Pdf

Armagedon İsrael (Tamer Yıldırım).pdf
Armagedon Türkiye - İsrail gizli savaşı.pdf
Evanjelizm Türkiye üzerine planı.pdf
Reformasyon günümüzde Evanjelizm.pdf

 

 

Yayın Tarihi: 01.09.2018

 

    

        Sayın Sedat Ergin- Hürriyet Gazetesi

                                                            Rahip  BRONSON Meselesi

       

 

GİRİŞ

GAZETECİLİK kariyerimde 40 yılı çoktan geride bıraktım. Bu süre içindeki önemli uğraşlarımdan biri, dış politika konuları bağlamında -kesintisizlik içinde- Türk-ABD ilişkilerini izlemek oldu.

Bunun kayda değer bir süresini diplomasi muhabiri ve Ankara temsilcisi olarak başkentte, altı yıla yakın bir bölümünü de Hürriyet’in Washington muhabiri kimliğimle bizzat ABD’nin başkentinde Kongre, Pentagon ve ABD Dışişleri koridorlarını turlayarak geçirdim.

1970’li yılların ortalarında genç bir muhabir olarak Ankara’da yola koyulduğumda, ilk izlediğim dosyalardan biri, o tarihte ABD Kongresi’nin Türkiye’ye koyduğu silah ambargosunun Türk-ABD ilişkilerinde yol açtığı krizdi. Ecevit hükümeti 1978 yılında kurulduğunda, ambargonun kaldırılması için nasıl canhıraş bir mücadele verildiğini bütün sıcaklığıyla hatırlıyorum.

...Demek istediğim şu: Uzmanlığın, tecrübenin ve bunlar üzerine inşa edilecek sağlıklı, gerçekçi bir analizin hiçbir işe yaramayacağı, rasyonellik ölçülerinin tümüyle dışına çıkılmış bir ‘anomali’ durumu yaşanıyor Ankara ile Washington arasında.

Örneğin, şu rahip Andrew Brunsonmeselesinin Amerikan tarafında yol açtığı rahatsızlığın ulaşabileceği boyutların Ankara tarafından zamanında ve yeterince algılanmadığı kanaatini taşıyorum.

Ancak Amerikan tarafına baktığımda da, Türkiye’nin çok temel bir dizi yaşamsal meselesi karşısında sergilenen vurdumduymazlığın hiçbir mazereti olmadığına inanıyorum. Kanlı bir darbe girişiminin liderine ev sahipliği yapmanın utanç vericiliği de buna dahildir. 15 Temmuz’dan bu yana geçen sürede bu dosyada ABD cephesinde ciddi bir kıpırdama olmaması, Türkiye’de yaşayan 80 milyon insana karşı büyük bir saygısızlıktır.

İtiraf etmeliyim ki, Türk-ABD ilişkilerinin buradan nereye gidebileceği konusunda da hiçbir fikrim yok. Görebildiğim tek şey, bu ilişkinin artık uzun bir süre kolay kolay iflah olmayacağıdır. Ayrıca, bütün yaşananlardan sonra hiçbir şey olmamış gibi “İki önemli dost ve müttefikiz”, “Stratejik ortağız” gibi söylemlerle karşılaşınca rahatsızlık duyuyorum.

 

 

Size şu anda ABD ve Türkiye Arasında çok büyük bir mesele olarak oluşan

Rahip Andrew Brunson  meselesini elimdeki  bütün bilgileri

Anlatarak  izah etmek istiyorum

 

 

 

 

 

 

Sayın okurlarımız çok takdir edip sevdiğimiz değerli

Yazarımız Sedat Ergin’in Arka arkaya Temmuz sonu ve Ağustos’da

HÜRRİYET gazetesinde yazdığı Günlük yazılarını bir dizi gibi toparlayarak

Sunuyoruz Sayın Sedat Ergin hoş görüşüne sığınarak

 

Yazı I

Türkiye-ABD krizi bu kez neden farklı

4 Ağustos 2018

 

ÇOK değil bundan üç hafta önce 11 Temmuz’da Brüksel’de yapılan NATO zirvesi sırasında koridorda çekilen bir fotoğraftaki son derece samimi görüntüye bakanlar, Türkiye ve ABD liderleri arasından su sızmadığına hükmedebilirler.

Fotoğrafta, ABD Başkanı Donald Trump ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ancak çok yakın iki dostun yapacağı şekilde ellerini birbirine kenetledikleri görülüyor.

Bu fotoğrafı veren Trump, yaklaşık iki hafta sonra İzmir’de tutuklu ABD’li rahip Andrew Brunson’ın mahkeme tarafından serbest bırakılmamasına kızarak, “ABD’nin Türkiye’ye büyük yaptırımlar uygulayacağını” duyurmuştur.

Trump’ın sözlerinin blöf olmadığı, geçen çarşamba günü Beyaz Saray ve ABD Hazinesi’nin Brunson’ın tutukluluğundan sorumlu oldukları iddiasıyla İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e yaptırım uygulanacağını açıklamasıyla ortaya çıkmıştır.

Erdoğan’la elini kenetleyip dostluk pozu vermek, daha sonra yaptırımla tehdit etmek, ardından iki bakan hakkında yaptırım kararını onaylamak, ABD Başkanı’nın tutumu açısından ciddi bir savrulmaya işaret ediyor.

 

*

 

Önceki günkü karardan sonra otoriteler, Türk-ABD ilişkilerinde patlak veren bu sert bunalımın şiddet derecesini ölçmekle meşguller. Bu amaçla daha önceki krizlerle kıyaslamalar yapılıyor. Örneğin, 1964 yılındaki Johnson mektubu, 1975 yılında ABD Kongresi’nin uygulamaya koyduğu silah ambargosu, 1 Mart 2003 tarihli tezkere hadisesi ve aynı yıl Süleymaniye’de gerçekleşen çuval skandalıyla karşılaştırılıyor Trump’ın kararı.

Kuşkusuz, bunların her biri Ankara ile Washington arasında yaşanmış büyük krizlerdi ama sonuncusunun, öncekilerden ayrıldığı çok farklı boyutları var.

 

*

 

Birincisi, öncekiler çoğunluk tekil hadiselere dayanıyordu. Oysa bu kez karşılıklı olarak pek çok sorunun, anlaşmazlığın, suçlamanın iç içe geçtiği karmaşık ve yönetilemeyen durumlar söz konusu. Rusya’dan S-400 füzelerinin alımı, bu nedenle Kongre’deki birbiri ardına gelen ambargo içerikli kararlar, Fetullah Gülen’in iade edilmemesi, rahip Brunson’ın tutukluluğu, iki bakana yaptırım, Suriye’deki YPG’ye verilen destek, İran ambargosu bu uzun listedeki sorunların yalnızca bir bölümüdür. İlişkiler, sorunların ağırlığı altında ezilmektedir.

 

İkincisi, öncekilerden farklı olarak bu kez açıkça bizzat ABD yönetiminin de Türkiye’nin karşısına geçmiş olmasıdır. Eskiden ilişkilerde ABD cephesindeki sorunların önemli bir bölümü Kongre’den kaynaklanır, yönetim her seferinde Türkiye’nin yanında dururdu. Bu kez Türkiye’ye karşı ikisi de birlikte hareket etmektedir. Yönetim, her zaman bir fren işlevi gören “Ne olursa olsun Türkiye’yi karşımıza almayalım” şeklindeki kırmızı çizgisini kaldırmıştır.

 

Üçüncüsü, yönetimin daha da ileri giderek, Türkiye’yi cezalandırma seçeneğine yönelmesidir. Trump yönetimi, elindeki siyasi ve ekonomik kozları, baskı kartlarını kullanarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya, istediği yere çekmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken Türk ekonomisinin kırılganlığından da istifade ederek Türkiye’yi dize getireceğini düşünmektedir.

