SİZLERDEN

 

 

Sevgili okurlarımız Kasım Ayından itibaren sayfa 17’yi Okurlarımızın bize gönderdikleri

Yazılara ayırıyoruz. Son 5 aydır gelen yazıları yer darlığından yayınlıyamıyorduk

Ama yeni yaptığımız sayfa düzenlemesinde bu sayfayı

OKURLARIMIZA ayırdık

Bu sayımızda 

 

 

Prof.F.Bülent Kocamemi

 

 F. B. Kocamemi’nin kısa CV’si : 1946 Karşıyaka doğumlu. Ankara İlkokulu'ndayken İstanbul'a ailece göç.

 

Saint-Joseph Fransız Lisesi (1967). Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Grafik Sanatları Bölümü (1972).

 

Grafik tasarımı ve reklamcılık uzmanı. Reklam ajanslarında geçen 3o yıl.

Marmara Üniversitesi ve İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültelerinde 10 yıl Öğretim Görevlisi Emekli (1997) Yazar ve çizer.

37 yıllık evli. 1 kız ve 1 torun sahibi.

Fransızca, İngilizce ve İtalyanca.

İzmir âşığı

 

Kitapçılarda bulabileceğiniz Kitapları :

Asimetrik Savaş & Dünya Hakimiyeti Yolunda ABD – ÇİN

Ekinoks Tarih ve Tarihi Roman Seti

Bir Türk Ailesinin 450 seneliik Öyküsü

Baba Oğul Torun & DEevletin Zirvesindeki Üç isim

Hüzünlü Kahramanlar

Kuşatılmış Kent YANYA

Macar İhtilali ilk Antitotaliter

İşkodrada  Savaş

Urumeli nin Gözyaşları

 

 

        Yayın Tarihi: 01.01.2018

 

Sayın okurlarımız Sevgili Dostum Prof.  F.Bülent Kocamemi  Dergimizde bu sayfasında ki  köşede bizle beraber

Biraz felsefe, biraz kızgınlık, biraz hüzün, biraz sevinç derken nostaljinin belki de ağır bastığı kısa makaleler.

İşte dostumuz bu Makaleleri ile bizleri hem hüzünlendirecek, hem düşündürecek hem de sevindirecek

Hep beraber çok güzel anlar geçireceğimize inanıyorum.

Burhan zihni Sanus

 

 

CUMBALI EVLER, KAYIP KÖŞKLER VE HATIRLATTIKLARI

 

Cumba adı bana Afrika ekvatoral bölgesinde yaşayan ellerinde mızrak ve deri kalkan, uzun boylu, turuncu bir beze sarılmış incecik, atletik çıplak vücutlu, burunlarına bir delikten diğerine geçen kemik takan yerlileri hatırlatmıştır hep. Cumba yerine “Djumba”biçiminde yazsam ve bunun Swahili dilinde “Djambo”denildiğinde karşılık olarak söylenen sözcük olduğunu söylesem, çok kimse inanır diye düşünürüm. “Esselâmü aleyküm”denildiğinde “Ve aleykümü’s selâm”diyoruz ya, onun gibi.

 

Bir zamanlar Karşıyaka’ nın bütün evlerinin ikinci katında, caddeye bakan ön cephelerinde, cumba denilen çıkıntılı bir odacık bulunurdu. Kaptan köşküne benzettiğim şirin mi şirin bir odacık. Benzetmede yanılmamışım. Çünkü,  yıllar sonra baktığım Şemsettin Sami’ nin Kâmus-ı Türkî isimli sözlüğünde üçüncü anlam olarak “Gemi direğinde bulunan gözetleme yeri veya savaş gemisi kulesi”  yazdığını gördüm. Üç tarafı, güneş girdiğinde siyah storlarla örtülen, alt yarısı yukarıya kaydırılarak açılan, açık durması için iki yanında menteşeli küçük tutacakları olan yüksek pencereli ve aydınlık bir kuş yuvası. Girince, sağda ve solda iki kişinin rahatça oturabileceği sedirlere yerleşen ev sâkinleri, menteşelerle hareketliliği sağlanmış bir alt destekle duvara sabitlenen açılır-kapanır masaya koydukları yiyeceklerle kahvaltı ettikten ya da yemeklerini bitirdikten sonra, denizi ve önlerindeki cadde veya sokağı seyrederek sigaralarını tüttürürler, gazetelerini okurlar, yalnızlarsa tefekküre, değillerse muhabbete dalarlardı.

