Yazı Dizisi 

 

 

Pdf

Dini yaşayışta hayatı sorgulama ve anlama arayışı.pdf
Allah'ın varlığının 12 delili revize.pdf
Yunus Emreye göre insan varlığı.pdf

 

Video

Herşey Big Bang ile başladıysa öncesinde ne vardı - - Caner Taslaman
İlk insan nereden gemiştir
Hz.Adem ve Hz.Havva nerede yaratıldı - (Caner Taslaman)
Adem’den önce ne vardı - (Mustafa İslamoğlu)

 

 

 

Yayın Tarihi: 01.10.2018

 

 

 

Derleyen ve Yazan : Burhan Zihni Sanus

 

Bu yazımızda İnsanın  Evrene nasıl niçin ve hangi vazifeyle (neden) geldiği ve ölümle sonlarının ne olacağını inceleyeceğiz. Size keyifli okumalar.

 

BÖLÜM  I

 

Bu bölümde  Sayın , Doç Dr. Saffet Kartopunun yazdığı  DİNİ YAŞAYIŞTA HAYATI  SORGULAMA  VE ANLAM  ARAYIŞI adındaki PDF kitabından yaptığımız alıntılarla bir özet olarak  sizleri aşağıdaki yazıyla bilgilendirdik.

Bu sayımızdaki bölümde yazımızda “ Dine İnanan bir insanın kendi varlığı hakkında düşündüklerini “ izah ettik. Gelecek sayımızda s151 Ekim de yine Dine inanmayan bir insanın

Yukarıdaki soruya verdiği cevapları inceleyeceğiz “

 

DİNİ YAŞAYIŞTA HAYATI SORGULAMA VE ANLAM ARAYIŞI

 

Doç.Dr. Saffet KARTOPU

Gümüşhane Üniversitesi, Ilahiyat Fakültesi. Din Psikolojisi

 

Özet

Bu çalışmada, dini yaşayışta hayatın ne şekilde sorgulandığı ve dinin hayata nasıl bir anlam verdiği konu edilmektedir. Bu bağlamda, dinin insan hayatındaki yeri, sorgulamanın insanla ilişkisi ve hayatın anlamını sorgulayan insana, genel olarak din olgusunun daha özelde ise İslam dininin nasıl bir yanıt verdiği incelenmiştir. Bu anlamda, dinin inanç esasıyla, ibadetiyle,duasıyla inanan insanın hayatını bir manalar bütünü olarak kuşatıp yaşamını anlamlandırdığı sonucuna varılmıştır.

 

.Giriş

Düşünce tarihi incelendiğinde insanın neden, nasıl, niçin, kim, nerede sorularıyla biteviye meşgul olduğu görülmektedir. Yani insanoğlu ben kimim,nereden geldim, nereye gideceğim vb. şeklindeki insanoğlunun değişmeyen sorularına cevaplar aramıştır. İnsanı insan yapan en önemli özelliklerden biride onun kendisini çevreleyen dünyayı, içinde yaşadığı toplumu, geçmişi ve bütün yönleri ile bizzat kendisini tanımak ve bilmek istemesidir.

Böyle bir ihtiyaç ile güdülenen birey, kendisini tatmin edecek bir takım açıklamaları arama, bulma ve bunları sınamayla meşguldür. Bütün bu soruları sormasının nedenini hayatını sorgulaması olarak düşünebiliriz. Çünkü o gerek fiziksel gerekse de sosyal çevresinde olup bitenlere bir anlam vermek zorundadır.

Bu anlam arayışında pek çok dünya görüşü, ulaşılmak istenen hedefler, mücadelesi verilen umutlar, harekete geçirilen arzular önemli birer kare oluşturabilir. İnsanın bu sorgulamasına, dinin de verdiği bir yanıt vardır. Bu çalışmada da din, anlam ve sorgulama kavramlarının insanla ilişkisi ele  alınmış ve insanın anlama olan ihtiyacı ve dinle ilişkisine yer verilmiştir.

1. İnsanın Anlam Bulmaya Olan İhtiyacı İnsan, kendisine beslenme ve örtünmenin ötesinde anlam ifade eden bazı gereksinimlerini karşılamak için arayış içindedir. İnsanın tarihi, ölümsüz benliğini, ruhunu kavrama arzusuyla bilinmeze yaptığı yolculuğun tarihidir.

İnsan varoluşu, kendisini bir anlamlar dünyasında bulan beşeri bir varlığı imlemektedir. Çocuklar, alfabenin harflerini öğrenmeye başladıklarında bundan hiç zevk almazlar, çünkü dersin gerçek amacını yakalayabilmiş değillerdir.

Gerçekte harfler, dikkatimizi, bütünden kopuk, soyutlanmış nesneler olarak yalnızca kendilerine çektiklerinde bizi yorarlar ve ancak sözcükleri ve cümleleri meydana getirmek üzere bir araya gelerek bir fikir ifade etmeye başladıklarında, bizim için bir coşku kaynağına dönüşürler.

Camus‟ye göre ise “Hayatın anlamı en önemli meseledir” Yerine bir şey konmaksızın anlam sistemlerinden vazgeçilemez. Belki neden yaşıyoruz sorusunun yanıtından vazgeçebiliriz. Fakat nasıl yaşayacağız sorusunu ertelemek mümkün değildir.

İnsanlar boşluğa ve yalnızlığa dayanamazlar; yeni bir anlam odağı yaratmakla boşluğu dolduracaklardır.

Dilthey‟e göre de; modern din dışı insan, herhangi bir işaret olmaksızın hayat için bir yön bulma göreviyle karşı karşıyadır.