Dördüncüsü, bu politikaya yönelirken ABD tarafı kendi çıkarlarının da zarar görmesini göze almış görünmektedir. Belli ki, bunalımın eşiğinin yükselmesiyle elde edeceği kazanımların, uğrayacağı zararları telafi edebileceği hesabıyla hareket etmektedir ABD yönetimi.

 

*

 

Kontrol dışına çıkmış olan bu kriz, farklı kamplardaki iki ülke arasında cereyan ediyor olsaydı bir noktaya kadar anlaşılabilirdi. Oysa bu kopma, aynı ittifak içinde yer alan, yakın zamana kadar birbirlerini ‘stratejik müttefik’ olarak nitelendiren ve aslında birbirlerine köklü çıkarlarla bağlı iki ülke arasında yaşanıyor.

Bütün bu yönleriyle düşünüldüğünde, ilişkilerin tarihinde benzeri görülmemiş bir bunalımın içinden geçiyoruz.

Ayrıca, bu krizin nasıl sonuçlanacağını da öngörebilecek durumda değiliz. Görünen, ilişkilerin bir süre daha bu sarsıntının içinde savrulacağı ve her iki tarafın da bundan zarar görmeye devam edeceğidir.

ABD yönetiminin taammüden yöneldiği bu cezalandırma politikası kabul edilemez. Yaptırım kararı, Türk kamuoyunda zaten sorunlu olan ABD algısını daha da çok tahrip edecek, iki ülkeyi birbirinden iyice uzaklaştıracaktır.

Bununla birlikte -her iki tarafta da- işlerin göz göre göre nasıl bu noktaya geldiği, hangi hesap hatalarının yapıldığı hususlarında gerçekçi bir değerlendirmenin başlaması, hem bu türbülanstan çıkışın bulunması hem de ileride daha da büyük zararların önlenmesi bakımından elzemdir.

 

Yazı ıı

 

Krizin merkezindeki Brunson neyle suçlanıyor?ı

09  Ağustos 2018

 

 

 

KENDİSİ İzmir Konak’ta Mimar Sinan Mahallesi’nde yıllardır oturduğu apartman dairesinde mahkeme kararıyla ev hapsinde tutuluyor. Apartmanın kapısında düzenli olarak polisler nöbet tutuyor.

Evinde bile olsa tutukluluk halinin devam ediyor oluşu, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri tarihinin en büyük krizlerinden birine sokmuş bulunuyor.

İçinde bulunduğu durum ABD Başkanı ve Başkan Yardımcısı’nın tweet mesajlarına, Türkiye’ye ültimatom tonu taşıyan açıklamalarına konu oluyor. Türkiye Cumhurbaşkanı da konuşmalarında ona değiniyor; örneğin, daha geçen cumartesi günü “PKK’yla, FETÖ ile ilişkisi olan buradaki bir papaz” diye söz etti kendisinden.

ABD yönetiminin kendisinin tutuklanmasında rol oynadıkları gerekçesiyle bir NATO müttefiki ülkenin iki bakanı için yaptırım kararı alması bile NATO tarihinde muhtemelen bir ilki oluşturuyor.

Onunla ilgili gelişmeler kur üzerinde baskı yarattığı için ekonomiyi de yakından etkiliyor. Örneğin, Beyaz Saray’ın Türk bakanlara yaptırım uygulanacağını açıkladığı 1 Ağustos günü Türk Lirası tarihi bir rekor kırdı, dolar 5 TL’nin üstüne çıktı.

Güne onun haberleriyle başlıyoruz. Gazetelerde, televizyon ekranlarında her gün karşımızda beliriyor. Özetle, onunla yatıyor, onunla kalkıyoruz.

 

*

 

Peki bu rahip Türkiye ile ABD’nin arasını bu ölçüde açacak ne yaptı? Daha doğrusu, bu krize yol açan hangi suçlamalar yöneltiliyor kendisine?

Bu soruların yanıtlarını İzmir Cumhuriyet Savcısı Berkant Karakaya’nın Andrew Brunson hakkında hazırladığı iddianamede arayabiliriz. Brunson’ın 9 Aralık 2016 tarihinde tutuklandığını, buna karşılık iddianamenin 5 Mart 2018 tarihini taşıdığını dikkate alırsak, soruşturmanın tamamlanıp suçlamaların metne dökülmesi 15 ay almış.

İddianamede kilit rolü gizli tanıklar oynuyor; özellikle de ‘Dua’ isimli gizli tanık... Bir de ‘Göktaşı’ adındaki gizli tanık var. Ayrıca, ‘Ateş’ adındaki üçüncü bir gizli tanığın ifadelerine yer veriliyor. Toplam 52 sayfadan oluşan iddianamede ‘Dua’nın anlatımları 15 sayfa tutuyor. ‘Dua’nın savcılığa verdiği bir CD ve USB bellek de deliller arasında yer alıyor.

 

Doğrudan açık kimlikleriyle tanıklık yapıp Brunson aleyhinde ifade verenler de var. Rahibin başında bulunduğu İzmir’deki Diriliş Kilisesi’ne bir dönem devam eden ya da İzmir’deki Hıristiyan cemaat içinden kendisini tanıyan Murat Candanbağlan, Güven Dilşen ve Levent Kalkan bu tanıklar arasında sayılabilir. Bunlara ek olarak, bir adam öldürme dosyasından dolayı cezaevinde bulunduğunu söyleyen Tarık Üçüncü adındaki şahsın suçlamaları da özellikle dikkat çekiyor.

 

*

 

 

Brunson, öncelikle Türkiye’deki bir “illegal yapılanma”nın mensubu olmakla suçlanıyor. Bu, iddianameye göre “Ülkemizin birkaç parçaya bölünmesini, bir kısmının PKK idaresine, bir kısmının ise FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne verilmesini, uzun vadede ülkemiz insanlarından belli etnik kökene sahip olanların Hıristiyanlaştırılmasını araç kılmak suretiyle bölmeyi ve ayrıştırmayı amaçlayan bir yapılanma”.

Suçlamaya bakılırsa, söz konusu yapılanma Kürt vatandaşlarımızı Hıristiyanlaştırmak suretiyle bu hedefine ulaşmayı tasarlıyor.

İddianameye göre, Brunson’un ‘Evanjelist kilise pastörü’ kimliği aslında bir “maske”. Brunson, “daha çok istihbarat ve psikolojik savaş doktrini ile hareket eden gayrinizami harp elemanı gibi hareket ediyor”. Bu yapılanma, “özel eğitim almış asker ve istihbarat geçmişi olan kişilerden” oluşuyor savcının ortaya attığı sava göre.

 

*

 

Savcılık makamı, Brunson için 15 Temmuz’dan sonra birçok davada karşımıza çıkan çoklu suçlama kalıbına başvuruyor. Sanık, hem FETÖ/PDY hem de PKK ile ilişkilendiriliyor. İddianameye göre “Kendisinin mensubu olduğu gizli yapılanma ile FETÖ/PDY ve PKK aynı strateji kapsamında faaliyet gösteriyor”. Brunson, bu örgütlerin üyesi olmamakla birlikte üst düzey mensupları ile görüşmeler yaparak, ‘bu örgütlerin amaçları doğrultusunda çalışma yürütmekle’ suçlanıyor.

 

ABD’li rahibin iki suçtan cezalandırılması isteniyor. Birincisi, “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin etmek”, yani siyasal ve askeri casusluk suçu (TCK 328/1). İkincisi ise “Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” (TCK 220/6 ve 314/2).

Bu girişten sonra ‘maklube’ yemeği tarifinin delil olarak değerlendirilmesi de dahil olmak üzere iddianameyi daha detaylı bir şekilde ele alabiliriz.

