı ki bu “karanlık yıldızların” varlığının ilk olarak tahmin edilmesi olmuştur. 10 yıl sonra yoldaşın yörüngesi hesaplandı ve bu yoldaş 1862 yılında gözlemlendi.

Bessel 61 Cygni’in uzaklığını belirlemek için paralaksı kullandı ve sonuçları 1838 yılında açıkladı. Bessel ölçümlerinde Fraunhofer heliometre kullanarak Yer yörüngesinin yarıçapını gören açıyı 0”,314 olarak buldu ki bu değer, 10 ışık yılı bir uzaklığa karşılık geldi. 61 Cygni’nin paralaksının gerçek değeri 0”,292 dir. Bessel kendisinin bulmuş olduğu özel fonksiyonları sayesinde gezegen sistemindeki tedirginlik problemini ortadan kaldırmıştır.

1826 yılında saniye sarkacının saniyede bir defa sallanması için gerekli olan uzunluğu tam olarak hesaplayarak düzeltmiştir. 1831-1832 yıllarında Doğu Prusya’da meridyen yaylarının jeodetik ölçümlerini yönetmiştir. 1841 yılında dünyanın basıklığını ile ilgili 1/299 değerini bulmuştur. Bessel üniversite eğitimi almamasına karşın, üniversite eğitimi üzerinde önemli bir etki sahibi olmuştur. Klein'de meşhur olan Bessel, ilk önce Almanya’da ve daha sonra dünyanın her yerinde üniversitelerdeki reformlarla bağlantılı olarak adı, Jacobi ve Fransız Neuman isimleriyle birlikte anılmıştır. 7.YAKINÇAĞ KOZMOLOJİSİ

7. 26. Kapteyn

 

1920’li yıllarda Kapteyn, çok sayıdaki yıldızların parlaklığını ve hareketlerini analiz ederek, Herchel'in görüşlerini doğruladı. Kapteyn’e göre Samanyolu yaklaşık 10 Kpc çapında ve 2 Kpc kalınlığındadır ve merkezi yöresinde Güneş bulunmaktadır. Ama Güneş Samanyolu'nun tam merkezinde değildi.Kapteyn bu tahmini ile yanılmıştır.

7. 27. Einstein

 

1916’da Einstein genel görecelik kuramını geliştirildikten hemen sonra, yeni relativistik çekim kuvvetini Evrenbilim için uyguladı. Bunun için bazı kabuller yapılmıştı

1. Evrenin bizim içinde bulunduğumuz bölgesi özel değildir. Evrenin her köşesi birbirine benzer; yani yıldızlar gaz ve toz bulutlarından oluşmuş gökadalar ve bir sürü gökadadan oluşan gökada grupları Evrende madde dağılımı büyük ölçekler için homojendir.

2. Evren sadece üç boyutlu uzayda değil; fakat dördüncü boyut olan zamanın tüm değerleri için de homojenliğini korur; yani herhangi bir t anında, Evrende büyük ölçekli madde dağılımı homojendir. Bu nedenle, ışık hızı sabit olduğu için Evrenin uzak bölgelerine baktığımızda oraların bugünkü durumunu değil, geçmişteki durumunu görürüz. Burada söylenmek istenen, aslında Evrenin durumunun (örneğin herhangi bir yerde madde yoğunluğunun) zamana bağlı olduğu; fakat homojenlik ve izotropiklik özelliklerinin zamana bağlı olmadığıdır. Einstein durağan Evren kavramıyla, Evrenin durumunun da zamana bağlı olmayacağını kabul etmiştir.

3. Fizik yasaları Evrenin her yerinde olduğu gibi geçerlidir. Evren modellerinin oluşturulmasında, bu kabuller bugün de yapılmaktadır.Geliştirilen bu modellerin doğruluğu, baştan temel alınan bu kabullerin doğruluğuna bağlıdır. Einstein’in uygulaması sonunda, genel görelilik alan denklemleri gösterdi ki, Evrendeki madde, çekimsel olarak bir merkeze doğru çökmelidir. Bu dönemde, Evrenin genişlediğini gösteren gözlemler henüz yapılmamıştı ve Evrenin genişlediği bilinmiyordu.

7. 28. Trumpler

 

Yıldız kümeleri ile ilgili çalışmalarında uzak kümelerin beklenildiğinden daha sönükgöründüklerini keşfetti. Sonuç olarak Trumpler yıldızlar arası uzayın hatasız bir boşluk olmadığını, uzak yıldızlardan gelen ışığı soğuran, toz ortamın olduğu sonucunu çıkardı. Bu toz parçacıkları Gökada düzleminde yoğunlaşmıştır. Yıldız ışığının, yıldızlar arası ortam tarafından soğurulması sönükleşme olarak bilinir.

7. 29. Shapley

 

Güneş’in Samanyolu merkezinden olan uzaklığını ölçmeye çalıştı. Shapley, bugün için kabul edilen 28000 IY olan uzaklığın, yaklaşık 3 katı kadar bir uzaklık hesapladı.

7. 30. Paul Dirac

 

1920 yılında Dirac, alıştığımız maddenin tam tersi olan bir maddenin varlığını ortaya koymuştur. Yani anti madde ( + ) yüklü elektronlara sahiptir.

7. 31. Alexandre Friedmann

 

İlk alan denklemini oluşturmuştur. 1922 yılında Friedmann, alan denklemleri için bir kozmolojik sabit gerektirmeyen ve genişleyen bir Evrene uyan, durgun olmayan çözümler buldu.

7. 32. G. Lemaitre

 

1927 yılında Lemaitre, bağımsız olarak genişleyen bir Evrenin varlığını savundu ve Gökadaların dikine hızları ve uzaklıkları arasında çizgisel bir bağlantı olduğunu gördü. Yani hızlı bir genişlemenin, çökmeyi yenmiş olacağını düşündüler.

7. 33. Immannuel Kant

 

Bilim, metafizik ve daha pek çok konuda felsefi kuramlar ortaya koyan Kant, insanlık tarihinin en ilginç varsayımlarından birini, gökyüzünde yıldız olmayan gökcisimleri üzerine yaptı. Ona göre, Andromeda takım yıldızındaki M31 gibi pek çok bulutsu, tıpkı yaz gecelerinde gökyüzünü kuşatan Samanyolumuz nasıl milyarlarca yıldızın bir araya gelmesi ile oluşmuş bir sistemse, bu gökcisimleri de öyle yapılardı. Ayrıca bu büyüklüktebirlikte göze küçük ve silik görünmelerinin nedeni bizden oldukça uzakta olmalarıydı. Kant bu cisimlere Gökada adını verdi. Kant Evrene engin bir okyanus gibi bakıyordu.

7. 34. G. Gamov

 

G. Gamov 1948 yılında sunduğu bir teoride Evrenin, başlangıçta çok küçük bir hacim içine sıkışmış olağanüstü yoğun bir maddenin büyük bir patlama sonucu genişlemeye başlamasıyla doğmuş olduğunu temel varsayım olarak almıştı. Gamov, yaptığı hesaplara göre bugünkü Evrenin, o patlamanın ilk alanlarından kala gelmiş ve yaklaşık olarak 25 ºK sıcaklığındaki bir kara cismin ışımasına karşılık gelen bir ışınımı ihtiva etmesi gerektiğini belirtmiştir.

7. 35. Bondi ve Gold

 

H. Bondi ve T. Gold birlikte İkinci Dünya Harbi’nden sonraki yıllarda “Durgun Hal Kuramı” nı geliştirdiler.Bu modelde Evren’in daha önceleri var olduğu ve var olmaya devam edeceği kabul edilmiştir. Yaşlı galaksiler ölür yenileri oluşarak eskilerinin yerini alır. “Evrenin geçmişte görünümü nasıl ise bugünkünün aynıdır.” ve “Galaksilerin yapıları sürekli değişim halindedir.” denilmektedir. Bu kurama göre Evren kendi kendine kurulan bir saate benzemektedir. Kuram Hoyle tarafından daha yaygın hale getirildi. Hoyle’ye göre madde hidrojen atomu olarak meydana gelir.