 

Yemek üstü kahvesi mutlaka burada höpürdetilirdi. Akşamcı beyler, yaz sıcaklarında kapı önündeki verandada çıkardıkları muhteşem üçlünün -beyaz peynir, kavun ve rakı- keyfini, soğuklar gelince cumbalarda sürdürürlerdi. İşten dönen beylerin, kıraathaneye ya da şehir kulübüne gitmek istemeyen emeklilerin dinlendikleri ve yorgun ev hanımlarının bacaklarını sıcak Ege güneşine gösterdikleri ve gelen geçeni incelerken yün ördükleri, dikiş diktikleri, yaprak dolması sardıkları mekân olan cumbalar, gecenin yemekten sonraki ilk saatlerinde aile büyüklerinin İzmir Körfezi’nin ve karşı kıyıdaki evlerin ışıklarını seyrettikleri huzur köşelerine dönüşürlerdi.

 

Cumba bir yaşam tarzının simgesiydi. Orada iskemle, koltuk olmazdı. İki yanda birer sedir bulunurdu. Bazen açıldığı odaya düz ayak, bazıları bir basamakla geçilen farklı seviyedeydi. Öncelikle baba, anne ya da büyükbaba, büyükannelerin mekânı kabul edilen bu küçük ama sıcak odacık, ev hanımının yakın misafirlerine ya da akrabalarına hizmet etmek üzere tasarlanmış gibiydi. Yalı Caddesi’ne bakan evlerin cumbalarının önü açık, görüş alanı çok uzaklara yayılırdı. Ancak sokak aralarındakileri komşuluk ilişkilerinde etkin rolü vardı: Cumbadan cumbaya sohbet.

 

İstanbul’ da, en azından bizim oturduğumuz muhitte, cumba kültürüne rastlamadım. İstanbul’ da cumbalı evler varmış ama bizim İzmir’inkilerle aynı yaşam tarzını getirmiş miydiler bilmiyorum. Beton bloklarına esir olmuş modern (!) kentlerimizde zaten cumbalı evler yok. Fark ettim ki; bu küçük ve cana yakın mekânlarda solunan hava kayboldukça insanlar da değişiyor. Cumbanın keyfine varamayanlar, varanlar kadar sâkin, sabırlı ve huzurlu olamazlar diye düşünüyorum. Çünkü cumba bir müsekkindi.

 

“Cumba huzuru” diye bir şey olduğuna inanıyorum. Ne yazık ki, olan oldu. Diktiğimiz blokları yıkıp cumbalı evlerimize dönemeyiz. Bir yandan gazete okurken yapılan mis gibi tereyağlı, zeytinli, tulum peynirli, yumurtalı, reçelli kahvaltılar da cumbalı hayatla birlikte “Unutulmuş Yaşam Biçimleri Tarihi” ndeki yerini aldı bile.  Kahvaltılarımızı ailece yapmayı önemsemeyenlerimiz çoğaldı. Ayaküstü bir poşet çay ya da “instant coffee” bir elimizde, dilimlenmiş bayatlamayan ekmek arasına alel usül sıkıştırılmış peynirli acil durum sandviçi öbür elimizde, servis otobüsünü, vapuru ya da treni kaçırmama telâşıyla lokmalarımızı çiğnemeden yuttuğumuz yeni bir sabah kahvaltısı türü aldı cumba keyfinin yerini. Sabah kahvaltısı sadece bir söz. Zamanla edindiğimiz daha nice yaşam tarzı değişiklikleri saymakla bitmez. Günlerimiz harra gürra, gecelerimiz uykusuz, yıllarımız telâş, yorgunluk ve asabiyet içinde geçer oldu.