 

Yazı III

Brunson iddianamesi... Davanın ana sanığı Brunson mu, yoksa ABD istihbaratı mı?

 

10 08 2018

 

ABD’li rahip Andrew Brunson’ı konu alan iddianamede karşımıza her türlü insan çıkıyor: PKK’lılar, FET֒nün sivil imamları, Suriyeli mülteciler, İsrailliler, misyonerler, CIA ajanları, ABD’li asker emeklisi istihbaratçılar gibi...

 

Bunlar arasında CIA ajanı olduğu ileri sürülen bazı kişiler açıkça isimleri verilerek kayda geçiriliyor bu metinde. İddianamenin ana eksenini oluşturan gizli tanık ‘Dua’nın ifadesinde adı ‘CIA Ankara Bölge Şefi’ diye geçen Jason Griffen’e tam yedi kez atıf yapılıyor. Birçok isim Amerikan istihbaratı adına çalışmakla suçlanıyor.

 

Dikkat çekici bir nokta, gizli tanığın, Griffen’in 2006 yılındaki rahip Santoro cinayetiyle ilgili olarak tanıdığı bazı kişilere gönderdiği ikaz amaçlı bir e-mail mesajının çıktısını da savcılık makamına delil olarak vermiş olmasıdır. ‘Dua’, bu e-mail mesajının gönderildiği kişilerin isimlerini de veriyor. Kendisinin bu elektronik posta mesajına nasıl ulaştığı hususunda bir açıklık yok.

 

Bunun gibi misyonerlik faaliyeti yürütmek üzere Türkiye’ye gelen daha çok emekli konumda olan çok sayıda Amerikalı askerin isimleri –eşleriyle birlikte- listeleniyor, bunlardan bazılarının istihbaratçı yönlerine de atıf yapılıyor. Bu isimlerin ayrıntılı bir şekilde sıralanması, aslında misyonerlik faaliyetlerini yürüten yabancıların kayıtlarının bir yerlerde tutulduğunu düşünmenize yol açıyor.

 

 

Keza, iddianamede misyonerlik faaliyetleri için kullanıldığı söylenen mekânlar arasında Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’ne de rastlamak mümkün. Örneğin, 5 Temmuz 2011 tarihinde büyükelçinin evinde yapılan bir toplantıdan söz ediyor ‘Dua’. O dönemde ABD’nin Ankara’daki büyükelçisi Frank Ricciardone idi.

 

***

 

İddianamede -‘Dua’nın ifadesi üzerinden yürüyen akış içinde- Amerikan tarafınca yürütülen ve rahip Brunson’un da ilişkili olduğu “casusluk faaliyetleri” arasında -olası işgal ve kaos ortamlarında yararlanmak amacıyla- Türkiye’deki benzin istasyonları ve demiryolları hakkında bilgi toplamaya dönük çalışmalar da yer alıyor.

 

Bu çerçevede, kiliseye giderek Brunson ile gizlice görüşen Aysel Barışcan Alldredde ve kocasının “Akdeniz’deki benzin istasyonları gibi, olası bir savaş, işgal veya bir kaos ortamında işgal veya düşman kuvveti tarafından lojistik merkezler olarak kullanılabilecek, yakıt desteği sağlayabilecek, stratejik önem arz eden bu petrol istasyonları hakkında bilgileri derlediği” ileri sürülüyor.

 

Bunun gibi Amerikan istihbaratının Devlet Demiryolları’nda çalışan 700-800 görevlinin kimlik bilgileri ile ilgilendiği de öne sürülüyor. Bu çalışmayı yürüten kişi 2009-2011 yıllarında Türkiye’de bulunan, Özel Kuvvetler’den emekli albay Kenneth Abney’dir. İddianamenin delil değerlendirme bölümünde Andrew Brunson ile de yakın irtibat içinde olduğu belirtilen Abney’in yürüttüğü faaliyet hakkında şöyle deniliyor:

 

 

“Ancak ülkenin bir şekilde işgal edilmesi durumunda, lojistik bir ulaşım ağı olarak demiryollarının kullanılması ve direniş gösterebilecek çalışanlar tarafından demiryollarının sabote edilmesinin önüne geçmek amacıyla ihtiyaç duyulacak mahiyette bilgilerin tespiti yapılmaktadır.”

 

İddianamedeki bilgilerden, gerek Alldredde gerek Abney hakkında ‘şüpheli’ sıfatıyla soruşturma yürütüldüğünü, dosyalarının tefrik edildiğini anlıyoruz.

 

***

 

İddianamede dikkat çekici bulduğum bir bölüm daha var. Brunson’ın aynı zamanda Türkiye’de karışıklık çıkarmak amacıyla Gezi olaylarının organizasyonunda yer aldığı da ileri sürülüyor. Bir tanığın ifadesine göre “2013 yılı mart ayının ortalarında Bostancı Gösteri Merkezi’nde bir toplantı yapılmış, bu toplantıya telekonferans yöntemiyle Andrew Brunson, John Woodall ve Aslan Salti isimli şahıslar katılmış, bu toplantıda o yıl bahar sonu ve yaz ayı başlangıcında gerçekleştirilecek olan Gezi eylemlerine yönelik olarak planlama yapılmış, bu üç kişi kendi gruplarına kaos kalkışması talimatı vermiştir”.

 

Tanığa göre, Aslan Salti İsrailli, John Woodall ise muhtemelen Amerikalıdır. Tarık Üçüncü adındaki bu tanık, ifadesini İnebolu Ceza İnfaz Kurumu’ndan vermiştir. İfadesinde “bir adam öldürme” dosyasından dolayı hapiste olduğunu söyleyen bu tanık çok güven telkin etmiyor.

 

***

 

Türk-ABD ilişkilerinde bütün zamanların en önemli krizlerinden birine yol açan Brunson’un tutukluluk halinin yasal dayanağını bu iddianame oluşturuyor. Metinde ABD istihbaratını hedef alan suçlamalar ana başlıklar halinde bu şekilde özetlenebilir. İddianamenin aslında Brunson’un şahsında doğrudan ABD istihbaratını suçladığını söylemek pek hata olmaz.

 

 

 

 

Yazı IV

Armagedon savaşı, kayıp 13. kabile ve rahip Brunson'ın tutukluluk meselesi

11 08 2018

 

‘HIRİSTİYANLIK inancında Armagedon olarak adlandırılan bir savaşın başlamasından bahsedilir.

 

‘Bu savaş kopacak ve bu büyük savaşın sonunda İsa gökten kılıcı ile inecek, Hıristiyan ordusu O’nun arkasına takılacak, İsa ile birlikte kötülere saldıracak. Bunlar olurken de bir taraftan Ortadoğu’da İsrail’in kuzeyinde bir deccal belirecek, bu deccal şeytanın elçisi olacak, arkasına yüz binleri takacak ve orada iki taraf arasında Armagedon savaşı kopacaktır.’

 

Bu alıntıyı Hıristiyanlık inancını konu alan bir din kitabından değil, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın rahip Andrew Brunson hakkında hazırladığı 52 sayfalık iddianameden aktarıyorum.

İddianamenin hedefindeki sanık bir Hıristiyan din adamı olunca ve kendisine yöneltilen suçlamaların önemli bir bölümü dini meselelere de uzanınca, delilleri değerlendirirken kendinizi birden teolojinin alanı içinde bulmanız kaçınılmaz hale geliyor.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianameyi okurken benim başıma gelen bu oldu.

Anlattığım durum, savcılığa rahip Brunson aleyhinde son derece ayrıntılı bir ifade veren bir gizli tanığın açıklamalarında karşıma çıktı.

Bu gizli tanığa savcılık tarafından verilen kod isimde de kuvvetli bir dini anlam yüklü aslında. Adı ‘Dua’. İddianamenin 15 sayfası zaten olduğu gibi ‘Dua’nın ifadesine ayrılmış.