Evrenin yaşı 3.5 milyar yıl olarak hesaplanmıştır. Madde sürekli oluştuğuna göre bu günkü Evrensel madde yoğunluğu geçmiştekinden daha fazla olmalıdır. Bu çelişkiyi gidermek için Hoyle galaksilerin bizim görüş alanımızdan uzaklaştıklarını, yenilerinin onların yerlerini aldığını ve Evrenin görünümünün geçmiştekinin aynı kaldığı söylemiştir. Bu kuram bazı noktalarda tartışmaya açıktır. Sınama olanağımız da yoktur. Yaygın fikir, Radyo Astronomi gözlemlerinden faydalı bilgiler elde edileceği yolundadır.

7. 36. Hubble Teorisi

 

Hubble ilk defa olarak galaksilerin sınıflandırılmasını ortaya koyduğu ve onları yapısal tip bakımından hemen hemen sürekli bir dizi halinde sıraladığı zaman, astronomlar bu diziyi bir evrim dizisinin şeması gibi kabul etmek eğiliminde idiler. Hubble’ın kendisi de,

eliptikel galaksilerin galaktik evrimin başlangıç dönemi olduğuna ve sarmallerinde eliptikellerden itibaren bunların belirli bir döneme erişmelerinden sonra evrim yoluyla meydana gelmiş olan çok daha yaşlı sistemler olduğuna inanıyordu.

Bu teoriye göre galaksiler önce gaz halindeki ilkel hidrojenden itibaren, çok yavaş dönmekte olan küresel yapılar olarak meydana gelmişlerdi. Zamanla, çekimin etkisi altında meydana gelen sıkışmadan dolayı, dönme hızı arttı ve sistemler yassı bir şekil aldılar. Aynı zamanda Popülasyon II yıldızları evrimlerinin son dönemine erişerek, uzaya, içinde çok miktarda ağır elementler bulunan gazlar püskürttüler. Bu gazlardan tozlar meydana geldi ve hızlı dönmeden dolayı dış bölgelere doğru itildiler ve böylece sonradan içinde Popülasyon I yıldızlarının oluşacağı sarmal kolları meydana getirdiler. Zaman ile kollar büyüdüler ve çekirdek gittikçe küçüldü ve böylece sarmaller son durumlarına geldiler.

Bu teori, çeşitli alanlarda ciddi zorluklar ile karşılaşmıştır. Eğer bu gerçekten bir galaksinin evrim yolu ise, sarmaler en yaşlı galaksiler ve eliptikeller de en gençleri olurdu. Bundan dolayı, eliptikellerin sayısının sarmallerin sayısına oranını, çok sönük (yani uzak olan) galaksiler için, parlak (yani yakın olan) galaksilerinkinden daha büyük bulmalıydık.Zira sönük galaksilere baktığımız zaman, Evrenimizin genç olan kısımlarına bakıyoruz; bu galaksilerden şimdi bize gelen ışık çok zaman önce yola çıkmıştır. Bununla beraber, bu oranın çok uzak galaksiler için daha büyük olacağı yerde, yakın olanlarınki ile az çok aynı olduğu görülmektedir.

Hubble teorisine karşı ileri sürülen diğer bir itiraz da, halen gözlemekte olduğumuz küresel ve eliptikel galaksilerde, sarmal yapılardaki yassılaşma miktarını meydana getirebilecek kadar açısal momentumun olmayışıdır.

7. 37. Oort Teorisi

 

Hubble teorisinin yukarıda sözü edilen uyumsuzluklarından dolayı bazı astronomlar düzensiz galaksilerdenBu teori de ciddi güçlüklerle karşılaşmaktadır. Zira yukarıda anlatılan yol ile sarmal yapıdan itibaren düzenli bir küresel şekil elde etmek hemen hemen imkansızdır. Bu güçlüklerden dolayı, Oort galaktik evrim için eliptikeller ve sarmallerin birinin diğerinden evrim yolu ile meydana geleceği yerde,birbirlerinden ayrı olarak evrimleştiği bir nevi ikisi arası teori teklif etmiştir. Bu teoride bir galaksinin gelişimini iki şey etkilemektedir: (1) tozun varlığı veya yokluğu, ve (2) Dönme varlığı veya yokluğu. Oort’un evrim hakkındaki bu taslağına göre, galaksiler, Evrenimizde, yoğunluğu yerden yere değişen ince ve genişlemekte olan ilkel gazdan meydana gelirler. Daha yoğun kısımlardaki daha büyük iç çekim kuvvetlerinden dolayı, daha yoğun olan kısımlar etraflarındaki genişleyen gazlardan ayrılırlar ve kendi galaktik yaşantılarına başlarlar.

Bu düzensiz gaz kütlelerinin içinde girdap (anaforların) ve gaz akımlarının karışımı ve çarpışmalarından ileri gelen geniş ölçekte tesadüfi iç hareketler ve türbülans vardı. Gaz halindeki maddenin iç çarpışmaları sonunda meydana gelen ısı enerji kaybına yol açıyordu. Bu durum, büyük bulutların daha da çok sıkışmasına ve daha hızlı iç hareketler ile çeşitli türbülanslara yol açıyordu. Bulutun sıkışması bir süre sonra durdu. Zira içindeki en yoğun kısımlar yıldızlar halinde yoğunlaşmıştı. Böylece iç çarpışmalar gitgide daha az olmakta ve iç enerji artık dışarıya yayınlanamamakta idi. Bu sıkışma döneminde sistemin hızı, nihayet yassı, disk şeklinde bir yapı meydana gelinceye kadar arttı.

Buraya kadar teori Hubble’ın evrim teorisine benzemektedir, fakat burada Oort önemli bir ayrılık getirmektedir. Büyük bir dönme hızıyla başlayan ilkel gaz kitleleri (protogalaksi) ile küçük bir açısal momentum ile başlayanları küresel galaksiler başlangıçta çok küçük dönme hızları olanlar idi. Oysaki sarmaller gibi çok yassı sistemler oldukça büyük bir açısal hızla başladılar. Büyük bir dönme hızına sahip bir protogalaksi dönme düzlemine dik doğrultuda sıkıştı ama merkezkaç kuvvetler dönme düzlemi doğrultusunda sıkışmasına engel oldular. Bundan dolayı sonunda disk şeklinde bir yapıya sahip oldu, ve hiçbir zaman fazla yoğun olamadı, özellikle, hala yıldız halinde yoğunlaşmış olan ve büyük miktarda gazların hala dağınık halde bulunmakta olduğu dış kısımlarında,daha sonra sarmal kollar meydana geldi.Diğer taraftan, başlangıçta dönme hızı küçük olan bir protogalaksi de sıkışma merkeze doğru oldukça düzenli oldu ve yaygın bir disk meydana gelmedi. Sonunda bütün gaz halindeki maddeler yıldız haline geldiler, ve bir küresel veya eliptikel sistem oluştu.

Bu açıklamaya göre, Popülasyon II yıldızları ve küresel kümeler gibi cisimler, protogalaksinin en erken dönemlerinde fazla bir sıkışma bile başlamadan önce ilk olarak oluşmuşlardı. Sıkışmanın devam ettiği sürece, bu yıldızlar ve diğer Popülasyon II cisimleri merkez etrafındaki küresel dağılımlarını korudular. Oysa ki dönmenin bir sonucu olarak diskmeydana geldikten sonra diskteki gazlardan oluşmuş olan Popülasyon I yıldızlarının dağılımı yassı oldu. Bu açıklamaya göre, eliptikel ve sarmaller galaksiler arasındaki fark, protogalaksi olarak başladıkları zaman bu cisimlerin sahip oldukları dönme hızına bağlıdır. Büyük dönme hızları olanlar, eğer sarmal kolları meydana getirecek yeteri kadar yıldızlararası madde var ise, sarmal galaksi oldular. Eğer protogalaksi küçük bir dönme hızı ile başladı ise, ve bütün gazları yıldız haline geldi ise, zorunlu olarak eliptikel galaksi şeklinde olmuştur.