İnsan bir amaç bulur ve değerli bir hayat için ona sıkıca sarılır. Fakat kişi bu amacı kendisinin biçimlendirdiğini sürekli olarak hatırlarsa bu amaç rahatsızlığı etkin bir biçimde hafifletmez. Frankl, kişisel olarak yapılandırılmış veya icat edilmiş hayat anlamını Hint fakirinin kendisinin havaya attığı ipe tırmanışına benzetir. Anlamın dışarıda bir yerlerde olduğunu ve kişinin onu keşfettiğine inanmak çok daha rahatlatıcıdır. Frankl göre her problem için yalnızca bir yanıt vardır; doğru yanıt ve her çözümün yalnızca bir anlamı vardır;

bu da gerçek anlamdır. Anlam verilmekten çok bulunacak bir şeydir. İnsan onu icat edemez, keşfetmelidir.

Frankl‟ın görüşü temel olarak dinseldir ve Tanrının her birimizin keşfedip gerçekleştirmesi için bir anlam buyurduğu varsayımına dayanmaktadır. Anlamı kendi içinde kavrayamasak da Frankl, hayatta uyumlu bir örüntünün ve insanın acı çekişinin bir anlamı olduğu inancını kabul etmemizde ısrar eder. Tıpkı bir deney hayvanının çektiği acının anlamını kavrayamaması gibi insanoğlu da kendi kavrayışının ötesindeki bir boyutta bulunduğu için anlamı keşfedemez.

Sonuç olarak insan, anlam arayan ve anlamla yaşayan bir varlıktır.

Anlam onun için bir ihtiyaçtır. Anlam arayışı da bu ihtiyacın bir dışavurumudur

1.1. Anlam Arayışında Çeşitli Cevaplar

Anlamın binlerce rengi vardır, herkesin kendi rengiyle anlamlıdır hayat.

Yeryüzünde ne kadar insan yaşıyorsa yaşamın anlamına ilişkin o kadar çok görüş

Vardır :

. Anlam bir dağcı için zirveye çıkmakken, bir sufi için vecd hali olabilir.

Örneğin; Hıristiyan geleneği, kendini mükemmelleştirmeyi vurgulamış ve Tanrı vergisi varlıklarını mükemmelleştirmeyi isteyenler için taklit edilecek bir model olarak İsa “Tanrı- adam” figürünü önermiştir.

„Hayatın genel maksadı tamamıyla bilinemez‟ der Hıristiyan öğretisi. En iyi ferdi, harici gayeleri bilemeyebilirsiniz, onlara giden yolda maniler olabilir, fakat kendi içinizdeki ve başkalarının içindeki sevginin tekâmülü ve çoğalmasına yaklaşmayı hiç kimse ve hiçbir şey durduramaz. Kişinin ihtiyaç duyduğu tek şey, hayatın bâtıl, harici, sosyal gayesi yerine; ayırt edilemez derecede kayıtlı olduğu bütün zincirlerden kurtulmak ve tam anlamıyla hürriyet

kazanmak için hakiki, çürütülemez ve ulaşılabilir kişisel gayeye bağlanmaktır.

İnsan, kendi varlığından haberdar olma, düşünme, hayal etme gibi niteliklere; sevgi, kabul görme, bağlanma ve kendini gerçekleştirme gibi gereksinimlere sahiptir. Bu gereksinimlerin yeterince karşılanamadığı bir yaşam biçimi, bireyin anlamsızlık ve değersizlik duyguları yaşamasına neden olur.

 

Seneca‟ya (MÖ. 3-MS. 65) göre yaşamda en önemli amaç doğaya yani Tanrısal istence uygun yaşamaktır. Böylece insan iyiliğe ve mutluluğa da ulaşmış olur. Bunun için insan Tanrıya yönelmeli ve onun buyruklarına boyun eğmelidir. Plotinos‟a (203-270) göre de insanın amacı Tanrıya benzemek olmalıdır. Bu öğreti Tanrıyı aşkın bir ilke olarak görme anlayışına dayanmaktadır.

Evren, Tanrıdan gelmekte ve tekrar Tanrıya dönmektedir. İnsan da Tanrıdan gelmiştir ve var olmanın son amacı, yetkin bir varlık olarak Tanrıya dönmektir.

Bir başka görüş, yine insan hayatının Tanrıya benzeme amacına adanması gerektiğini vurgulamıştır. Tanrı mükemmelliği temsil eder ve bu nedenle hayatın amacı mükemmellik için çabalamaktır. Aristoteles, aranması gereken çok çeşitli mükemmellikler içinde entelektüel mükemmelliğin temel olduğunu düşünmektedir. Onun ifadesiyle Tanrı “kendini düşünen düşüncedir” ve insan akla dayalı yetilerinin mükemmelliğiyle tanrısal niteliğe yaklaşır. Dinsel dünya görüşüyle kazanılan anlam çok sayıda bireysel hayat amacı yorumuna izin verir

(kimileri öğretilere dayanır, kimileri oldukça hayalidir). Örneğin Jung‟un oldukça dinsel bir bakış açısı vardır ve kimsenin kendi dinsel bakış açısını kazanmadan iyileşemeyeceğine ya da anlam bulamayacağına inanmaktadır. Jung‟un kişisel hayatın amacına ait görüşü „Tanrının yaratma işini‟ tamamlamaktır

 

İslam düşünürlerinden Farabi‟ye göre de insanın varoluş amacı iyiye yönelmektir. İnsanın iyiye yönelmesi ise yalnızca Tanrı sevgisi ile olanaklıdır.

Her şey Tanrıdan gelmektedir ve ona dönmektedir.

Yunus Emre‟ye göre ise bu dünyadaki yaşamın amacı asıl gerçek dünya olan öbür dünyadaki yaşama hazırlanmaktır. Bunun için insan, yüreğini Tanrı sevgisi ile doldurmalı ve erdemli

bir yaşam sürmelidir.