 

İncil’de geçen ‘Armageddon’, ‘Dua’nın anlatımında kritik bir yer tutuyor. “Armagedon savaşının çıkması için koşullardan biri Hıristiyan inancında kayıp olan 13. kabilenin bulunması, Hıristiyanlığın bütün insanlara yaygın bir şekilde tebliğ edilmesi, tebliğin neticesinde İsrail devleti tarafından savaşın başlatılmasıdır” diyor ‘Dua’.

 

Buradaki teolojik atıflar iddianamenin başka bölümlerinde bugünün bazı dünyevi ve güncel hedefleriyle iç içe geçiyor. Şöyle ki, gizli tanığa göre, Diriliş Kilisesi 13. kabilenin Kürtler olduğuna inanıyor. ‘Dua’, “Bu inanca göre Kürtler Tanrı tarafından özel seçilmiş, kutsanmış bir kabiledir. Bu nedenle ayrı bir Kürdistan kurulması ve Kürtlerin layık oldukları Hıristiyanlık diniyle buluşmalarını temin etmek, Diriliş Kilisesi’nin amaçlarından bir tanesidir” diye konuşuyor.

 

İddianamenin akışına bakılırsa ABD’deki Evanjelist mezhebin öğretisini temsil eden İzmir Alsancak’taki Diriliş Kilisesi’nin başındaki rahip Brunson’ın Kürtler üzerinde yürüttüğü çalışmaların gerisinde yatan dinsel arka plan budur.

 

İddianamenin önemli bir yönü, projektörlerini Türkiye’de farklı Hıristiyanlık anlayışlarını vaaz eden başka bazı kiliselerin de üzerine çevirmesidir. Diriliş Kilisesi’ne ek olarak, İzmir’de Mormonların öğretisini yayan ‘İsa Mesih’in Son Zaman Azizler Kilisesi’ ve bu kiliseyi destekleyen LDS Vakfı’nın faaliyetleri de iddianamede geniş bir yer tutuyor.

 

‘Dua’nın iddiası Mormon Kilisesi’nin İstanbul Şubesi Başkanı olduğunu söylediği Murat Çakır’ın da rahip Brunson ile sık sık bir arayla geldiği, K.C. Abney adında bir başka Mormon şahsiyetin de bu toplantılara katıldığıdır.

 

Bu bağlantı üzerinden Mormonlar da Evanjelistlerin Brunson’ın şahsında somutlaşan Türkiye’ye dönük stratejileri ve bu yöndeki faaliyetleriyle bir şekilde ilişkilendirilmiş oluyor. Mormon Kilisesi, Diriliş Kilisesi’nden farklı bir çizgiyi temsil etse de, her ikisinin belli bir amaç birliği içinde hareket ettiği iddiası kuvvetli bir şekilde vurgulanıyor.

‘Dua’, ABD’de bütün kiliselerin bağlı bulunduğu CAMA isimli bir örgüt olduğunu, Mormon ya da Evanjelist olsun, her Hıristiyan din adamının “Amerika’nın üzerinde bir güç olan” CAMA’dan izin almadan ABD’nin dışında görev alamayacağı gibi bir iddiada bulunuyor.

ABD’de bu yetkilerle donanmış bütün kiliselerin üstünde bir çatı örgütünün varlığına ilişkin bir kayda rastlamak mümkün olmadığı için, ‘Dua’nın bu iddiası kanıtlanmaya muhtaç görünüyor.

Dikkat çekici bir nokta, Mormonların Hıristiyanlık dünyasında en çok tartışılan gruplar arasında yer almasıdır. Yapılacak kısa bir araştırma bile, Evanjelistlerin Mormonların Hıristiyanlık anlayışını problemli gördüğüne işaret ediyor. Örneğin, Evanjelist dünyanın sözcülerinin Mormonluk hakkında “Sahte din” şeklinde yakıştırmalarına bile rastlamak mümkün.

 

Bunun gibi ‘Dua’nın bazı ifadelerine biraz şüpheyle yaklaşmama yol açan başka durumlarla da karşılaştım.

“Lut Peygamber’in üç oğlu olan Ham, Sam ve Yafes” şeklindeki ifadesi bunlardan biriydi. Herhalde Lut değil, Nuh Peygamber’den söz ediyor olmalı ‘Dua’.

İddianamede ‘Yehova Şahitleri’ ile İzmir Karşıyaka’da “Rahip Brunson ile aynı zihniyette olduğu” ileri sürülen Helmut isimli bir Alman rahibin başında bulunduğu ‘Işık Kilisesi’ne de atıflar var ama onlara yerim kalmadı.

İtiraf edeyim ki, iddianameyi okumaya başladığımda beni bu ölçüde yüklü bir teolojik gündemin beklediğini bilmiyordum.

 

 

 

 

Yazı V

 

Evanjelistlerin Kürtleri Hıristiyanlaştırma stratejisi

14 08 2018

 

EĞER misyonerlerin dünyasını yakından tanımak, bulundukları ülkelerde nasıl çalıştıklarını, insanları kendi cemaatlerine çekebilmek için ne gibi stratejiler izlediklerini öğrenmek istiyorsanız, Evanjelik rahip Andrew Brunson hakkında hazırlanan iddianame size eşsiz bir okuma fırsatı sunuyor.

 

Tabii, bu kişinin tutukluluğu Türk-ABD ilişkilerinde yaşanmakta olan ağır krizin kilitlendiği en yakıcı soruna dönüşürse, kendisinin bir misyoner olarak yürüttüğü mesai ve bunun Türk güvenlik birimleri ve savcılar nasıl tarafından nasıl değerlendirildiği daha da önemli hale geliyor.

 

HASADA HAZIRLIK ZAMANI

 

Bize bu okuma fırsatını sağlayan bilgileri, rahip Brunson gözaltına alındığında yanında götürdüğü cep telefonu ve SIM karttan çıkan ve iddianamede delil olarak yer verilen yazışmalar, mesajlar ve kaydedilmiş muhtelif notların içeriğinde buluyoruz. Bunların bir kısmı Brunson’a ait, bir kısmı ise başkaları tarafından kendisine gönderilen mesajlar.

 

Bu içeriklerde öncelikle Türkiye’nin tarihi, bulunduğu coğrafya ve İslam dünyasındaki ağırlığıyla Evanjelistlerin gözünde özel bir yer tuttuğunu anlıyoruz.

 

Bu mesajlarda en sık karşılaştığımız kavramlardan biri “hasat”. Bu kavramın dinsel bir anlam yüklenerek, Hıristiyanlık inancının yeşermesi, güçlenmesi, insanların kiliseye kazanılması anlamlarında kullanıldığını anlıyoruz. Örneğin, bir notta “Görevim: Hasada hazırlan-2009. Bunu nasıl yaptık: İnsani yardımı sürdürmeye başlayarak. Din dönüştürmesinde yöntem: Bildirme ve gösterme” yazılı.

 

KÜRTLER İKİ DİLLİ TERCÜMAN MİLLET

 

İddianameye bakılırsa, ‘hasat’ çalışmasında en çok odaklanılan gruplardan biri Kürtler gibi görünüyor. Rahip Brunson ve arkadaşlarının Hıristiyanlığı yaymak hedefiyle Kürtler ve Suriye’den gelen mültecilere özel bir ilgiyle yaklaştıklarını söylemek mümkün.