7. 38. Fermi Teorisi

 

Fermi teorisine göre, yüklü parçacıklar büyük enerjilerini, Galaksimizin sarmal kollarındaki yıldızlar arası madde bulutlarının taşıdığı magnetik alanlar ile karşılıklı etkileşerek kazanmaktadırlar. Eğer bir yüklü parçacık düzgün olmayan bir magnetik alan içerisinde hareket eder ise, artan magnetik alan şiddeti bölgesine doğru, bir kuvvet çizgisi etrafında dolanarak gider. Eğer alan yeter derecede kuvvetlenirse, yani kuvvet çizgileri yeterli yoğunlukta olurlarsa, parçacığın kuvvet çizgisi boyunca hareketi git gide azalır ve sonunda parçacığın bütün kinetik enerjisi kuvvet çizgisi etrafındaki dairesel harekete geçer, ve ileri doğru olan bütün momentumunu kaybeder. Bundan sonra parçacık yansıyarak, tekrar geriye doğru, aksi yönde büyük yoğunluktaki kuvvet çizgilerin bulunduğu noktaya erişinceye kadar gider ve tekrar yansır. Böylece ne enerji kazanıp ne de kaybederek, iki manyetik ayna arasıda gidip gelir (titreşir).

Oysa, eğer manyetik ayna parçacığa göre hareket ediyor ise, parçacık ayna tarafından bir çeşit çarpılmaya maruz kalır ve bir miktar enerji kazanır (veya kaybeder). Bu yol ile yansıma bir çeşit hızlandırma veya yavaşlatma mekanizması gibi rol oynayarak, hareket eden bulut kütlelerinin kinetik enerjisinin bir kısmını yüklü parçacığa verir. Fermi göstermiştir ki, manyetik alan taşıyan bulutlar ile bu şekilde ard arda çarpıştıktan sonra serbest protonlar ve başka yüklü parçacıklar kozmik ışınların enerjilerini kazanırlar. Bu modelden kozmik ışınlara ilişkin bir enerji tayfı elde etmiştir.

7. 39. Weizsacker Teorisi

 

İlkel (original) Güneş bulutsusunda gezegenlerin oluşumunu açıklayan teorileri Weizsacker ve Kuiper önermiştir. Weizsacker bir Güneş çekirdeği ile onu çevreleyen ve dönme halinde olan bir gaz dağılımı göz önüne alarak işe başlamıştır. Bu dönme Güneş bulutsusunun Güneş’in ekvator düzlemi boyunca bir disk şeklinde yassılmasına, türbülans

anaforların oluşmasına yol açtı. Bu anaforlar Güneş çekirdeği etrafında kepler yörüngeleri boyunca dolandılar. Weizsacker gösterdi ki, böyle bir türbülans halindeki bir anafor sistemi tesadüfi bir şekilde olamayacaktır. Bulutsu her bir tabakada aynı sayıda anafor olacak şekilde, temas halinde anafor tabakaları düzenlemektedir. Weizsacker buradaki her bir tabakaya beş tane anafor koymuştur.

Bu bakla şeklindeki anaforları, her bir tabakada beş tane olacak şekilde düzenleyen Weizsacker, gezegenlerin uzaklıklarını veren Bade yasası için iyi bir yaklaşım bulmuştur.

7. 40. Kuiper Teorisi

 

Heisenberg ve Chandrasekhar gösterdiler ki, Kolmogorof’un türbülans teorisine göre, bu türbülanslar silsilesi ilkel Güneş bulutsusunda da var olmalıdır; böylece Bode yasasını doğrudan doğruya Kuiper, ilkel bulutsudaki Güneş çekirdeğinin (yani protoGüneşin) bu türbülans silsilesi üzerindeki gravitasyonel gel – git etkisini göz önüne alarak, Weizsacker teorisini geliştirdi. Kuiper, teorisinde gene ilkel anaforlar sistemini kullanıyor, fakat onları Weizsacker gibi düzenlemeyip, onun yerine, Kolmogorof’un türbülans teorisine uygun olan bir anafor dağılımı ile başlıyor. Şimdi iki soru ortaya çıkıyor: (1) bu gibi girdaplar, sonradan gravitasyonel çekim ile gezegenler halinde büyüyecek olan maddesel çekirdeklerin meydana gelmesine olanak verir mi? (2) bu gibi çekirdekler takriben Bode yasasının verdiği uzaklıklarda oluşurlar mı? Kuiper göstermektedir ki, eğer protogüneşin gel – git etkisini ve Güneş bulutsusu içerisindeki Roche sınırını göz önüne alırsak bunlar gerçekleşir.

7. 41. Shelton Teorisi

 

Shelton’a göre galaksilerin tayf çizgilerinde görülen sistematik kırmızıya kayma, fotonların yıldızlar arası ortamdaki serbest elektronlarla çarpışmasının yol açtığı COMPTON olayı sonucunda olmaktadır. Ancak bu gibi çarpışmalar her ne kadar fotonun frekansında bir azalma oluştursa da aynı zamanda fotonun yönünü de değiştirirler. Bu itibarla, eğer bu teori eğer gerçeği yansıtmakta olsaydı en yakındaki galaksilerin bile optik görüntülerinin keskin ve net olacak yerde bulanık olması gerekirdi. Ayrıca bulanıklığın galaksi ne kadar uzak ise o kadar büyük olması da gerekirdi. Ancak, teleskopların verdikleri galaksi görüntülerinin netliği bu teoriyi kesinlikle doğrulamamaktadır.

7. 42. Zwicki Teorisi ZWİCKİ’ye göre ise hv enerjili bir fotona hv/c2 kütlesi karşılık geleceğinden, bunun m kütleli bir gök cisminin yakınından geçerken bu cisme gravitasyon etkileşmesi sonucu enerji ve impuls kazandırması beklenebilir. Aldığı bütün yol boyunca fotonun kaybedeceği toplam impuls miktarını hesaplamak üzere Evrendeki maddenin bir p yoğunluğu kadar dağılmış olduğunu ve gravitasyon etkileşmenin de sonlu c hızıyla yayıldığını varsayan ZWİCKİ, gecikmiş potansiyeller teorisi aracılığıyla, fotonun toplam impuls kaybına ilişkin matematiksel bağıntıyı vermiştir.ZWİCKİ teorisinin temelinde fotonun gravitasyon alanlarıyla özel bir şekilde etkileşmesi yatmaktadır.

7. 43. Bogorodski Teorisi

 

Bu teoride uzak galaksilerden gelen ışığın frekansındaki azalma, fotonun gravitasyon alanlarıyla etkileşmesinden gelen ışığın frekansındaki azalma, fotonun gravitasyon alanlarıyla etkileşmesinde kendi yarattığı gravitasyon dalgalarıyla arasındaki self-indüksiyona atfedilmektedir. Buna göre fotonun hareketi yalnızca içinden geçtiği gravitasyon alanının da etkisinde kalır.

7. 44. Finlay-Freundlich Teorisi

 

Bu teori şiddetli bir ışıma alanından geçen bir ışğın, nasıl olduğu açıkça belirtilmeyen bir foton-foton etkileşmesi sonucu frekansında bir azalma olacağı varsayımına dayanmaktadır. Keza, Finlay-Freundlich teorisinin Galaksiye uygulanması sonucu Galaksinin radyo dalgaları salmasının gözlenenden 100 kat daha şiddetli olması gerektiği bulunmuştur ki bu da bu teorinin bir başka sakat yönüdür.

Bu teori daha sonra yeniden ilgi uyandırmış ve bir takım laboratuvar deneylerine de yol açmış ise de bunlardan da kesin ve teoriyi destekler yönde bir sonuç alınamamıştır.

7. 45. Lois De Broglie Teorisi

 

Kuantum mekaniğinin Paris Okulu yorumuna göre, her maddesel temel tanecik gibi foton da, lineer bir denklem olan SCHRÖDİNGER denkleminin çözümü olan bir v dalgasını taban olarak kabul eden ve lineer olmayan bir diferansiyel denklemi gerçekleyen bir v dalgasının ihtiva ettiği çok küçük bir tekil bölgeyle temsil edilmektedir. Bu “tekil bölge” dalgasının içinde ve daima v ile aynı fazda olacak şekilde ilerler. Bu bakımdan v dalgası taneciğin hareketini, bir bakıma, klavuzlayan bir dalgadır.

7. 46. Pecker-Vigier Teorisi

 

Bu teori de büyük uzaklıklar yol alan ışığın bir nevi yorulması fikrine dayanmaktadır. Ancak bu teori ışığın yorulmasını fenomenolojik bir biçimde değil de temel bir biçimde ele almaktadır.Bu yorulma bütün Evreni doldurdukları varsayılan skaler nötr bir leptonik Φ bozonları ile fotonların elastik olmayan çarpışmaları sonucunda foton enerjilerinin bir kısmının bu Φ bozonlarına geçmesi nedeniyle frekanslarının azalmasından kaynaklanmaktadır.