Anı yaşamak da anlamda bir boyutu oluşturabilir. İçinde bulunduğumuz anı yaşamak demek belirli bir anda içinde bulunduğumuz mekâna ve zamana odaklaşarak kendimizin ve çevremizin farkına varmak, özellikle duygularımızın farkına varmak, kendimizi ve çevremizi bir bütün olarak algılamak, bir şeyleri anlamlı bulmak, o andaki yaşantımızı anlamlı bulmak ve bütün bunları sözel olarak ifade ederek sevinç ve coşku duymaktır.

 Belki de bize anlamlı bir hayatın kapılarını aralayacak olan şey, Fromm‟un ifadesiyle refah toplumunu oluşturmaktır. Fromm, refah toplumundan bahsederken, Collin Turnbull‟dan

alıntılayarak Orta Afrika‟da yaşayan cüce bir kabileyi örnek verir: Avlanmayla

geçinen bu kabilede avlanma pekiyi gitmese bile bu kabilenin insanları keyiflerini ve neşelerini bozmazlar. Belki yıllarca ürün alamazlar. Ama ormanın kendilerini besleyeceğine inanırlar. Daha çok kullanmak, daha çok biriktirmek ve daha çok sahip olmak gibi bir saplantıları yoktur. Onun için de hayatlarından hoşnutturlar. Çok zengin olduklarından değil, halen sahip olduklarından fazlasını istemedikleri için mutludurlar ve işte ancak böyle bir toplum refah toplumudur.

Çünkü sahip oldukları şeyler güvenli ve zevkli bir hayat için yeterlidir.

İnsanın yaşamdaki temel amacı belki de yarına kalmaktır. Yarına kalma isteği insanı on

binlerce davranışa itmektedir. Yarına kalmama ihtimali, insanı kaygılandırıyor ve pek çok yeni davranışta bulunmaya itiyor. İnsan, fark ettiği şeylerin, insan ömrüyle sınırlı kısa bir zaman dilimi içinde yarına kalmasını istiyor.

 

Anlam, bazen ilginç bir şekilde bunalımdadır. Uygur, bunalımla ilgili olarak şöyle diyor: “Yaşadığım bunalımla bazen ürpersem de hayatımın en değerli anlam ve yönelim kaynağı benim için bu yaşadığım. Öyle ki bu yaşadığımı yalnız kendime değil, tanıdığım tanımadığım herkese, gücüm yettiğince, verimli kılmak dileğindeydim. Pek çok yaşama öğesini değerce,

önemce, anlamca değişik bir gözle görüp gösterme gücü var bunalımın. Kutsal diye sarıldığımız nice şeylerin maskesini düşürebilir bunalım”.

Hayata anlamını veren şey, bazen de iyi insan olma düşüncesidir.

 Bu uğurda mücadeleler verilir, hayatlar adanır. Bazen de anlamlı hayat, akıldan uzak yaşamaktır. Erasmus‟a göre en mutlu insanlar, doğal yaşama en yakın, akla en uzak olan insanlardır. O halde insan akılla bağlantısını koparmadan mutlu olamaz.

 

Sonuç olarak hayatın anlamı nedir sorusuna çok farklı cevaplar verilebilir.

Hatta her bireyin bu soruya vereceği farklı yanıtlar vardır. Bu yanıt bazen dini bir düşünceyle ilgili olabileceği gibi, bazen de kişisel bir felsefeyle veya amaçla da ilgili olabilir. Seçilen her amacın, onu seçen kişiye sunduğu derin anlamlar vardır ki kişi bu sebeple o amacı takip eder ve peşinden gider. Bu şekilde hayatına anlam kazandırmış olur.

Camus (1913-1960) yaşamın ve tarihin anlamsızlığı karşısında acılı bir duygu taşıyordu. Düşümdüğünde bundan kurtulmak için iki yol görüyordu: İntihar ve başkaldırma; bunlardan sadece ikincisi, belli bir değerin tanınmasını içerdiği için yaşama bir anlam kazandırabilecekmiş gibi geliyordu ona. Le Litteraire‟in 10 Ağustos 1946 tarihli sayısında çıkan bir röportajda “Tanrının dünyadan yok oluşu ile ortaya çıkan anlamsızlığın (nan-sens) taşıdığı bütün sonuçları çıkarmak söz konusudur benim için. Ama, anlamsızın ötesinde bir ahlâk olanağını kurmak gerekir” der.

Nietzshche‟ye göre de Tanrı insanın içinde ölmüştür, insan kendi eliyle öldürmüştür onu. İnsan Tanrının ölümüyle açılan boşluğa yuvarlanmakta; en büyük tehlikeyle, yok olmakla karşı karşıya kalmaktadır fakat bu en büyük tehlike, onun en büyük olanağıdır, insan ne yapıp edip bu boşluğu kendi varlığıyla kendini alt ederek doldurmalıdır. Ancak böyle değer kazanacaktır

 

 

 

 

Tanrıyı öldürmesi.

 Dinsel inanç yokluğu Nietzsche‟yi “dayanılmaz bir yalnızlık”la baş başa bırakmıştır. “Tanrının ölümü” ona, hem kendisi hem de Avrupa kültürü için bir amaç ve anlam yokluğu ima ediyor gibidir.

Yaşamın anlamını kavrayamayan insan, arayış yolculuğuna devam edecek ve bu kısır döngü mütemadiyen sürecektir. Bu konuda Upanişad ülkesini terk ederek yaşamın anlamını arayan Raca‟nın (prens) öyküsü örnek olarak gösterilebilir

Uzun ve yorucu bir yolculuğun sonunda Raca bilge bir kişiyle karşılaşır ve ona nasıl mutlu olacağını sorar. Bilge bir süre sessizliğin diliyle konuştuktan sonra ona şöyle der: “Ey saygıdeğer kişi! Bu kemikten, deriden, terden/Kastan, ilikten, etten, kandan, gözyaşında/Çapaktan, sümükten, tükürükten, ...../ve salyadan oluşmuş bedenle nasıl mutlu olunur!/Sonra bir gün her şeyden bıkılır, vazgeçilir,/Ama sonra yine her şeye yeniden baştan başlanır.”

Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, insanın yeryüzündeki arayışı hiç bitmez. Bittiğini düşündüğü yerde yeniden başlar. Bu arayış biteviye devam eder.

Altıncı yüzyıla ait bir Hindu kutsal metni olan Yogavasistha‟nın ilk sayfalarında da bu gerçek şu şekilde ifade edilir: “Bu dünyada ne mutluluk olabilir? Her şey sadece ölmek için var olur. Hayat gelip geçici bir sonbahar bulutu, gazsız bir lambanın ışığı ve su yüzündeki dalgalar gibidir. Arzu bir maymun kadar değişken ve kararsızdır. Elde olan hiçbir şey ile tatmin olmaz fakat elde edilemez şeylerin peşine düşer. Bedende hiçbir iyi şey yoktur.

 O bir hastalık yatağı, bütün acıların alıcısı ve bozulmanın öznesidir. Hayatın gençlik denilen bu parçasında ne zevk olabilir? O, bir ışık gibi gelir sonradan onu kaçınılmaz olarak

yaşlılığın acıları ve fırtınaları takip eder. Acı çığlıklarının işitilmediği bir yerde ne yön olabilir? söyleyiniz”.

 Bu ifadeler de mutluluğun sürekli aranan ama bulunamayan bir durum olduğunu vurgulamaktadır,

 

2. İnsan ve Din

İnsanlar psikolojik olarak daima bir inanç kaynağına ihtiyaç duymuşlar ve toplumun temelini o kaynağa dayandırmışlardır. Bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün medeniyetler, bir iman kaynağına ve ona bağlı olarak oluşan bir ahlak nizamına dayanmıştır. Medeniyet kuramamış ilkel toplumların da aynı şekilde bir inanç ve ahlak nizamı temeli üzerine kurulu olduğunu ve bunun istisnasının olmadığını antropolojik araştırmalar göstermiştir.

Aristoteles insanları “mantıklı canlılar” olarak tanımladı. “Dinsel” canlılar, dinsel dünya görüşüne sahip canlılar olarak tanımlamamız daha iyi olabilir. Diğer canlılar ussallığı insanlarla paylaşabilir, ancak bir Aşkın Varlıkta anlam aramazlar; kendilerine ve varoluşlarına fiziksel dünyanın geçici düşsel görüntüler geçidinin “ötesindeki” bir şey sayesinde önem bahşetmek istemezler.

 

Nasıl ki sosyal bir varlık olarak insan uzun vadede toplumla bağı olmadan yaşayamazsa, birey de dış faktörlerin yıkıcı etkisini göreceli olarak azaltabilen dünya ötesi bir prensip olmadan yaşayamaz, varoluşu spritüel ve ahlaki özerkliği için gerçek bir neden bulamaz. Tanrıya bağlanmayan bir birey dünyanın fiziksel ve ahlaki kışkırtıcılığına kendi kaynakları ile direnemez.

Bunu yapabilmek için onu kitlelerin içinde boğulmaktan koruyan içsel ve fizikötesi bir deneyimin varlığına ihtiyacı vardır.

Dikkatli bir gözlemle ve gözle görülmeyen, kontrol edilemeyen bazı faktörler hesaba katıldığında, din insana özgü içgüdüsel bir tutumdur ve bunun kendini gösterme biçimlerini tüm insanlık tarihi boyunca izlemek mümkündür.

Dinin belirgin amacı ruhsal dengeyi muhafaza etmektir. Zira doğal insanın, bilinçli fonksiyonlarının her an içerden veya dışarıdan gelebilecek ve kontrol edilmesi mümkün olmayan olgularla engellenebileceğine dair gayet doğal bir „bilgisi‟ vardır. Bu nedenle, gerek kendisi gerekse de başka insanlar için önemli sonuçlar doğurabilecek zor bir karar alırken, bunu dine dayanan uygun bazı önlemlerle güvenli bir hale getirmeye dikkat eder. Görünmeyen güçlere adakta bulunur, hayır duaları ettirir, kutsal ayinlere katılır.

Böylece kendini rahatlatmış olur. Çünkü aldığı karara inandığı yüce güçleri de ortak ederek

sorumluluğu paylaşmış olur.

Din sadece zor zamanlarda rehberlik yapmaz ayrıca kendisine inanana bir yaşam felsefesi sunar. Böylece onun bütün hayatına ışık tutmuş olur. Kültür tarihine baktığımızda insanların çoğunun nihai dünya görüşünü dinde bulduklarını görürüz. Din, ölüm sonrası yaşamı dışlayan tüm dünya görüşlerinin sınırlı olduğunu dile getirir. Bununla birlikte, dinin kendisi, ona dayanan mutlulukçu ve ahlaksal değer biçmelerimizin sarsılmaz olmaları, ufuklarının genişlediği zaman değişme korkusu olmamaları anlamında nihai olan, nihai bir dünya görüşü

sağladığına inanır. Din, aynı zamanda inanan kimsenin nihai bir dünya görüşü gereksinimini karşılar. Bir dinle uyuşan her kim olursa olsun, o yaşamında bilginin bundan sonraki gelişmesinin kendisine daha önceden bilinmeyen yeni ufuklar açıp açmayacağına hiç bakmaksızın, dinine bağlı kaldığı sürece kendisini reddetmeyeceği bir kılavuza sahip olur.

Bir kılavuza sahip olan birey, yaşamının yönünü daha kolay çizer ve gideceği yönü kolayca bulabilir.

“Ayrıca, din sadece hayati bir değer değil aynı zamanda bütün değerlerin temel taşıdır. Zira o öteki değerlere ağırlığını hissettiren itici bir güçtür. Buradan hareketle din başta bilimin, sanatın, ahlakın, kültürün, adaletin, hakkın vb. bir bakıma önemli etkenidir. Sonra, kültürel ve ahlaki yaşayışın kökenlerini onda bulmak mümkündür. Özellikle ahlakın en kuvvetli itici güdülerinin din ile beslendiği bilinmektedir. Böyle olunca din ahlakın ve kültürün ön şartını

oluşturmaktadır. Öyleyse din kendi kuralları içinde bireysel ve toplumsal hayatın düzenli ve güvenli bir şekilde sürdürülmesinde önemli manevi bir dayanaktır.