Evanjelist bir şahsiyet olduğunu tahmin ettiğimiz Eric Wiegler’in, Brunson’ın cep telefon kayıtlarından çıkan notlarında, Kürtlere dönük strateji şöyle aktarılıyor: “Kürtler ülkelerinde iki dilliler. Diğer Kürtlerle sınırın ötesinde ve kendi ülkelerinde iletişim kurabiliyorlar. Kilisenin ev sahibi ülkelerde oluşması için iyi yerleşmişler. Stratejik. Dağılımlarından ve sınırlara mesafelerinden dolayı birçoğu Hıristiyan olduğunda Ortadoğu’daki birçok kişi İncil’i duyacak. Bir tercüman milleti birçok ülkeye ulaşabilir”.

 

“SURİYELİ KÜRT İŞİNİ BİTİRDİK”

 

 

Kayıtlardan kendisinin 2014 sonrasında belli aralıklarla Suruç’a gittiğini öğreniyoruz. Brunson’ın telefon hattı üzerinde yapılan teknik incelemeye göre rahibin cep telefonu 2014-2017 yılları arasında Suruç ilçesinden toplam 1.306, Urfa’nın başka ilçelerinden de 192 kez sinyal vermiş.

Suruç 2014 Temmuz ayından 2015 Ocak ayına kadar IŞİD ile YPG arasında köy köy, sokak sokak kıyasıya bir savaşa sahne olan Kobani’nin hemen karşısında sınırın Türkiye tarafındaki ilçedir. Suruç o dönemde Kobani’den büyük göç almıştı.

Brunson’ın da Kobani’den gelen Kürtlerle yakından ilgilendiği, bunlar arasında kiliseye kazandırdıkları kişilerin olduğu anlaşılıyor. Örneğin, 22 Nisan tarihinde saat 10.00’da Dan Slade adında kendi cemaatinden bir şahsa gönderdiği mesajda “Bugün Suriyeli Kürt işini bitirdik. 15 erkek ve kadın var. Andrew” diye mesaj atıyor Brunson.

Dan Slade aynı gün 15.06’da “Selam Andrew. Kobani’deki son saldırıda bağlantılarımız ne durumda?” diye soruyor. Brunson, saat 15.11’de “Öldürülenlerden en az beş tanesi yeni inananların yakınlarıydı. Diğer yakınlar ya yaralı ya da kayıp” diye yanıt veriyor. Ayağından yaralı bir Kürt kadının tedavi edilmesi de yazışmalarda yer alan konulardan biridir.

MİSYONERLİK FAALİYETİ SUÇ MU?

 

Misyonerlik faaliyetlerinin ana ağırlık merkezi Brunson’ın yaşadığı İzmir’dedir. Brunson’ın İzmir’e ayak basan Suriyeli mültecilere ve Güneydoğu’dan iç göçle İzmir’e gelen Kürt kökenli vatandaşlara başında bulunduğu Diriliş Kilisesi’nin kapılarını açmış olması, bu insanların burada yapılan eğitim çalışmaları ve ayinlere katılmaları, iddianamede tanıkların anlatımlarında geniş bir yer tutuyor. Zaten bazı kesimlerin Brunson’ın faaliyetlerinden dolayı kaşlarının kalkması ve PKK ile işbirliği suçlamaları özellikle bu fasılda ortaya çıkıyor.

 

Her halükârda bir iddianamede misyonerlik faaliyetlerinin bu kadar geniş bir şekilde işlenmesi bizi çok temel bir soruyla karşı karşıya getiriyor. Bu tür misyonerlik faaliyetleri suç mudur? İddia makamı, bu noktada misyonerliğin istihbarat amacıyla “maske” olarak kullanıldığı kanaatindedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayı VI

15 08 2018

 

Maklube örgüt üyeliğine delil olabilir mi?

 

BUNDAN önceki dört yazıda rahip Andrew Brunson hakkındaki iddianameyi, konu aldığı misyonerlik faaliyetleri, suçlamaların teolojik boyutu ve istihbaratçılık suçlamaları gibi başlıklar üzerinden tematik bir çerçevede değerlendirmeye çalıştım.

Bu kez, Brunson’ın terör örgütleriyle bağlantılarını kanıtlamak üzere sunulan bazı delillerin genel bir değerlendirmesini yapmak istiyorum.

Rahip Brunson, iki ayrı örgütle -bunlara üye olmamakla birlikte- ilişkide bulunmak, bu örgütler adına suç işlemekle suçlanıyor. Örgütlerden birincisi FETÖ/PDY, ikincisi ise PKK’dır.

***

Önce FETÖ ile başlayalım. Bu fasılda Brunson’a dönük bir dizi delil söz konusu. FETÖ/PDY bağlantılı olmakla suçlanan polis-öğretmen ağırlıklı beş kişiyle birer kez telefon irtibatı kurmuş olması bu deliller arasında yer alıyor.

Ancak temel suçlamalardan biri, Brunson’ın FET֒nün Ege Bölgesi imamı olduğu ileri sürülen yurtdışında firari Bekir Baz ile temas kurup kendisiyle işbirliği yaptığı savıdır. Bunun gibi yine FETÖ yöneticilerinden Murat Safa ve ayrıca FETÖ/PDY yöneticisi olmakla suçlanan Taner Kılıç ile de görüştüğü ileri sürülüyor. Baz ile görüştüğünü gizli tanık ‘Dua’ söylüyor. Safa ile “yakın temasta olduğunu” öne süren ise açık tanık Güven Dilşen’dir.

Dilşen’in ifadesinin dikkat çeken bir yönü, Brunson için “Alsancak’ta farklı kafelerde ve birkaç defa da sahilde kendisini kilise cemaati olmayan ama şekil, görünüm itibarı ile FET֒cü olarak nitelenen kimselerin dış görünümlerine benzeyen şahıslarla gezdiği veya oturduğuna şahit olduğunu” söylemesidir. Burada “FET֒cü dış görünüme benzeme” gibi bir unsur, örgüt bağlantısı açısından yeterli bir delil olarak değerlendirilebilmiştir.

 

***

 

Bunun gibi FETÖ/PDY kanıtları bağlamında dikkatime takılan bir başka delil, Brunson’ın telefonunda tespit edilen 14 Mart 2015 tarihli, Jacqueline ismine kayıtlı bir kişinin gönderdiği ‘maklube’ yemeğinin görüntüsüdür.

Jacqueline, rahip Brunson’ın kızıdır. İddianamenin 23’üncü sayfasında, “Jacqueline olarak kayıtlı kişinin gönderdiği mesajlarda FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün hücre evlerinde toplantı ve sohbetlerinde örgüt üyeleri arasında yaptığı yemekler arasında olan ‘MAKLUBE’ yemeğinin görüntüsü tespit edilmiştir” ifadesine yer veriliyor.

Brunson’ın FETÖ üyeleriyle bir araya gelip maklube yemesi kuşkusuz kuvvetli bir delil olabilirdi. Buna karşılık kızının cep telefonuna göndermiş olduğu görüntülü bir maklube tarifinin ne ölçüde delil kabul edilebileceği kuşkusuz tartışmaya açık bir husustur.

 

***

 

Brunson’ın FETÖ/PDY üyesi olmakla suçlanan ve Büyükada davasında da sanık olarak yargılanan Uluslararası Af Örgütü’nün bir önceki Türkiye Başkanı Taner Kılıç ile telefonla ve yüz yüze yaptığı görüşmeler de iddianamenin önemli delilleri arasında yer alıyor. Her ikisi de görüştüklerini kabul ediyor. Görüşme Brunson’ın tutuklanmasından önce Türk makamlarınca düşünülen sınır dışı işlemi için Karşıyaka Karakolu’na çağrıldığı 7 Ekim 2016 tarihinde gerçekleşmiştir.

Kılıç, mülteci hukuku alanında uzmanlığıyla tanınan bir avukattır. Brunson, karakola gittiğinde hakkında sınır dışı işlemi başlatılınca, hukuki yardım almak üzere Kılıç’ı karakola çağırmış, burada istişare etmişler, Kılıç kendisine nasıl bir yol izlemesi gerektiğini anlatmış, bu işlemi durdurmak üzere dava açabileceğini söylemiştir. Ancak Brunson daha sonra başka bir avukat tutmuş, aralarında temas kesilmiştir.