Φ bozonlarıyla fotonların elastik olmayan çarpışması sonucu fotonların yollarından çok sapıp da uzak gök cisimlerinin noktasal görünüşlerinin bozulmaması için bilim adamları Φ bozonunun 10-49 gramdan daha düşük kütleli olması gerektiğini kabul etmişlerdir. Φ nin kütlesi için kabul edilen bu değer yaklaşık 5.107 Mpc’lik bir uzaklığa kadar gök cisimlerinin görüntülerinin noktasal olmalarını sağlayacak mertebededir.Uzaklığı bu değerden daha büyük olan gök cisimleri tamamen bulanık bir görüntü verecektir.

Teori, φ, bozonlarının çeşitli kaynakların doğurdukları ışıma alanıyla termodinamik denge halinde bulunacaklarını da öngörmektedir.

7. 47. Hoyle-Narlikar

 

Hoyle ve Narlikar galaksilerin tayflarındaki çizgilerin kırmızıya kaymalarının kökeninde bir DOPPLER olayının olmadığını düşünmüşler ve bu kaymanın nedeninin zamanla değişmesi olabileceğine bağlamaktadırlar.

7. 48. De Sitter Modeli

 

Einstein’ın alan denklemlerinin boş bir uzay için başka bir çözümü De Sitter tarafından bulundu. Bu çözüm uzayın maddesiz varolabileceğini gösterdi. Evrenin de Sitter modelinin bazı çok ilginç özellikleri vardır ki, doğrudan doğruya alan denklemlerinden elde edilebilmektedir. De Sitter modelinden genişleyen bir Evren elde edilebilmektedir. De Sitter modeli, galaksilerin uzaklaşması bilinmeden önce elde edilmiştir. Charlier’in Galaksi Silsilesi

Sadece yıldızlar galaksilerde kümelerde toplanmış olmayıp, galaksi kümeleri de süper kümeler ve bu süper kümelerde süper –süper kümeler vb. meydana getirirler. Fakat, Zwicky’nin belirttiği gibi her ne kadar da Vaucouleurs süper kümelerin ve bizim Galaksimizin de merkezi Virgo kümesi civarından bulunan bir büyük süper küme içerisinden olduğunu ileri sürmüş ise de galaksi kümelerinin ötesinde topluluklar olduğu hakkında hiçbir belirti yoktu.

Eğer Charlier’nin silsile teorisi Evrenimizin doğru bir gösterilişi ise, Olbers’in paradoksu ortadan kalkar. Zira gece gökyüzünde gözlenen ışının miktarını verecek şekilde böyle bir silsileyi daima kurabiliriz ancak gene de sonsuz bir Öklit uzayında sonsuz sayıda yıldız veya galaksi olabilir. Bunu, süper kümeleri birbirinden yeterli derecede büyük uzaklıklara yerleştirerek yapabiliriz.

Bununla beraber, Olbers’in paradoksu ve çekim alanı ile ilgili güçlükleri yok etmek için Charlier’nin silsileli Evren modeline gerek yoktur. Kozmolojisel teoriler Öklit geometrisine ve Newton mekaniğine dayandıkları Evrende bir statik dağılım olarak düşünüldüğü sürece, bu paradoksun üstesinden gelme olanağı olmamıştır. Fakat bu gün biliyoruz ki, uzay maddenin varlığından dolayı bir Öklit uzayı değildir. Aynı zamanda galaksilerin dağılımı da statik değildir. Bu olayların ikisi de Evren hakkındaki fikirlerimizi büyük ölçüde etkilemiştir ve bizi Olbers paradoksunun yok olduğu düzenli modellere götürmüştür.

7. 49. Kant – Laplace Varsayımı

 

Güneş sistemimizin bulutsu şeklindeki bir gaz kütlesinin yoğunlaşmasından oluştuğu fikrini ileri süren ilk teori, Immanuel Kant’ın çalışmasından ortaya çıkmıştır. Bu teori daha sonraları Laplace tarafından matematiksel olarak geliştirilmiş olduğundan, bu teoriye Kant – Laplace varsayımı denir. Bu teoriye göre Güneş sistemi, ince, mercek şeklinde, yavaş dönen ve az çok şimdiki Güneş sistemi kütlesinde bir gaz bulutsusu olarak başladı.

Bu gaz kütlesi çekiminin etkisi ile küçüldükçe açısal momentumun korunumunun bir sonucu olarak dönme hızı devamlı olarak arttı. Laplace’a göre, bu dönmeden ileri gelen merkezkaç kuvvetinin etkisi ile, büzülmekte (küçülmekte) olan bulutsudan kopan bir halka merkezi kütleden uzaklaşarak bir gezegen oluşturdu. Geri kalan çekirdek, küçülmeğeederken zaman zaman yeni halkalar koparak gezegenleri oluşturdu, ve en sonunda şimdiki Güneş sistemi meydana geldi.

Daha sonra Maxwell tarafından gösterilmiştir ki, Laplace’ın maddesel halkaları kendi çekim kuvvetlerinin etkisi ile gezegenler halinde toplanamazlar. Çünkü bu madde yoğunlaşmaları her halkanın iç sınırı ile dış sınırı arasındaki diferansiyel dönmeden ileri gelen eylemsizlik kuvvetleri tarafından yok edilirler. Maxwell göstermiştir ki, bir halkanın, diferensiyel dönmeden ileri gelen parçalanma kuvvetlerine kendi çekim kuvvetlerinin galip gelebilmesi için, bir halkanın, şimdi gezegenlerinin sahip olduklarından yüzlerce kere daha fazla bir kütleye sahip olması gereklidir. 8.MODERN KOZMOLOJİ

8. 12. Hadron Çağı

 

Evrenin başlangıcında, büyük patlamadan hemen sonra sıcaklığın 1016 0K gibi olağanüstü yüksek düzeyde, Evreni madde ve radyasyondan oluşan bir nevi bir çorbanın doldurduğu ve bu çorba içinde bütün hadronların her cinsinden de aşağı yukarı eşit miktarda bulunduğu varsayılmaktadır. Bu çağda Evrendeki baryonların sayısının anti-baryonlarınkinden 10-9 luk bir kesir kadar daha büyük olduğu da kabul edilmektedir. Baryonlar ile anti-baryonlar birbirlerini ikişer ikişer yok etmekte ve çok yüksek enerjili gamma fotonları da maddeleşerek “baryon”-“anti-baryon” çiftleri verebilmektedirler.

t = 10-4 saniye sonunda ise sıcaklık 1012 0K e düştüğünde, gerek fotonların gerekse taneciklerin enerjileri π mezonlarının üretimi için gerekli olan enerjiden aşağı bir değer olan 100 MeV e değişmiş olduğundan artık π mezonlarının üretimi de durmuş ve mevcut olanlar da bozunarak yok olmuşlardır. Hadronların en alt kademesini oluşturan π mezonlarının da yok olmalarıyla yani büyük patlamadan t = 10-4 saniye sonra Evrenin Hadron çağı da son bulmuş olur.

8. 13. Lepton Çağı

 

Bundan sonra, Evrendeki taneciklerin ve fotonların ortalama enerjileri 100 MeV den 1 MeV e düşünceye kadar geçen zaman süresi içinde, sıcaklık 1010 0K e düşünceye kadar, leptonlar ortaya çıkar.

Leptonlar, π mezonları, elektronlar ve nötrinoların ve bunların karşıt-taneciklerinin tümüne verilen isimdir. Lepton çağı. son hadronların yani π mezonlarının reaksiyonları uyarınca μ mezonlarına bozunmalarıyla başlar ve Evrenin yaşı 10 saniyeye ulaştığında elektron ve pozitronların birbirlerini yok etmeleriyle son bulur. Hadron çağından lepton çağına geçmiş olan ve artık yalnızca protonlar ile nötronlardan ibaret olan baryonlar hem sayıca azdırlar ve hem de bu çağı zarara uğramadan atlatırlar. Lepton çağı boyunca oluşan nötrinolar ile anti nötrinolar bütün Evreni doldurarak maddeyle etkileşmelerinin tesir kesitinin olağanüstü küçük olması dolayısıyla elektronlar, nükleonlar ve fotonlarla ısı dengesinde olmaksızın serbest tanecikler gibi bağımsız bir biçimde hareket ederler.