Böylece inanan insan, hayatının akışını, kurallarını ve ölçülerini dini inancıyla

birleştirir ve ayarlamaya çalışır”.

Sonuç olarak dinin insanla birlikte var olan onunla yaşayan bir olgu olduğunu görüyoruz. İnsanın hayatında bir gerçek olarak kendisini hissettiren dini inançlar, bireyin davranışlarını etkileyerek bütün hayatını kuşatmaktadır

2.1. Tarihsel Bir Olgu Olarak Din

İnsanoğlu kendini kavramaya başladığı andan itibaren maddi varlığı yanında ruhi varlığını da hissetmiştir. Maddi varlığının ötesinde gizlenen kendinin kendi olduğu düşüncesi ve sezgisiyle o ruhunu merak etmiş, onun aslına yaklaşabilmek için „Ruh nedir, nasıl bir şeydir, varoluşunun sebebi ve hikmeti nedir?‟ diye sormuş ve böylece onun ne olduğunu öğrenmek ve anlamak istemiştir. İnsan zaman olmuş onu anladığını sanmış, zaman olmuş onunla sürekli meşgul olmaktan bıktığını zannetmiş, onu bir tarafa itmek, ondan uzaklaşmak istemiş, hatta „o, yoktur‟ demeye kalkmış ama yine de kendini sormaktan alıkoyamamıştır.

Gerçekten insan aklının dünyada reel olarak reddedilemeyen bir şeye inanmaksızın nasıl işlediğini hayal etmek zordur. Yine şuurun, insanın tecrübelerine ve dürtülerine anlam vermeksizin, nasıl işleyeceğini hayal etmek imkânsızdır. Gerçek ve anlamlı bir dünya şuuru, sıkı sıkıya kutsalın keşfine bağlıdır. Kutsalın tecrübesiyle insan aklı, gerçek, güçlü, zengin, anlamlı olarak görünenle, bu vasıflardan yoksun olanın arasındaki farkı kavramıştır. Kutsalın

tecrübesi üzerinde çok derin tahlillere giren Eliade, ilk insanın “dindar adam”

olduğunu ve kutsalın diyalektiğinin bütün diyalektik hareketlerden önce geldiğini ve onlara modellik görevi yaptığını belirtmektedir.

Armstrong, “Dinler tarihi çalışmalarım bana insanların tinsel canlılar olduğunu öğretti. Gerçekten de “homo sapiens”in “homo religiosus” olduğunu ileri sürmenin geçerliliği var. İnsanlar insan olarak tanındıkları andan itibaren tanrılara tapmaya başlıyorlar; sanat eseri yarattıkları anda dinler yaratıyorlar. Bu yalnız korkunç güçleri yatıştırma isteğinden kaynaklanmıyor, bu ilk inançlar güzel ama aynı zamanda da korkutucu bu dünyadaki insan deneyiminin ayrılmaz bileşeni olan merak ve gizemi ifade ediyor. Sanat gibi din de bedenin miras aldığı acıya karşı, yaşamda değer ve anlam bulma çabasının bir sonucudur” demektedir.

Din, ilk insanın var olduğu günden bu yana hep var oldu yeryüzünde.

Hıristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin Tanrısı pek çok ortak özellik taşır.

İnsanlar hayatlarına bir anlam katmak istediklerinde genellikle benzer biçimde düşünürler. Böyle düşünmek zorunda değillerdir belki ama böyle düşünmek pek çok kişiye doğal bir şey gibi görünür.

 Dün gibi bugün de insanın sonsuzla, Tanrı ya da Tanrılarla ilişkisinin dışavurumu devirlere ve farklı halkların gelişim düzeyine göre değiştiği için, muhtelif sayıda farklı din vardır. Ancak, aklı başında insanın zuhur edişinden bu yana, dinsiz yaşayabilmiş veya yaşamış tek bir insan toplumu bile olmamıştır”.

Maalouf da bu gerçeği şu şekilde ifade ediyor. “Din asla tarihin zindanlarına gömülemeyecek, ne bilim tarafından ne bir doktrin ne de siyasal bir rejim tarafından. Bilim ilerledikçe insan, sonunun ne olacağı üzerine kendisini daha çok sorgulayacak. „Nasıl‟ın Tanrısı bir gün gelecek silinecek ama „Niçin‟in Tanrısı asla ölmeyecek. Bin yıl sonra belki aynı dinler olmayacak ama ben hiçbir biçimiyle bir din olmadan dünyayı düşünemiyorum”.

 Dine duyulan ilginin başlangıcı belki tarihin doğuşundan beri vardır ve modern dönemde meydana gelen sosyal ve ahlâki felaketler bu ilginin gerilemesine neden olmamıştır.

Elbette tüm bunlar, inançsızlığın tarihte hiç yer almadığı anlamına gelmez.

Goethe‟ye göre insanlık tarihinin temel konusu inanç ve inançsızlık arasındaki çatışmadır. Tarihin bazı dönemlerinde bazı inanç formları hâkim güç olmayı başarmışlardır. Bazen de inancın aksine şüphe yükselen taraf olmuştur.

 Ancak insanlığın tümü düşünüldüğünde, dinin, insan hayatında, kendini hissettiren evrensel bir olgu olduğunu çok az kişi inkâr edecektir. Dinin insanın varoluşuyla başlayan varlığı insanla birlikte sürüp gidecek gibi görünmektedir.

Dinin rolü sadece kurtuluş sağlamakla bitmiyor. Ayrıca din yaşam değerlerini sürdürmenin bir aracıdır: Başarı arzusu, mutluluk, uzun yaşam gibi.