 

 

Kılıç, 9 Haziran 2017 tarihinde ByLock kullandığı gerekçesiyle tutuklanmış, hakkında FETÖ-PDY üyeliğinden soruşturma açılmış ve bu dosya daha sonra bir grup insan hakkı aktivistinin de yargılandığı Büyükada davası ile birleştirilmiştir.

 

***

 

 

Brunson hakkındaki iddianamede Kılıç “FETÖ/PDY’nin üst düzey yöneticisi” olarak tanımlanıyor. Gelgelelim ortaya çıkan yeni bir gelişme var. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından 20 Haziran 2018 tarihinde Büyükada davasına bakan İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen yazıda şöyle deniliyor:

“FETÖ/PDY üyelerince kullanıldığı bilinen ByLock isimli uygulamanın cihazda yüklü uygulamalar içerisinde bulunmadığı, ayrıca silinen uygulamalar içerisinde de yer almadığı tespit edilmiştir.”

Mahkemenin 21 Haziran’da yapılan duruşmasında bu rapora rağmen Kılıç’ın tutukluluğunun devamına karar verilmiştir. Böyle olsa da, Emniyet raporu Kılıç’ın lehine bir durum yaratmıştır. Bu durumun, en azından Kılıç bağlantısı üzerinden Brunson’ı FETÖ ile ilişkilendiren bir iddiayı tartışmalı hale getirdiğini söylemek mümkündür.

 

Sayı VI

 

16 08 2018

 

Bakın Brunson’ın dava dosyasından neler çıktı

 

 

 

RAHİP Andrew Brunson, 7 Ekim 2016 tarihinde saat 11.48’de Dan Slade adındaki yakınına cep telefonundan şöyle bir mesaj gönderiyor:

“Merhaba Dan, polis merkezinde sınır dışı edileceğimi söylüyorlar. Bunun olmaması için dua eder misin?”

Dan, tam sekiz dakika sonra 11.56’da “Tanrı aşkına, yapacağım” diye yanıt veriyor.

 

*

 

Brunson, bu mesajı gönderdiğinde İzmir Alsancak Karakolu’nda alıkonulmaktadır. Aynı gün buradan sınır dışı edilecek yabancıların tutulduğu Pınarbaşı semtinde Ayakkabıcılar Çarşısı’nın içindeki Geri Gönderme Merkezi’ne sevk edilir.

Öykünün dikkat çekici bir tarafı burada karşımıza çıkıyor. Brunson merkezden içeri ‘sınır dışı edilecek yabancı’ statüsünde girer. Ama sınır dışı edilmez. İki ay sonra bu merkezden terör örgütleri için faaliyet gösterdiği suçlamasıyla ‘şüpheli’ sıfatıyla çıkar ve gözaltı işlemi için doğruca Emniyet’e gönderilir. Gözaltı ve tutuklama tasarrufları aynı gün 9 Aralık 2016 tarihinde gerçekleşir.

 

Burada önem taşıyan bir nokta, rahibin tutuklanmasından sonra iddianamenin hazırlanmasının tam 15 ay almasıdır. Brunson hakkındaki tek kişilik iddianame 5 Mart 2018 tarihini taşıyor.

 

Bu iddianamenin ekindeki delil dosyasında yer alan bilgiler Brunson’ın tutuklanmasına giden sürece ilişkin ilginç ayrıntılar içeriyor. Özellikle tutuklanmasında kilit rol oynayan gizli tanık ‘Dua’ ile ilgili ayrıntılar önemli.

 

 

 

 

 

Dava dosyasına göre, ‘Dua’nın savcılık makamına ilk ifadesi 31 Ekim 2016 tarihini taşıyor. Yani Brunson’ın Geri Gönderme Merkezi'ne sevk edilmesinden yaklaşık üç hafta sonra. Tam sekiz sayfa tutan bu ifadede merkezi ABD’de olan Mormon tarikatının Türkiye’deki faaliyetlerine dönük iddialar yer alıyor. Bu ifadede Brunson’ın ismi geçmiyor, bağlı olduğu Evanjelist mezhebinden söz edilmiyor.

 

Ancak ‘Dua’, 9 Aralık 2016 tarihinde savcılığa ikinci kez ifade veriyor. Brunson’ın adını bu ikinci ifadede geçiriyor. Gizli tanık, “Cezaevinden çıkan PKK’lıların takipten kurtulmak için kiliselere başvurup ‘Biz Hıristiyan olduk’ diyerek kilisenin sağladığı örtüyle yurtdışına iltica ettiklerini” ileri sürüyor ve “Andrew Brunson da bu faaliyetlerin içindeydi” diye konuşuyor.

 

Burada altını çizeceğimiz husus, Brunson’ın ‘Dua’nın bu ifadeyi verdiği 9 Aralık günü tutuklanmış olmasıdır.

 

*

Brunson’a yöneltilen suçlamalardan biri olan “PKK terör örgütüne üye olmamakla birlikte bu örgüt adına suç işlediği” savının dayanaklarından biri bu ifadedir.

 

Savcılık makamı, bu suçlamayı ayrıca ‘Göktaşı’ adındaki ikinci bir gizli tanık ile Güven Dilşen, Levent Kalkan adlarındaki iki açık tanığın anlatımlarına da dayandırıyor. Ancak bu ifadeler yaklaşık bir yıl sonra alınmıştır. Dava dosyasına göre ‘Göktaşı’nın ifadesi 30 Aralık 2017, Dilşen’in ifadesi 23 Kasım 2017 ve Kalkan’ın ifadesi ise 19 Şubat 2018 tarihlidir.

 

Kilise cemaatinden olan ya da din görevlisi kimliğindeki bu tanıkların anlatımlarında ön plana çıkan iddialar şöyle özetlenebilir: 1) PKK’lılar ve bu örgütün sempatizanları Brunson’ın yönettiği kilisedeki faaliyetlere katılıyorlar ve PKK yanlısı konuşmalar yapıyorlardı, 2) Kilise PKK faaliyetleri için paravan olarak kullanılıyordu, 3) Brunson da bu kişilerin söylemlerini destekleyici beyanlarda bulunuyordu...

 

*

Ayrıca, tanık ifadelerinde PKK bağlantılı ya da sempatizanı olduğu iddia edilen kişileri Brunson’la muhtelif faaliyetlerde birlikte gösteren fotoğraflar da delil dosyasında yer alıyor.

 

Buna ek olarak, Brunson’ın Suruç’a yaptığı ziyaretler ve burada Kobani’den gelen Kürt mülteciler üzerinde yürüttüğü çalışmaları ortaya koyan mesajlar da delil dosyasındaki bir başka kategoriyi oluşturuyor.

 

Bütün bu iddialar karşısında sanık ne diyor? Brunson, savunmasında PKK ve PYD’ye lojistik destek sağladığı iddiasını reddediyor. Benzer şekilde belli bir etnik yapıya özel amaçla vaaz vermediğini, kiliseye kim gelirse vaaz verdiğini, bunlar arasında Kürt vatandaşların da olduğunu, herhangi bir etnik yapıya ayrıcalık yapmadığını söylüyor. Keza, Suruç ve Kobani’de sadece Kürtlere değil bütün etnik yapılara yardım ettiklerini anlatıyor.

*

Bu arada, iddianameden Brunson’ın tutuklanmadan önce 2016 Ağustos ayında Türkiye’de uzun süreli ikamet izni almak için yaptığı başvuru üzerine İçişleri Bakanlığı tarafından yürütülen yazışmalarda ‘kamu düzeni ve kamu güvenliği açısından’ bu iznin verilmesinin uygun görülmediğini de öğreniyoruz.