Ortalama 12 dakikalık bir yarı ömürle bozunurlar. Böylece Evrendekisayısında bir artma görülür. Fakat Evrendeki bütün nötronlar bu yolla tükenmeden önce serbest nötronların bir kısmı da, lepton çağı sonuna doğru yani sıcaklığın 109 0K e erişmesinden biraz önce, protonlarla birleşerek ilk izotop olan ağır hidrojen yani döteryum izotopunun oluşmasına neden olurlar. Bu sıcaklıkta fotonların enerjisi 10^5 ev düzeyindeki döteryum çekirdeğinin bağlanma enerjisinden daha düşük olduğu için, oluşan çekirdeklerin fotonlar tarafından parçalanmazlar. Yeter miktarda 2H1 çekirdeğinin oluşmasından sonra bunlara bir nötron ya da bir protonun çarpmasıyla ya bir 3H1 trityum çekirdeği ya da bir 3He2 helyum izotopu oluşabilir. Böylece oluşan trityum çekirdeklerinin bir proton, veya 3He2 izotoplarının bir nötron yakalayarak ya da iki döteryum çekirdeğinin çarpışarak 4He2 atomlarının oluşmaları mümkün olur.

8. 14. Radyasyon Çağı

 

Radyasyon çağı Evrenin sıcaklığının 1010 0K den ve taneciklerle fotonların enerjilerinin de 1 MeV den aşağıya düştüğü zaman başlar. Lepton çağının sonunda bütün elektron ve pozitron çiftlerinin birbirlerini yok etmiş olması sonucu radyasyon çağının başında Evrende yalnızca elektronlar, nötronlar, protonlar, fotonlar, nötrinolar ve lepton çağının sonunda yeni yeni oluşmaya başlamış olan hidrojen izotopları ile helyum ve izotopları vardır.

Bu çağda bütün maddesel tanecikler sayıca kendilerinden dokuz kat daha çok olan bir foton ortamında yüzerler.Yani Evrenin bileşimindeki fotonların sayısı maddenin sayısına oranla 109 katıdır. ρrad > ρm . İşte bu nedenle bu evreye radyasyon çağı adı verilmiştir.

Radyasyon çağı Evrenin başlangıcından itibaren geçen ve lepton çağının sonunu gösteren yaklaşık 10. saniyeden ρrad > ρm olduğu 1012 saniyeye kadar, yani yaklaşık 105 yılakadar sürer. Bu çağın sonunda Evrenin sıcaklığı da artık T = 104 0K e düşer.

8. 15. Yıldız Çağı

 

Lepton çağının sonunda başlamış olan helyum oluşumu yaklaşık t = 104 saniye sürer. Bu standart modele dayanarak PEEBLES’ın l966 da ve hemen hemen aynı zamanda fakat çok daha ayrıntılı bir biçimde WAGONER, FOWLER ve HOYLE’un da 1967 de yapmış oldukları hesaplara göre bu çağda oluşan ve yıldız çağı denilen bir sonraki çağa geçecek olan helyumun, kütlece hidrojene oranı %20 - %30 arasındadır. Radyasyon çağından sonra gelen ve halen içinde bulunduğumuz, yıldız çağı ise özellikle hidrojen ve helyumyoğunlaşarak galaksilerin ve yıldızların oluşumlarını içeren çağ olarak tanımlanabilir.

8. 16. Anti Madde

 

1920 yılında, İngiliz fizikçi Paul Dirac alıştığımız maddenin tam tersi olan bir maddenin varlığını ileri sürmüştü. Örneğin, anti madde, ( + ) yüklü elektronlara (pozitronlar) sahiptir. Bundan iki yıl sonra Amerikalı iki bilim adamı, Robert Milikan ve Carl Anderson, kozmik ışınların atmosfere girişi sırasında pozitron oluşumunun gerçekleştiğini ortaya koydular. Bundan yaklaşık yirmi yıl sonra ise California Üniversitesi’nden bir grup, Bevatron adli parçacık hızlandırıcısının çalışması sırasında antiproton çıkışının gerçekleştiğini gözledi. Emilio Segre başkanlığındaki bu grup, bir milyar elektron voltluk bir enerji ile protonları metal bir hedef üzerine çarptırmıştı. Çok yüksek enerji ile gerçekleşen bu çarpışmadan anti protonlar ortaya çıkmıştı. Her temel parçacığın bir anti madde formu bulunmaktadır Bu ikisi bir araya geldiğinde şiddetle reaksiyona girmekte ve birbirlerini yok etmektedirler.

8. 17. Karanlık Madde

 

1970'lerin sonlarına doğru astronomlar Evrendeki kütlenin en azından yüzde doksan kadarının görünmez olduğunu fark ettiler .Bu görünmez madde, gördüğümüz yıldız ve galaksilere yaptığı çekimsel etkiler yoluyla fark edilebilir ama kendisi elektromanyetik ışınımın hiçbir türünü yaymamaktadır (ne görünür ışık, ne radyo dalgaları, ne kızılötesi, ne morötesi, ne X-ışınları, ne gamma ışınları). Adına karanlık madde denilen bu maddenin varlığı, Evrenin büyük-ölçekli yapısı konusundaki anlayışımızı kesinlikle daha karmaşık bir hale getirmiştir.

Karanlık maddenin bulunabileceği olasılığı ilk olarak 1933'de Fritz Zwicky tarafından ortaya atılmıştır .Zwicky , birbiri çevresinde dönen bir grup galaksi gözlemiş ve grubu dağılmadan bir arada tutabilecek kütle çekim kuvvetini hesaplamıştı. Bu kütle çekim kuvvetinden ve grubun boyutlarından grubun içerdiği kütleyi de karanlık maddenin bulunabileceği olasılığını hep göz ardı etmeye çalıştılar .Sonunda, 1970'1erde astronomlar galaksilerdeki yıldız ve gazların yörünge hareketlerini yeniden gözlemeye başladılar .

Dünyayı karanlık maddenin varlığına inandıran gözlemler arasında, Vera Rubin ve arkadaşları tarafından yapılan gözlemler önemli bir yer tutmaktadır.Andromeda ve başka galaksilerin çekirdekleri çevresinde dönen gazların hızını ölçen Rubin, bu hızlardan, galaksinin sahip olması gereken maddeyi hesapladı. O zamanlar , 1970'lerde, gökait pek çok görüntü, günümüzde olduğu gibi sayısal detektörlerde değil, hala fotoğraf plaklarında saklanıyordu. Sonuçta Rubin, gözlemevine her zaman fotoğraf plaklarını hazırlamak amacıyla gözlem gününden tam bir gün önce gelmek zorunda kalıyordu. En uzak galaksilerden gelen ışığı ölçtüğünden, fotoğraf plakları süper-duyar1ı olmak zorundaydı. Rubin, mutlak karanlıkta camı iki inç-karelik iki parçaya ayırıyor ve duyarlılıklarını arttırmak için saatlerce kuru azot ortamında ısıtıyordu. Tek bir toz taneciği bile plakları, dolayısıyla da yaptığı işi berbat edebilirdi. Üç saatlik poz sürelerinden sonra Rubin, plakları banyo ediyor , kurutuyor ve bir mikroskop altına yerleştirerek tayf çizgilerinin yerlerini santimetrenin beş binde birinden daha iyi bir duyarlılıkla ölçmeye başlıyordu. Bugün, elektronik detektörler ve bilgisayar analizi yardımıyla tüm bu işlemler otomatik olarak yapılabilmektedir .

Tüm kariyeri boyunca Rubin, akla uygunluk sınırlarını zorlayan bir dizi projeye öncülük etmiştir .Alay edercesine hep tartışmalı konulan seçmiştir. Amerikan Astronomi Derneği'nin 1950 yılında Philadelphia'daki bir toplantısında Rubin, büyük bir galaksi kümesinin birlikte döndüğünü kanıtlayan on dakikalık bir bildiri sundu. Bu, galaksilerin büyük-ölçekli, özel hızları olduğunu gösteren ilk çalışmaydı ve bu düşünce o zamana kadar hiç de popüler değildi. Rubin, 1978 yılında karanlık madde konusundaki ilk ipuçlarını bulmuştur.