İnsanın peşinden koştuğu bu değerler için de çeşitli açılardan bir imkân sunuyor. Bir dine giren insan büyük bir kitlenin parçası oluyor. Onların başarı ve mutluluklarında faydası olduğunu düşünüyor. Yine din ahiret inancıyla sonsuz ve mutlu yaşam imkânı sunuyor

Bu konuya biraz daha farklı yaklaşan Freud‟a göre de; dileğin yerine gelmesi, saf ve basittir. “Olmayı isteriz, olmamaktan korkarız ve bütün dileklerimizin gerçekleştiği hoş peri masalları uydururuz. Bizi bekleyen bilinmeyen amaç, her şeye katlanan ruh, Cennet, ölümsüzlük, Tanrı, yeniden doğuş- hepsi ölümlü oluşun acısını azaltan yanılsamalar, tatlandırıcılardır”.

 

Din, ona göre kendi ihtiyacımız için uydurduğumuz bir şeydir. “Mezhepler de telafiyle açıklanmaya uygun olmaktadır, çünkü onların ayırt edici vasıfları üyelerinin karakteristik mahrumiyetlerine tekabül etmektedir. Cemiyet konusunda başarısız ve terkedilmiş kişilere mezhep bir kardeşlik dayanışması sunabilir.

2.3. İhtiyaç Olarak Din

Tarihin bütün devirlerinde ve bütün toplumlarda daima kendisiyle karşılaşılan evrensel bir olgu olan din, insanı hem içten hem dıştan kuşatan, onun düşünce ve davranışlarında kendini gösteren bir disiplindir. Kişi tarih boyunca kendisinin insanüstü bağları bulunduğunu, ihtiyaçları için onu aşan bir yüce kudrete yönelmesi gerektiğini düşünmüştür.

 “Aslında insan hangi yaşta olursa olsun ömür boyu ihtiyaçlar içindedir. Onun temel ihtiyaçları yanında ruhsal ve manevi ihtiyaçları da vardır. Bunlar arasında inanma, bağlanma, dayanma, güvenme, korunma, dürüstlük, iyilik, doğruluk, adalete sahip olma vb. ihtiyaçlarını görmemek mümkün değildir.

İnsanlığın vazgeçemeyeceği ihtiyaçlardan birisi de inanma ve bağlanma ihtiyacıdır. Ferdin iç hürriyetine ve ruhsal dengesine kavuşmasında, kendi kendisiyle, çevresi ve toplumuyla barış içinde olabilmesinde ve geçmişten gelen ortak değerlerin içinde duyulmasında dinin olumlu bir etken olduğu bilinmektedir. Bu bakımdan din insanların hayatında görülen bir gerçektir”.

James, din duygusunun diğer duygular gibi insanda tabi ve doğuştan olduğunu, insan organizmasının yapısına bağlı bulunduğunu belirtmiştir. Din psikolojisi alanında araştırmalar yapan diğer bir kısım psikologlar da bu görüş etrafında birleşmektedirler. Örneğin Flournoy, Girgensohn, Remplein, Spranger, Vergote din duygusunun fıtriliğini kabul etmekte; bunu içgüdü, eğilim, tabiatüstü varlığa bağlanmak gibi olgularla açıklamaktadırlar.

Bazı düşünürlere göre ise din duygusu sonradan   çeşitli faktörlerin etkisiyle ortaya çıkmaktadır. Bunlardan bazıları din duygusunun menşeinin korku ve ümit olduğunu ileri sürmüşlerdir. Şöyle ki, insanın kudreti dışında kalan olayların bir kısmı ona korku, bir kısmı da ümit verir. Birçok olay karşısında tam bir acz içinde olan insan, korktuklarının kötülüğünden emin olmak, ümit kaynağı olanların da sevgisini kazanmak için dua ve ibadet etme ihtiyacını duyar ve dine yönelir. Böylece din duygusu ortaya çıkar ve gelişir. İlk dinin tabiatçılık olduğunu ileri süren Müller ile ilk dinin ruhçuluk olduğunu ileri süren Tylor, bu

dinlerin ortaya çıkmasında korku ve ümidin etkili olduğunu belirtirler.

 

“Dindarlık, insan oluşumunun doğasında tabii olarak temelleri bulunan psikolojik bir motiftir. İnsan, ruhunun derinliklerinde, kendisini ve evrenin tanrısını bilmek için araştırma ve tefekküre, ona ibadete, hayatın musibet ve sıkıntılarının çoğaldığı zamanlarda ondan yardım istemek gayesiyle onunla bağ kurma ve ona sığınmaya sürükleyen bir güdünün olduğunu hissetmektedir.

İnsan Tanrının koruması ve gözetiminde güven ve huzur bulmaktadır. Bu duyguyu, tarihin bütün devirlerinde insan davranışlarında ve değişik insan toplumlarında açık bir şekilde bulmaktayız. Ancak tarih boyunca değişik toplumlardaki insanın Tanrı tasavvuru ve ona yaptığı ibadetlerde takip ettiği yol, doğal olarak fikir seviyesi ve kültürün gelişim derecesine göre farklılık arz etmiştir. Ancak bu değişiklikler, Tanrılık ve ona yapılan ibadet yolu hususunda olup sadece insanlığın ruh derinliğinde var olan doğal dindarlığı ifade etme konusundaki bir değişikliktir”.

Bazı Kuran ayetleri, dindarlık güdüsünün doğal olduğunu ifade etmektedir:

“Sen yüzünü Allah‟ı birleyici olarak doğruca dine çevir: Allah‟ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki insanları ona göre yaratmıştır. Allah‟ın yaratması değiştirilemez. İşte dosdoğru din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler”.