 

Size saçma gelebilir ama bence, cumba kültürü anılardaki yerini aldığından beri hayat tatsızlaştı. Siz de geriye bir bakın. Benim cumbamın yerini tutan ama artık olmayan bir şeyler mutlaka bulursunuz.

 

Sanmayın ki yalnız cumbayla gitti gidenler! İstanbul’da yaşayan ve bu kente aşık bir kadim dostum, her gün kaybolup giden İstanbul’a ağlıyor. Bu tutumu beni öyle etkiledi ki, eve geldim ve şu mısraları ona ithaf ettim:

 

 

KAYIPLARIN ARDINDAN

Asitane’nin daracık yollarında

Döküntü, ihtiyar, taş hanlarında

Tarih kokan ufak dükkânlarında

Usta eller raksediyor halâ.

 

Bu yanda

İp, sicim, urgan, halat

Çakı, bıçak, satır, masat.

O yanda

Teneke soba, bakır cezve, kara maşa,

Ceviz sandık, tombul merdane, şimşir oklava.

 

Yazın serin, kışın oldukça soğuk

Odacıklar yaslanmışlar sırt sırta

Dizilmişler kuzu gibi üst üste, alt alta

Kimi kömür kokar, kimi yaş tahta.

Ustalar çalışır torna başında,

Körük ucunda, çekiç sapında.

Kiminin elinde altın, kiminde falçata.

Geçmişin ölümüne direnmekteler

Tahtakale’de, Mercan’da, Tomruk Sokağı’nda.

Şiir sanılmasın şu dökülen mısralarım, haşâ !

Kimseye akıl vermek harcım değildir, asla

Kocamemi’den bir hatıra olsun Erdal dostuma

Erken veda edersem tatsız dünyaya.

 

 

 

İşte; elimizden kayıp gidenlerle ilgili ve sizlerle paylaşacağım bir gerçek öykü:

 

Pasın, boyayı kovmak için yıllardır verdiği mücadeleden neredeyse galip çıktığı ama çürümenin meyvesi deliklere bazı mevzilerini terk ettiği devasa döküm kapı aralıktı. İte, ite aralığı geçebileceğim kadar genişlettim. Zor oldu. Kapının altında birikmiş olan toprak, kurumuş ot, dal parçası, küçük taş karışımı bana direndi.

 

Beyaz sakallı, hafif göbekli, fesli, göğsünün sağı ve solu tamamen murassa nişanlar ve madalyalarla örtülü merasim üniforması içinde, ucu yere değecek kadar uzun kılıcının kabzasını eliyle kavramış, en gururlu ve kendinden emin bakışlarıyla fotoğraf makinasına poz veren Osmanlı paşası ve ailesi, faytonlarıyla geziden döndüklerinde, bekçiler tarafından iki kanadı birden sonuna kadar açılan o muhteşem nizamiye kapısından eser kalmamıştı.

 

Bahçeye girdim. Önümde uzayıp giden, iki yanı tören kıtası gibi dizilmiş ulu ıhlamur ağaçlarıyla sınırlandırılmış, yakında tamamen toprağa karışacak olan mermer kırmalarıyla döşeli yola baktım. Araba tekerleği izleri kaybolmuştu ama yıllar boyu ezdikleri hattın hafif çukurluğu belirgindi. Küçük bir yılandı galiba; sessize yakın bir hışırtıyla otların arasında kayboldu. Ihlamur yaprakları arkasından beni seyreden kumrular ve güvercinlerle, daha gerideki ağaçlara kaçışan serçeler varlığımın tedirginliğiyle sustular.

 

Yavaşça yürüdüm.