Sıcak gazların yaydığı X-ışınları kullanılarak, karanlık maddenin bir dağılım haritası çıkarılabilir.Büyük galaksi kümelerinin içinde ve bazı galaksilerin merkezinden 5-10 milyon ışık yılı uzaklara kadar yayılan çok sıcak gaz bulutlan saptanmıştır. Aşın sıcaktan dolayı dağılıp gitmesi gereken gazın, görünmeyen maddenin çekim kuvveti tarafından bir arada tutulmaktadır.

Bazı astronomlar karanlık maddenin büyük gezegenlerden oluştuğunu ileri sürüyorlar. Büyük gezegenler , tam anlamıyla görünmez değildir; düşük şiddette kızılötesi ışınım yayarlar .

8. 18. Karadelikler

 

Karadelik 1916’dan sonra Einstein’in genel görelilik teorisi tarafından öngörülmüş cisimler olarak ortaya çıktı. Karadelik adını astronom Karl Schwarzschild’ den almıştır. Karl’a göre yoğun noktaların yarıçapı kütlesiyle doğru orantılı olmalıdır. En basit bir karadelik yalnızca kütlesi sayesinde belli olur. Karadelikler büyük kütleli yıldızların (Güneş’ten 8-50 kat daha büyük) son halidir. Karadelikler üzerinde araştırmalar 1967 ’de J. Bell tarafından bir nötron yıldızın keşfedilmesi ile devam etti. Bu süreç 1973’de S.Hawking’in yaptığı çalışmalarla devam etti. S.Hawking; karadelikleri bir yıldızın çökmesi sonucunda

yeni tanecik oluşumlarının durduğu ve kalan taneciklerin oluşturduğu bir siyah cisim olarak açıklanmıştır. S. Hawking daha sonra 1976’da bir magnetik alanda birbirinden uzağa doğru ivmelenen iki manyetik yüklü karadeliki gösteren çözümler bularak bilime katkı sağlamıştır.

1980’lerde Rus bilim adamı Yakov Zeldoviç ve Amerikalı bilim adamları Wheeler ile Oppenheimer; karadaliklerin çok güçlü çekime sahip olduklarını ve önüne gelen her şeyi yutan güçlü noktalar olduğunu ispat etmişlerdir.

1990’dan sonra Hubble Uzay Teleskopu ile 106-109 Güneş kütleli karadeliklerin olduğuna ilişkin ilk kesin gözlemsel kanıtlar bulunmuştur.

8. 19. Hubble Uzay Teleskopu

 

Hubble Uzay Teleskopu (HUT), 24 Nisan 1990 tarihinde NASA tarafından gönderilmiştir. Hubble Uzay Teleskopu bugüne kadar yapılmış olan en duyarlı araçtır. Hubble Uzay Teleskopu , 15 yıl yörüngede çalışmak üzere tasar1anmıştır. Hubble Uzay Teleskopu Evrene yeni bir bakış açısı getirmemizi sağlamış ve gökbilimcilerin düşüncelerinde devrim yaratmıştır. Hubble Uzay Teleskopunun çözümleme gücü, Yer konuşlu herhangi bir teleskopunkinden 10 kez daha iyidir. Hubble Uzay Teleskopu HUT gökbilimde yeni bir çağ açmıştır.

Hubble yalnızca Evrene ilişkin görüş ve anlayışımızı zenginleştirmekle kalmamış ama çeşitli teknolojik yeniliklerin de ortaya çıkmasına dolaysız olarak katkıda bulunmuştur. 1994 yılında. ameliyatsız göğüs biyopsisi için yeni bir teknik geliştirildi.

Hubble'ın 10 En Önemli Bilimsel Bulgusu

Hubble çok önemli bulgular yapmıştır. Bilim adamları bunların içinden ilk on sırayı alacak olanları beliı1emişlerdir.

1. 106 -109 Güneş kütleli devasa kara deliklerin varlı1ığına ilişkin ilk kesin kanıtları sunmuştur.

2. Evrenin, sanıldığından daha genç olabileceğini göstermiştir. Bu bulgu, çok uzak bir gökadanın Hubble uzaklık ölçümünü kullanarak, Evrenin genişleme oranının hesaplanmasıyla gerçekleştirilmiştir.

3. Gözlenebilen en uzak gökadaların biçimlerini ortaya çıkararak, Evrenin evrim geçirdiğinin görsel kanıtını oluşturmuştur .

4. Çok uzak ve olağanüstü parlak gök cisimleri olan kuazarların düşünülenden daha gizemli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Çünkü, kuazarların çoğu, gökada merkezlerinde değil , uzayda tek başına durmaktadır.

5. Evrendeki karanlık maddenin düşünülenden daha egzotik olduğuna işaret etmektedir. Çünkü HUT, bir zamanların önde gelen ''yitik kütle" adaylarından olan düşük kütleli Kırmızı Cüce yıldızların sayısının hiç de beklendiği denli çok olmadığını

bulmuştur.

6. Evrendeki döteryum (ağı, su) bolluğuna ilişkin değer1endirmeleri daha duyar1ı hesaplayarak Büyük Patlama kuramına destek vermiştir. Döteryumun, Evrenin ilk aşamalarında üretildiğine inanılmaktadır.

7 .Gök adalar arası hidrojen bulutlarının gizini çözdü. Bu bulutların aslında, gökadaların devasa boyutlu (halo) olduğunu gösterdi.

8. Genç yıldızların çevresinde bulunan ve belki de embriyonik gezegen dizgeleri olarak ele alabileceğimiz toz disklerinin var1ılığını ortaya çıkararak, Evrende gezegenlerin ve dolayısıyla yaşamın sıkça karşılaşılan bir olgu olduğuna işaret etmiştir.

9. 1994 yılında Shoemaker-Levy 9 kuyruklu yıldızıyla Jüpiter'in çarpışması sonucunda ortaya çıkan önemli ayrıntıları ve bulguları sergilemiştir.

10. Hemen hemen tüm gezegenlerin dinamik atmosfer koşullarına sahip olduğunu ve değiştiğini ortaya çıkarmıştır. Bilim adamları. çoğu gezegen atmosferinin düşünülenden daha aktif olduğunu göstermiştir.

8. 20. Stephen W. Hawking

 

Teorik fizikte çok güncel olan, fizikteki 4 eşit kuvveti birlikte açıklamaya çalışan Büyük Birleşim Teorisinin kurucusudur. Einstein’e ait rölativite teorisi ile modern fiziğin bilinen teorisi olan kuantum mekanik teoriyi birleştirmeye çalışmıştır. Tüm bu birleştirmelerin sebebi; Evrenin oluşumu hakkında daha sağlam ve net bilgiler elde etmekti. Hawking, uzay zamanının “Büyük Patlama” ile başladığını ve Evrenin genişlemekte olduğunu açıklamaya çalışmıştır.

8. 21. Seti

Günümüzde uzaydan yeni uygarlıklar arayan çok büyük bir program devam etmektedir. SETİ adı verilen bu program 1O yıllık bir süre için uygulanacaktır NASA Amerika'nın keşfinin 500. yıldönümünde bu projeyi harekete geçirdi. SETİ ismi ingilizce “Search for Extra- Terrestrial İntellience” kelimelerinin baş harfleri alınarak oluşturulmuştur. Setinde uzayda saniyede 300 bin km hızla ilerleyen elektromanyetik dalgalar dinlenecektir.

8. 22. Kronometrik Kozmoloji’de Hatalar

Sayfa 51

CMB (kozmik mikro dalga arka planı), kaynak hesaplamaları ve kızıl değişimler :

1. CMB (kozmik milkrodalga arka planı)

Segal tarafından önerilen kronometrik kozmoloji, kozmik mikrodalga arka planıyla (CMB) uyuşmaz. X’in nesnenin fiziksel boyutu olduğu, θ’nın görünür (zahiri) açısal

boyut olduğu ( θ << 1 radyon ve yaklaşık θ’nın sin ve tan'a eşit olduğunu kabul ediyorum) χ’nin, kronometrik kozmolojinin küresel geometrisi etrafındaki açının ölçme aralığı olduğu ve R’nin kronometrik modelde Evrenin fiziksel yarıçapı olduğu bir yerde, açısal bir boyut aralığının;

 

olduğu öngörülür. Kızıldeğişim (Redihift)

 

tarafından verilir ve ışık şiddeti aralığı;

 

 

tarafından verilmektedir.