Bu ayette Allah insan fıtratında yani yaratılışı ve doğasının oluşumunda Allah‟ın harika varlıklarını anlama ve bunlarla Allah‟ın mevcudiyeti ve birliğinin delillendirilmesi konusunda doğal olarak bir anlama yeteneğinin var olduğunu ifade etmektedir. Aynı şekilde Allah şöyle buyurmaktadır: “Rabbin, Âdemoğullarından onların bellerinden zürriyetlerini almış ve ben sizin Rabbiniz değil miyim diye onları kendine şahit tutmuştur. Evet, (buna) şahidiz dediler.

Kıyamet günü biz bundan habersizdik demeyesiniz”.

 

Hadiste de insanda Allah‟ı bilme, ona ibadet etme hususunda doğal bir istidâdın olduğuna dair bir işaret bulunmaktadır. Ebu Hüreyre (ra)‟dan rivayet edilen bir hadiste Allah Resulu (sav) şöyle buyurmaktadır: “Her doğan fıtrat İnsanın dinden beslenerek içinde oluşan, onun bütün hayatını saran eğilimlerine, ilgi ve meraklarına, duygu ve düşüncelerine, istek ve arayışlarına, tasavvur ve hayal dünyasına iyice karışmış ve giderek ruhunun derinliklerine

kök salmış olan dini inanç onun bütün hayatını kucaklayan bir nitelik taşır.

“Onun arzularında, hayallerinde dinler de bir şekilde kendine yer bulmaktadır.

Dunlap‟ın söylediği gibi; dinlerde bir şekilde söz konusu edilmeyen hemen hemen hiçbir arzu yoktur. Dua kesinlikle arzunun ifadesidir. İnsanın arzu edip de onun için dua etmediği ya da kendisi için dua edilmeyen bir şey yoktur. İnsan bir şeye ihtiyacı olduğunda dindarlığı daha da artar. Hatta birçok insan sadece kriz dönemlerinde dindardır. Zamanlarının çoğunu rahat ve Tanrısız olarak geçirirler ve dini duyguların atıl hale gelmesine izin verirler. Kriz anında birisi

tarafından hissedilen bir duygunun başka birisi tarafından aynı şekilde algılanmayabileceğini not etmek önemlidir. Bir genç kız anne babasının boşanmaması için dua ederek dindarlaşırken, bir başkası kâbuslardan kurtulması için dua ederek dindarlaşır. Acı ve özeleştiri genellikle canlı bir dini tecrübenin doğmasına neden olur. Bireysel din çeşitli yollardan karışık güdüleri ve tatmin edilmemiş hayatın arzularını bir odak noktasında bir araya getirebilmektedir”.

 “Aslında Tanrı inancı, yaşama daha sıkı sarılmamızı sağlıyor. Belki de bu yüzden, yaşlandıkça din bizim için daha da önem kazanıyor. Ölümün kaçınılmaz sularına yaklaştıkça korkularımız artıyor, halimize daha çok şükreder hale geliyoruz. Aynı şekilde, yakıcı bir hastalığın pençesinde can çekişen pek çok insan huzuru dinde arıyor, birilerinin başında dua okumasını istiyor.

Din insana cesaret, güven ve umut verici duyguları aşılayarak ve onun yaşama gücünü artırarak, olumsuzlukların üstesinden gelmesinde önemli bir destek sağlar. Böyle olunca, fertlerin içinde oluşan sarsıntı ve yaraların düzeltilmesinde tedavi edici ve düzeltici bir özelliğe sahiptir.

2.4. Anlam Arayışında Dinin Yeri

Dinsel düşünce de bilim gibi aynı insani ihtiyaçlara yanıt vermiştir:

Dünyayı açıklamak ve olgularla ilişkili nedenleri ve bağlantıları keşfetmek. Din kendiliğinden hem kuramsal bir biçim içinde (tasarım-dünyanın açıklanması), hem de pratik bir biçim içinde (büyü ve ritüel, gerçek üzerinde bir etki) vardır.

Dinsel düşünce etkisini, gerçekliği bilme arzusundan alır.

Zaten bir dinin yaşayabilmesi, hayat için bütün olarak tatmin edici bir amaç sunup sunmamasına bağlıdır. Tolstoy‟a göre dar anlamda, insanın dünya karşısında sadece iki temel tutumu vardır. Hayatın anlamını, diğer fertlerden bağımsız veya onlarla birlikte elde edilen şahsi mutluluk olarak kabul etmekten oluşan şahsi tutum ve hayatın anlamını kendisini bu dünyaya gönderen varlığa ibadette gören dini tutum İnsan anlamlı bir hayat isterken ya bireysel mutluluklardan oluşan tavırlar sergileyebilir ya da kendisinden çok daha güçlü, yüce bir varlığın emirleri doğrultusunda yaşayarak huzuru arar.

İnsanoğlu, dini tutumuyla hayatta koordinatlar üstü ve uyumlu bir örüntünün bulunduğuna ve her bireyin bu düzende bir rol oynaması gerektiğine inanır ve olağanüstü derecede rahatlar. İnsana yalnızca bir amaç ve rol değil, hayatını nasıl yaşayacağına dair kurallar da verilmiştir. Dinsel görüş, yaklaşık üç yüz yıl öncesine kadar Batı dünyasındaki inanç sisteminin önemli bir kısmını oluşturmuştu. O zamandan başlayarak bu görüş, sabit nesnel gerçekliğin varlığının Kantçı sorgulamasının yanı sıra hızla gelişmekte olan bilimsel tutumun saldırılarıyla da karşılaşmaya başlamıştır. İnsan ötesinde bir şeyden, doğaüstü veya diğer başka soyut kesinlikten kuşku duyuldukça, insanoğlunun kozmik anlam sistemini kucaklaması o kadar zorlaşmıştır,

Geertz, dinin özde, insan varoluşuna anlam veren kültürel bir sistem olduğunu kabul etmeyi önerir. Dini bu bağlamda tanımlayarak, onun böylesi bir anlam sunan evrensel bir işleve sahip olduğunu söylemeye çalışır.