Kanatlı, dört ayaklı, sürüngen, her türlü canlıya ait binlerce gözün beni seyretmekte olduğunu hissediyordum. İki yüz adım kadar ötemde bir havuz, onun arkasında çift taraflı merdivenle ulaşılan ve iki dev sütun arasında bütün heybetiyle duran konak kapısını gördüm. Merdiven basamakları ve süs havuzu beyaz mermerdendi. Havuz da fıskiyesi de suya hasret kalalı uzun zaman lmuştu. Ya da tam öyle dememeliyim. Havuzun yosunlu yeşil-kahverengi dibinde son yağışlardan mirasen intikal bir su birikintisi vardı. Serçelerin banyo yapmasına yetecek kadar. Basmaklar çatlamaya başlamıştı. Merdiven tırabzanları bahçe kapısı gibi ökümdendi ve kapıyla aynı kaderi paylaşmaktaydı. Başımı yavaşça kaldırdım.

 

Eskiden güzel olup da iyice yaşlanmış olmalarına rağmen hâlâ bir şeyler ifade eden kadınlar için kullanılan benzetme geldi aklıma: Cami yıkılmış, mihrap yerinde kalmıştı. Bir zamanlar onu gelin gibi gösteren beyaz boyası, yerini boyasız ahşabın yağmurlara, karlara, sıcaklara teslim olmuşluğunu gösteren hüzünlü kahverengi-siyahlığına bırakmıştı.

        

 

Anahtar bendeydi. Çift kanatlı yüksek kapıyı açtım. İyice geriye ittim. İleride, tam karşımda yer alan pencereden süzülen ışık sütunu içinde uçuşan toz bulutu ve örümcek ağlarıyla bezeli ahşap merdivenle karşılaştım. Çürümeye yüz tutmuş ama eski ihtişamı hakkında ipucu veren parke döşeme adımlarıma çatırdayarak karşılık verdi. Duvarların bazı kısımlarında yerli dolaba benzer mobilya kalıntılarından başka ne bir koltuk, ne bir lamba, ne de üstü örtülmüş herhangi bir şey vardı. Kırık camdan girmiş ve koskoca konağın minik bir köşesini kendine yurt seçmiş kırlangıç havada kurşun hızıyla iki tur atıp girdiği yerden çıktı, gitti.

 

Sağımda ve solumda sonuna kadar açık iki kapının ardında iki oda vardı. Sağdakine girdim. Bu kez duvarlar boş değildi, kitaplıklarla kaplıydı. Bomboş kitaplıklar. Yerde kağıt parçaları gördüm. Arap alfabesiyle yazılmış kağıtlar. Bazılarının üst kısmı tuğra baskılıydı. Hepsi sararmış, yırtılmış ya da kısmen yanmıştı. Rafların birinde farelerin ve kurtların perişan ettiği bir kitap kalıntısı buldum. Hakikî deri ciltliydi. Fransızcaydı: Dictionnaire d’Histoire et de Géographie / 1870. Daha da dolaşmak gelmedi içimden. Yüreğim daraldı. Hızla bahçeye, temiz havaya attım kendimi, toprak yolu neredeyse koşarak geçtim, caddeye çıktım.       Önümden hızla bir spor BMW geçti. Rüzgârıyla uçuşan kuru bir yaprak yüzüme çarptı. Bir an korkmamı gülerek seyreden jöleli saçlı gencin bakışlarındaki alaycı ifadeyi yakaladım.

 

Elimdeki anahtara baktım uzun, uzun ve mırıldandım: “Ah be hanım nineciğim, ben sana gördüklerimi nasıl anlatacağım ? Haydi anlattım, sen nasıl dayanacaksın ?”

 

Bakalım; yıka döke, yaka boza nereye kadar gideceğiz…            ,

 

 

 

 

 

                                                                          

 

Yukarıdaki  yazıları

Bilgi edinmeniz için Sunmaktayız.

Bu görüşleri benimseyip benimsememekte her okuyucu serbestir .

Isteyen okurlarımız bize mail ile fikirlerini bildirebilirler ve burada onu yayınlayabiliriz

(lütfen  yazılarınızın A4 sayfasında 20 satırı geçmemesini rica ediyoruz )

 

Yukarıdaki yazı ve videolardaki fikirler sahiplerinin fikirleri olup dergimizi hiçbir şekilde

Mesuliyet altına sokmaz.