 

Bolometrik akışların tüm frekanslar üzerinde birleştiğinde ve Watt / metre2 birimlerine sahip olduklarına, ve L bol ’in Watt birimleri halinde toplam ışık olduğuna dikkat edilir. Şimdi T sıcaklığına sahip ve yarı çapı X olan bir kara gövde (herhangi bir opak (saydam olmayan)), σ’nın Stefan – Boltzman sabiti olduğu yerde ışık şiddeti

 

 

dir.

Tayfın tepe frekansı, A’nın 2.82 kat Boltzman sabitine yakın olduğu ve h’nin

Planck sabiti olduğu yerde f(pk) = A x (T/ h)’dir. Yaklaşık bir kaynak (z < < 1) için, akış F (bol) açısal yarı çap θ ve T sıcaklığı arasındaki ilişki ;

 

 

Gözlenilen Fbol, f (pk) ve θ miktarları, kara gövde olarak ortaya çıkacak bir nesne için bu ilişkiyi tatmin etmek zorundadır. Şimdi bir uzak kara gövdeyi kızıl değişim Z ile düşünelim. Tepe frekans

f(pk) = (A x T / h) / (1 + z)’ye dönüşür ve

Fbol = L bol / (4 x π x D_L (z) 2 ) = [4 x π x X 2 x σ x T 4 ] (4 x π x D_L (z) 2 )

= θ 2 x [ D_A(z) / D_L(z)] 2 x σ x (1 + z ) 4 x [h x f (pk) / a] 4 göz önünde bulundurulabilecek tüm kozmolojiye ait modellerde,

D_L (z) = (1 + z) 2 x D_A (z)’dir. Böylece bir kızıl değişme uğramış kara gövde, bir kara gövdeye benzer. Segalin kronometrik kozmolojisinde,

D_L (z) = (1 + z)1/2 x D_A (z) doğru değildir ve

Fbol = (1 + z) 3 x θ 2 x σ x [h x f (pk) / A] 4

Böylece, kozmik mikrodalga arka alan için Fbol, f (pk) ve θ’yı inceleyerek, bir kişi, Evren'in saydam olmayan olduğu noktada kızıl değişimi belirleyebilir. COBE üzerindeki FIRAS aleti, kendi kalibratörünün sıcaklığını ayarladı ( yerel bir kara gövde) böylece kendi f(pk)’i uzaydan CMB’nin f (pk)’sini tam olarak karşıladı. Daha sonra, kıvılcım aralığından kalibratörü ayırdı ve Fbol ’un değişip değişmediğini görmek için gök yüzüne bakmıştır. Değişme 1.00001 + 1-0.00005’lik bir faktördür. (fiksen ve arkadaşları 1996, Apj. sunuldu) ;başka bir değişle, hiçbir değişme görülmedi ve Evren'in saydam olmayan olduğu noktadaki kızıl değişimin üst sınırı, (1 + z) 3 < 1.00001 + 3 x 0.00005 ’dir. Kuasarlar (çok uzakta olan ve çok kuvvetli radyo dalgaları gönderen gök cismi) z = 4.7. milimetrik dalga boylarında izlendiğinden dolayı, kronometrik kozmoloji, CMB testini başaramaz.

Segal’in, enerji koruması bir Plank işlevini yerine getirirken entropi (termodinamik bir sistemde elde edilemeyen enerji miktarı) yi maksime eden her hangi bir teoriyi belirterek CMB probleminden daima ayrılmaya çalışacağına dikkat ediniz. Fakat, entropiyi maksimize etmek izotropi uygulayarak fotonları dağıtmak için bir etkileşimi ve her şey inotermal olduğunda bir Plank işlevi uygulayarak fotonları emmeyi ve yeiden yaymayı gerektirir.

bu etkileşimler vakum (basınç borusu) içerisinde meydana gelmez . Kara gövde boşluğundaki “kum taneleri”ne ihtiyaç duyulur. Fakat biz, Evren'in (z = 4,7 dışında) yerel bölgesinin saydam olduğunu ve bir kara gövde oluşturmak için işlev görmeyeceğini biliyoruz. Segal’in teorisi statik (sabit) ve homojen olduğundan dolayı, Evren'de bir kara gövde oluşturmuş olabilecek hiçbir yer ve hiçbir zaman yoktur. Segal kendi kitabında antipodu (z = sonsuzluk) foton yönlerinin ve enerjilerinin karıştığı bir yer olarak varsayıyor, ama herkesin değerlerinin antipodu (yeryüzünün aksi tarafında bulunan yer) olduğunu unutuyor, böylece biz bu karışıma bölgesel olarak bakmalıyız. O, aynı zamanda CMB enerji yoğunluğunu 100 kat daha fazla hesaplıyor ama bu zıtlığı hiç önemsemiyor. Yukarıda gösterdiğim şey şudur: Kara gövdeyi yapabileceğimiz bir yer var olsa bile bu yer z = 0.00005’den daha yakın olmadıkça CMB, COBE verileriyle yinede uyuşmaz.

Segal – “Elbette ki, kozmik arka alan ışınımı bir Big Bang belirteci değildir aynı zamanda arka alan fotonları için bir Planck yasası, enerjinin her zamanki gibi parçalara ayrılmayacak kadar küçük bir zaman evrimi jeneratörü tarafından modellendiğini içeren herhangi bir geçici homojen teori ile belirtildiğinin göstergesidir. Hoddy – Richard’in kuraldışı olan çok basit bir sahte fenomenolojik açıklaması, örneğin yerel bir grup yakınındaki CBR 'in dile getirilmiş tükenmez inotropik açısal bir momentumdur. Bu durum, onların verilerine çok iyi bir uyum sağlar, 200 veya 1000 olan kızıl değişmelerdeki varsayım gibi olaylardan çok sadece bir çağdaş parametreye dayanır ve Big Bang’in tahmin edilen karışıklığın önceki tartışmaları gibi zıt yönlerden çok gözlenen yöndeki saf kara gövde yasası otomatik olarak sergiler. Böylece, bu, bilimsel olarak daha ekonomik ve prensipte deneysel olarak Hoddy – Richards’ın kuraldışı oluşuna erişebilir bir açıklama ve prensipte bağımsız gerçekleşmenin muktedir tam bir senaryosunu gerektiren sunulmuş teorilerden daha doğal değil mi?”

Hright “Hoddy ve Richard (HR) tayfının Jakobsen, Kon ve Segal modelinin (1979, Fiziksel İnceleme Mektupları, 42, 1798, ileride JKS) iki temel hata verir. Birinci hata, düşük frekans sonuçları dahil edildiğinde bunun verilerle uyuşmamasıdır. JKS modelinin Planck parlaklık sıcaklığı frekansın artmayan bir işlevidir, ama gözlenen veriler düşük frekanslardaki 2.7 K den tepedeki 3,0 K ye yükselir, sonra tepe noktasının yüksek frekans tarafında 2,8 K ye düşer. JKS modeli, tepe noktasında ve yüksek frekanslarda HR tayfını karşılar, ama düşük frekanslarda 3.4 K yi tahmin eder.

JKS modelindeki ikinci hata, tahmin edilen arka alanın homojen olmaması ve anizotropik (değişik halli) olmasıdır. (Hright, 1980, Fiziksel İnceleme D, 22, 2361). Segal tarafından öngörülen yerel pertürbasyon (bir gök cisminin hareketinde başka bir gök  cisminin   etkisi ile meydana gelen düzensizlik) da açık bir şekilde homojen değildir. Homojen olma bir arka plan, kozmolojik prensibi ihlal eder, ve böylece Segal'in kronometrik kozmolojisini de içine alan tüm modern kozmolojik modellerle uyuşmaz.

Bu figür, JKS modelinin Hoddy – Richard verilerine uyduğunu (kapalı noktalar) ama zemine dayalı verileri kaybettiğini (açık noktalar) göstermektedir. CBM’deki Hoody Richard sapmasının yanlış olduğu COBE kullanılmadan yıllar önce gösterildi. COBE tayfı, çizginin kalınlığı tarafından belirtilen COBE verilerindeki σ belirsizliği ile birlikte yatay çizgilerle gösterilir.

Bu hikaye bir takım faktörleri belirtmektedir. Biri, Segal’in her zaman çok karışık bir yaklaşıma sahip olduğudur. Bir diğeri ise verilerin küçük bir kısmının uyuşmasıyla tatmin olduğu ve daha sonra da kendi modelinin verilerin tamamıyla tutarlı olup olmadığını kontrol etmemesidir.