Bakanlığın bu izin talebiyle ilgili yazışmalarında, “Brunson’ın 2010-2013 arasında Kürt orijinli vatandaşlara yönelik ayinler düzenlediği” ve “Suriye’den gelen sığınmacılara yardım sağlama görüntüsü altında misyonerlik faaliyetleri yürüttüğü” bilgisine yer veriliyor.

Bu yazışmalardan, karakola davet edilmesiyle başlayan sürecin öncesinde devlet güvenlik birimlerinde Brunson’la ilgili olumsuz bir bakışın yerleşmiş olduğunu anlıyoruz.

 

 

 

Sayı  VII

 

17  08  2018

 

Brunson meselesinden ne anladım?--

 

DÜNKÜ yazımla ABD’li rahip Andrew Brunson hakkındaki kısa yazı dizisine noktayı koymayı tasarlamıştım. Ancak sözüm bitmediği için diziyi bugünkü

 yedinci yazıyla kapatıyorum, tabii şimdilik kaydıyla...

Bugün hepsinin bir özeti de olmak üzere, Brunson hakkında hazırlanan iddianameden, kendisine atılı suçlamalardan ne anladığımı anlatmak,

dosyayı nasıl gördüğüm hususundaki kanaatimi paylaşmak istiyorum.

 

*

Hemen baştan belirtmem gereken temel bir nokta var Brunson hakkındaki delil toplama süreciyle ilgili. Bu süreç, kendisi 7 Ekim 2016 tarihinde sınır

 dışı edilmek üzere İzmir’deki Geri Gönderme Merkezi’ne sevk edilmesi ve 9 Aralık 2016 tarihinde tutuklanmasından sonraki dönemde başlamıştır.

Delil dosyasının olgunlaşmasının özellikle 2017 Kasım ayı sonu ile iddianamenin yazımının tamamlandığı 5 Mart 2018 arasındaki yaklaşık üç ay

içinde birden tempo kazandığını söyleyebiliriz. Bir başka anlatımla, önce Brunson tutuklanmış, deliller daha sonra arkadan gelmiştir.

Bu hukuki sürecin öncesinde devletin güvenlik bürokrasisinin Brunson hakkında olumsuz bir bakış taşıdığı, özellikle bazı Kürt şahsiyetler ve yine Kürt mültecilerle mesaisinden dolayı fazlasıyla şüphe yaratmış olduğunu gösteren bilgilere de rastlamak mümkün. Ayrıca, Brunson’ın kilisesindeki Kürt oluşumları hakkında 2017 yılında MİT’e ihbar yapıldığını da öğreniyoruz.

 

*

Brunson nasıl biri? Kendisinin FETÖ/PDY’ye bağlamak üzere ortaya konan delillerin kuvvetli olduğu izlenimini edinmedim. Buna karşılık, konu PKK olduğunda savcılık makamının kaşının kalkmasına yol açan pek çok delil var dosyada.

 

Buradaki sorunlardan biri, kilisesinin kapılarını hem Güneydoğu’dan göç etmiş bazı Kürt vatandaşlara, hem de Suriye’den gelen Arap ve Kürt mültecilere açmış olması ve bu insanların kilisede kendi aralarında kümeler halinde çalışmalar yapmalarıdır. Kapıdan içeri giren kişilerin taşıdıkları siciller de Brunson aleyhindeki bir delile dönüşebiliyor.

 

Örneğin, kiliseye devam eden Kürt cemaatin önde gelen isimlerinden birinin (Muhammed Ahmad) Belçika’ya gittikten sonra Facebook hesabında Kürdistan yazılı bir haritanın üzerine haç işareti koyması, burada fotoğrafları çıkan sarı, kırmızı, yeşil fularlı Kürt gençlerin fotoğrafları Brunson’la ilgili kanaati kuvvetlendiriyor.

 

2014 yılında PYD’nin IŞİD’le savaştığı Kobani’den kaçan mültecilerin toplandığı Suruç’ta bütün etrafın toz duman olduğu bir sahnede birden Brunson’ın ortaya çıkması, kendisini tehlikeli suların içine sokuyor. İzmir Protestan Kiliseler Derneği Genel Sekreter Yardımcısı Umut Şahin’in kendisi lehine ifade vermekle birlikte yaptığı şu ‘fırsat kullanma’ tespitini özellikle aktarmak istiyoruz:

 

“Bu (Suruç) kamplara girildiği zaman Kürtler yoğunluktaydı ama bunların hangi örgüte sempatizan olduklarını biz bilemeyiz. Orada Brunson’ın bizden tek farkı, biz yardım yaptığımız aşamada tebliğ faaliyetinde bulunmadık ama o orada ‘Bu bir fırsattır ben burada tebliğ görevimi yapacağım, insanlar dönünce kendi ülkelerinde kilise kurabilirler’ dedi.”

 

Brunson açısından iddianamedeki temel sıkıntı, hem gizli hem de açık tanık ifadelerinde kendisinin PKK’ya yardımcı olduğu hususunda birden çok suçlamanın

 

 

yöneltilmiş olmasıdır. Bunların çoğu en azından bir dönem kilise cemaatine katılmış olan insanlardır.

*

Gizli tanık ifadeleri iddianamede bir hayli geniş yer tutuyor. Özellikle başat tanık olarak karşımıza çıkan ‘Dua’nın anlatımları iddianamenin sorunlu bir

 ayağını oluşturuyor.

 

Türkiye gizli tanıklar konusunda yakın tarihinde acı tecrübeler yaşamıştır. ‘Dua’nın 15 aylık bir süre içinde savcılığa 10 kez ifade vermiş olması, neredeyse her ay savcılığın kapısını çalıp yeni bir şeyler daha söylemesi delil dosyasındaki en dikkat çekici durumlardan biridir.

 

‘Dua’nın tanıklığında iki problem var. Bir kere ifadelerinin daha geniş bir yüzölçümü Mormon tarikatının Türkiye’deki faaliyetlerini konu alıyor. Zaten

 savcılığa verdiği ilk ifadesi de (31 Ekim 2016) Mormonlarla ilgili. ‘Dua’nın ifadelerinde Andrew Brunson daha sonra ortaya çıkıyor.

 

*

‘Dua’dan Mormonlarla ve Türkiye’deki çalışmalarıyla ilgili çok şey öğrenmeniz mümkün. Ancak ‘Dua’nın Mormonlara odaklanması ve kendisinin

 söylediği her şeye itibar edilmesi bir inandırıcılık meselesi de yaratabiliyor.

Örneğin, ‘Dua’ya atfen, bir dönem Kuleli Askeri Lisesi’nde Mormon Kilisesi’ne bağlı Amerikalı İngilizce hocalarının –tümünün değişik olmakla birlikte- birer parmaklarının olmadığının, bu nedenle bunların “Parmaksızlar” olarak nitelendiğinin Brunson iddianamesinde yer alması gerçekten tuhaf bir durum yaratıyor.

‘Parmaksızlar’ın Brunson’la ne ilgisi var? Üstelik Brunson Mormon da değil, Evanjelist...

 

.......................

 

DÜZELTME: Dünkü yazımda sehven gizli tanık ‘Dua’nın savcılığa 31 Ekim 2016 tarihindeki ilk ifadesini “Brunson’ın tutuklanmasından yaklaşık üç

hafta sonra” verdiğini yazmışım. Buradaki ifade “tutuklanmasından üç hafta sonra” değil, “sınır dışı edilmek üzere Geri Gönderme Merkezi’ne

 sevk edilmesinden (7 Ekim 2016) yaklaşık üç hafta sonra” şeklinde düzeltilecektir.