2.Kaynak Hesaplamaları

S’nin akış sınırına doğru kaynakları hesaplarken, bir kişi, 1) (S) ½ ’ye oranlı bir uzaklığı görmeyi umar ve böylece 1 / S 1.5’e oranlı bir hacmi de görmeyi bekler. Böylece, A, N ( > S) akış limitinden daha parlak olan kaynakların sayısı, Öklit boşluğunda N ( > S) = Cost / S 1.5 yasasını takip eder. Fakat, izlenen radyo kaynağı ve kuasar hesaplamaları, orta ve geniş J için bu konumdan daha fazladır ve parlak kaynakların sayısına nazaran az çok zayıf olan kaynakların fazlalığını ortaya koymuştur. Segal’in kitabında, Segal, kaynak için birim frekansı başına akış ile birim frekansı Lυ = C / υ a başına ışık şiddetinin

F υ = [Lυ x (1 + z){2 – a}] / [16 x π x R 2 x z ] tarafından verildiğini belirtiyor.

Bu akış, genellikle radyo kaynaklarında 1’den daha küçük olduğu zaman, z = 1 / (1 – a) için minimum bir değere ulaşır.Minimum akışa yakın olan akışlardaki kaynakları aşırı derecede mevcuttur ve Segal, bunu radyo kaynakları hesapları için niteleyici bir açıklama yapmak için bu mekanizmayı kullandı.

Hright (1987, Apj, 313, 551) kaynak hesaplamalarına nicel bir uyumun mümkün olup olmadığını görmek için hesaplamalar yaptı ve kronometrik kozmolojide kaynak hesaplamalarına istatistiksel olarak uyum sağlamanın imkansız olduğunu ortaya koymuştur. Hright bir kaynak hesaplaması aşırı oranını ortaya koydu: S1 < S2 için

E (S1, S2) = (S1 / S2) {1.5} x n x ( > S1) / N x ( > S2)

Ve gözlenen kuasar hesaplamalarının E < (3 x π) / 2 olduğunu göstermiştir. Böylece Segal, zayıf kaynakların küçük bir fazlalığını üretebiliyorken, gözlenen fazlalık kadar geniş bir aşırılık üretememektedir.

3. Kızıldeğişim (Redshift) Büyüklüğü

Segal tarafından yapılan en olağan dışı tahmin, kızıl değişimin, Hubble yasası yerine uzaklığın ikinci derece fonksiyonu olduğunu söylemesidir. z < < 1 için, Segal akışın F = cost / z den ileri geleceğini düşünür ve büyüklükler m = Cost – 2.5log (F) olarak tanımlandığından, M’nin, 10 pc. Yerine z = 1’deki standart bir aralık ile tanımladığı büyüklük olduğu yerde, Segal m = 2.5log (z) + M olarak kabul eder. Hubble yasası m = 5log (z) + M olduğunu var sayar. Soneira (1979, ApJL, 230, L63) benim, verilen bir büyüklükteki ortalama kızıl değişim için < zlm > olarak belirteceğim büyüklük ambarlarındaki galaksilerin orta düzey kızıl değişimini kullanarak bu tahmini test etti. Soneira m = 5log ( < zlm > ) + COST’u buldu, dolayısıyla Hubble haklıydı. Segal yine de, bir kızıl değişim ambarında ortalama büyüklüğü < mlz > olarak kullanmayı sever ve < mlz > = 2.5log (z) + COST olduğunu bulur. Bu nasıl olur?. Galaksilerin tümü aynı parlaklıkta değildir. Aslında, çok zayıf cüce (küçük) galaksiler, M31 gibi parlak galaksilerden çok daha yaygındır. Dolayısıyla < mlz > aşağı doğru ön gerilime tabi tutulur. Bu ön gerilimi araştırmak için her kişinin, parlaklık şiddeti fonksiyonu olarak bilinen zayıf galaksilerin sayısına oranla, karşı parlak galaksilerin sayısının oranını bilmesi gerekir. Schenchter (1976, Apj, 203, 297) her iki alan galaksisini (Hubble yasasını var sayarak) kullanarak parlaklık şiddeti fonksiyonun (M) = Cost x 10{0.1 x M} exp (10{0.4 x (MS – M})) olan galaksilerin birim hacmine oranını bulmuştur. Kızıl değişim büyüklüğü yasası hakkında hiçbir varsayım bulunmayan galaksi demetleri gerekir. Konu üzerinde çalışan diğer araştırmacılardan bulduğu n(M) = cost / exp (10 {0.4*(MS – M}), daha uygundur. n(M) = costexp (10 {0,4*(ms-m)}) olarak buna yaklaşıktır ve M < Ms için sıfırdır. Daha sonra, kızıl değişim-büyüklük diyagramı, parlaklık (2) = Ms + 5log2 olduğu yerde, parlaklık (2) < m < zayıflık için galaksilerin yoğunluğunun Z2dz ’ye oranı ile doldurulur. Parlaklık (2)’nin açıklamasında Hubble yasasının doğru olduğu varsayılmıştır. Şimdi, < m/z > = (parlaklık (2) + zayıflık)/2 = 2.5log2 + (Ms + zayıflık)/2 olduğu bulunur. Böylece, Segal’in analiz tekniği sonuçları, kendi teorisine uydurmak için ön yargılı olacaktır. Diğer taraftan Soneira’nın < z/m > kullanan tekniği, < z/m > = 0,75 x 10{0,2*(m-Ms} yi verir, böylece 5log ( < 2 / m > ) = m + cost olur. Segal, ROBWT diye adlandırğı yeni bir istatistiksel tekniği ileri sürmüştür. Fakat ikinci derece kızıl değişim aralığı yasasının orijinal iddiasının ön yargılı bir istatistiksel teknik olmasından dolayı, orijinal bir önyargılı analiz ile uyuşan herhangi bir metot da hatalı olur.

9.KAYNAKLAR

1. Astronomy Of Yale. Yale University 1992.

2. Demircan, O.1984. Bilim Ve Teknik Dergisi, Sayı 205.

3. Demircan, O.1985. Bilim Ve Teknik Dergisi, Sayı 206.

4. Demircan, O.1985. Bilim Ve Teknik Dergisi, Sayı 207.

5. Demircan, O.1987. Bilim Ve Teknik Dergisi, Sayı 235.

6. Dolgov , A.D.1990. Bascs Of Modern Cosmology

7. Engin, N.1991. Bilim Ve Teknik Dergisi, Sayı 285.

8. Esin , F. 1992. Görsel Uzay Ve Kozmolojiye Giriş. İstanbul Üniversitesi

9. Ferguson, K.1996. Uzay Zamanda Kara Delikler.Sarmal Yayınevi.

10. Fılkın, D. 1998. Stephen Hawking'in Evreni.Aksay Yayınevi.

11. Hartman,W.K. 1991.Astronomy The Cosmic Journey

12. Korur, E .1984 . Bilim Ve Teknik Dergisi , Sayı 201.

13. Lightman, A. Yıldızların Zamanı. Tübitak Yayınları.

14. Modern Cosmology İn Retrospect . Cambridge Üniversitesi 1990

15. Öztürk, G.1989. Bilim Ve Teknik Dergisi, Sayı 264.

16. Öztürk, M.1991. Bilim Ve Teknik Dergisi, Sayı 278.

17. Özemre, A. Kozmolojiye Giriş.

18. Pekünlü, R. 1994. Astronomi Magazin Dergisi, Sayı 35.

19. Sakman, E . 1984. Bilim Ve Teknik Dergisi , Sayı 194.

20. Sakman, E . 1984. Bilim Ve Teknik Dergisi , Sayı 195.

21. Sakman, E . 1984. Bilim Ve Teknik Dergisi , Sayı 196.

22. Sakman, E . 1984. Bilim Ve Teknik Dergisi , Sayı 203.

23. Silk, J.1996. Evren'in Kısa Tarihi.Tübitak Yayınları.

24. Üstün, Y. 1992. Astronomi Magazin Dergisi, Sayı 9.

25. Wernberg, S. 1998.İlk Üç Dakika.Tübitak Yayınları.

26. http://www.ankara.edu.tr/astro/ders

27. http://www.arabul.com/kozmoloji

28. http://www.nasa.gov/segal

29. http://www.altavista