 

 

 

Yazı VIII

 

18 08 2018

 

Türk-ABD ilişkilerinde ‘stratejik çıkar’ eşiği aşıldı

 

 

KRİZİN tırmanış eğrisine girmesinden hemen önce 31 Temmuz tarihinde bu köşede yayımlanan yazım “Türk-ABD ilişkileri buzdolabına konmalı” başlığını taşıyordu. Ankara ile Washington arasındaki diyalogda rasyonellik ölçülerinin dışına çıkıldığını, bunun sonucu ilişkilerin idare edilebilmesinin imkânsızlaştığını anlatarak, “bu ilişkinin bir süre için buzdolabına kaldırılmasının en hayırlısı olacağını” yazmıştım.

 

“Buzdolabına kaldırmak” ifadesi tabii bir metafordu. Bu benzetme, aslında ilişkilerin yokuş aşağı gidişi karşısında, bu yönelişi bir süre soğutma, dondurma ihtiyacının bir ifadesiydi. Böyle bir frene basma imkânı olabilseydi, sonrasında ortaya çıkan hasarın da önüne geçilebilirdi. Beyaz Saray iki bakana yaptırım kararını ertesi gün, 1 Ağustos’ta açıkladı.

Sonrası malum. Bu ilişkinin girdiği, şimdilik ucu açık görünen kriz sarmalına hep birlikte tanıklık ediyoruz.

 

*

 

Geriye dönüp baktığımızda Türkiye ile ABD arasındaki ilişkinin geçmişte bugünkü gibi ağır krizlere girdiği, iki ülkenin gerçek anlamda çatıştığı, karşı karşıya geldiği pek çok hadise bulmak mümkün.

 

Örneğin Türkiye, 1960’lı yıllarda Başkan Johnson mektubunun şokunu yaşamış, bunun caydırıcılığıyla Kıbrıs’a müdahale edememiştir. Ama Türkiye sonradan 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirdiyse, bunu ABD’ye rağmen yapmıştır.

İlişkiler sonrasında Kongre Türkiye’ye ambargo uyguladığı ve bu yüzden yedek parça bulunamadığı için Türk Hava Kuvvetleri’nin savaş uçaklarını havalandıramadığı günleri de yaşamıştır.

 

Çok gerilere gitmeye de gerek yok, 1 Mart 2003 tezkere krizi hatırlayalım. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tezkereyi reddetmesi Pentagon’un Irak’ı işgal planlarını değiştirmesine yol açmış, bunun sonucu Türkiye ABD’li karar vericiler tarafından kara listeye alınmıştı. Bunun üstüne bir de 4 Temmuz 2003 tarihinde Irak Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına ABD’li askerler tarafından çuval geçirilmesi skandalının yaşanması ile ilişkiler iyice dibe vurmuştu.

 

O günlerde bütün gözlemciler, uzmanlar, otoriteler Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağı, bir daha ayar tutmayacağı hususunda hem fikirdi.

*

 

Belki de bu ortaklığın daha o zaman buzdolabına kaldırılması gerekiyordu. Ama geçmişte hangi krizler yaşanırsa yaşansın, karşılıklı yüksek çıkarlar her seferinde bu anlaşmazlıkların bastırılmasına, yapılan hataların, verilen problemli kararların unutulmasına, hafıza kayıtlarından süratle silinmesine yol açtı.

 

On yıllarca böyle devam etti. Her seferinde geçmişe sünger çekilerek “Kore’de omuz omuza savaştık”, “Zamana dayanan sarsılmaz dostluk”, “Stratejik ortaklık” söylemleri yeniden tedavüle sokularak, hiçbir şey olmamış gibi yola devam edildi.

 

Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’nden ya da Çankaya Köşkü’nün bahçesinden fotoğraf karelerine giren dostluk gösterileri, arşivlerdeki tatsız hatıraların üzerini her zaman kapatıveriyordu.

*

 

Her seferinde sorunlarla, hatalarla, verilip tutulmayan sözlerle, müttefiklikle bağdaşmayan uygulamalarla dürüst, samimi bir yüzleşme yapılmadı.

Çünkü her seferinde iki taraf da “Stratejik çıkarlarımız her şeyin üstündedir” anlayışıyla hareket etti.

 

Türk tarafı, her seferinde “Nasıl olsa Amerika bizi gözden çıkaramaz, bize muhtaç” anlayışıyla kendisine çok geniş bir hareket alanı biçti ABD karşısında. Amerikan tarafı da “Nasıl olsa Türkler gücümüzden çekinir, bizi karşılarına almak istemezler” kabulünün verdiği rahatlık duygusuyla hareket etti.

 

İki tarafın karar vericileri ve bürokrasileri karşılıklı olarak içselleştirilmiş bu kabuller üzerinden hareket edince, Ankara-Washington ilişkileri on yıllarca belli döngüler içinde tekrarlayan krizlerle, sürekli iniş çıkışlarla yoluna devam etti.

 

*

 

Tarihi perspektiften bakıldığında, ilişkilerin bugün içinden geçmekte olduğu kriz belli ölçülerde her iki tarafta da bu varsayımların, yerleşik düşünce kalıplarının kırılmakta oluşundan da kaynaklanıyor.

 

 

 

 

 

Sonuçta bir şekilde bu kriz de geride kalacak ve Türkiye ile ABD arasındaki ilişkide yeni bir denge durumu ortaya çıkacaktır. Ancak bu yeni denge hali, geçmişte dostluk söylemleri ile uygulama arasındaki çelişkilerin olmadığı, bunun yarattığı bir samimiyetsizliğin yaşanmadığı, daha dürüst, daha gerçekçi ve düzgün bir ilişkiyi yansıtmalıdır.

 

 

 

Son Durum

Saat 8.30  Tweet  17.08 2018

 

ABD Başkanı Trump'tan gece yarısı küstah tehdit

ABD Başkanı Donald Trump, Twitter hesabından paylaştığı mesajla yine Türkiye’ye saldırdı.

Trump yazdığı tweette, Türkiye uzun yıllar ABD’den yararlandı. Şimdi, ülkemizi büyük bir vatansever olarak temsil eden ve muhteşem biri olan

 rahipi tutuklu tutuyorlar. Masum bir adamın serbest bırakılması için hiçbir şey ödemeyeceğiz, Türkiye ile ilişkilerimizi azaltıyoruz.” ifadeleri yer aldı.

Önceki gün de Beyaz Saray sözcüsü Sarah Sanders, papaz Brunson’a adil olmayan ve kötü yaklaşımlarda bulunmakla suçladıkları Türkiye’nin

 tutumu için, “Bu yönetim tarafından unutulmayacaktır” ifadelerini kullanmıştı.

 

 

 

 

 

Tweet’ın  fotokopisi

 

 

 

Buna karşın aynı gün

 

 

İzmir 3üncü Ağır Ceza Mahkemesi  tahliye isteğini inceledi ve  Bronsonun

Avukatının talebini red ederek sanığın  Ev hapsi ve yurt dışı çıkış yasağının devamını oy birliği ile hükmetti

18  08 2018

 

 

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Birileri bizi ekonomiyle, yaptırımla, kurla, dövizle, faizle, enflasyonla tehdit ediyor. Biz de onlara diyoruz ki, oyununuzu gördük ve meydan okuyoruz. Biliyoruz ki iman varsa imkan da vardır. Zahirde bize stratejik ortak gibi gözüküp de attığı her adımla bizi stratejik hedef haline getirmeye çalışanlara teslim olmadık, olmayacağız"

 

                                                    Son

 

 

 

 

Ümit ediyorum ki sayın Üstad Sedat Erginin bu yazılar dizisi sizlere  Rahip Bronson – Evanjelizm ve President Donald Trump hakkında bazı ön bilgiler vermiştir

Saygılarımla

Burhan Zihni Sanus