İnsan yaratımın tamamlanması için vazgeçilmez bir unsurdur, yani aslında tek başına dünyaya

nesnel varoluşunu veren insanın kendisi dünyanın ikinci yaratıcısıdır. Jung‟un insanoğlunun yaratma işini tamamladığı ve üzerine mükemmellik damgasınıvurduğuna dair fikri, diğerlerinin de vardığı bir sonuçtur.

 

 

 Daha önce Hegel,“Dünya olmaksızın Tanrı, Tanrı değildir. Tanrı ancak kendisini tanıdığı ve

kendilik bilgisi, insanın içindeki kendisinin ve insanın Tanrı bilgisinin farkında olduğu sürece Tanrıdır” diye yazmıştır.

Din insana bir yaşam felsefesi sunmakla kalmaz ayrıca, dindeki ahret inancı, bir yandan uhrevi sorumluluk şuuruyla insanın ahlaki gelişmesine katkıda bulunurken öte yandan ölüm korkusunun insan psikolojisi üzerindeki tahrip edici etkisini önler. Ahiret inancı, insanın içindeki ebediyet duygusuna cevap vermek bakımından da önem taşımaktadır. Sıkıntılardan kurtulup ebedi huzura ulaşma,Allah‟ın rızasını elde etme ideali insan da yaşama sevincine yol açar, dünyanın ıstıraplarına karşı tahammül gücü verir. Geçici dünya arzuları aslında insan ruhunu tatmin etmediğinden din ona en yüksek ve ulvi zevkler, manevi hazlar kazandırır.

Sonuç olarak din, insanın hayatına yön vermesiyle, eylemlerini açıklamasıyla ve bir bütün olarak yaşamını kuşatmasıyla onun anlam arayışına önemli bir cevaptır.

 

Sonuç

İnsan, anlam arayan ve anlamla yaşayan bir varlıktır. Anlam onun için bir ihtiyaçtır. Anlam arayışı da bu ihtiyacın bir dışavurumudur. Sonuç olarak,insanlar, ben neyim, nereden geldim, nereye gideceğim, niçin varım, nasıl hareket etmeliyim, hangi davranışlar iyi, hangileri kötüdür gibi sorulara sahiptir. İnsanın doğasında merak ve anlama duygusu vardır. Bu merakla, düşünmekte ve sorgulamaktadır. Bazen daha iyiyi aramak için, bazen bir şeyi anlamak için, bazen de yaşadığı hayatın olumsuzluklarını değiştirmek için arayışını sürdürmektedir. Bu arayışa çeşitli cevaplar verilebilir. Hatta her bireyin bu soruya vereceği farklı yanıtlar vardır. Bu yanıt bazen dini bir düşünceyle ilgili olabileceği gibi, bazen de kişisel bir felsefeyle veya amaçla da ilgili olabilir.

Seçilen her amacın, onu seçen kişiye sunduğu derin anlamlar vardır ki kişi bu sebeple o amacı takip eder ve peşinden gider. İnsanın anlam şemasını zaman olmuş mitler doldurmuş, zaman olmuş dinler bu ihtiyaca cevap vermiştir. Bazen de bunlar dışındaki başka unsurlar devreye girmiştir. Ancak insanın bu bitmeyen anlam arayışı hep var olmuştur. Bu insanın anlam ihtiyacının bir göstergesidir.

Hatta bazen hayatın bir anlamının olmadığı düşünülmüştür. O yüzden bazılarına göre belki de yaşamın anlamı, anlamsız olduğudur. Anlamı varsa da bunu biz bilemeyiz.

İnsanın hayatında bir gerçek olarak kendisini hissettiren dini inançlar, bireyin davranışlarını etkileyerek bütün hayatını kuşatmaktadır. İnsanlığın tümü düşünüldüğünde, dinin, insan hayatında, kendini hissettiren evrensel bir olgu olduğunu çok az kişi inkâr edecektir. Dinin insanın varoluşuyla başlayan varlığı insanla birlikte sürüp gidecek gibi görünmektedir. Din, arzularıyla, istekleriyle, hedefleriyle insanı bir bütün olarak saran ve onu kuşatan bir unsurdur. İnsanın her türlü arzusunda bir şekilde kendisine yer edinmektedir

 

Sayın okurlarımız yukarıdaki özeti derlediğimiz  bu güzel kitabı ayrıca yazının başında PDF  kitaplar listesinde bulabilir ve tam metni okuyabilirsiniz.

 

Bu bölümü bitirirken ayrıca size aşağıda KUR’AN dan iki sure ilave ettik bu sureleri okuduğunuz zaman inanalar için Tanrının zaten kendisi bu sorunun cevabını çok açık bir şekilde vermiş olduğunu görürüz.

 

 

 

 

 

 

57  HADÎD SÛRESİ

 

Medine döneminde inmiştir. 29 âyettir. Sûre, adını 25. âyette geçen “elHadîd”kelimesinden almıştır. Hadîd, demir demektir. Sûrede başlıca, tüm kâinatın Allah’a ait olduğu ve kâinatta dilediği gibi tasarruf edeceği, Allah’ın dinini yüceltmek için can ve mal ile mücadelenin gerekliliği, dünya hayatının geçiciliği ve aldatıcılığı konu edilmektedir.

 

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tespih etmektedir. O,mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

2. Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca O’nundur. Diriltir,öldürür. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

3. O, ilk ve sondur. Zâhir ve Bâtın’dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

4. O, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratan, sonra Arş’a2 kurulandır. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni,oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.

Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

5. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Bütün işler ancak O’na döndürülür.

6. Geceyi gündüze sokar, gündüzü de geceye sokar. O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

7. Allah’a ve Resûlüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükâfat vardı

8. Peygamber, sizi, Rabbinize iman etmeniz için davet edip dururken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?

Hâlbuki (Allah ezelde) sizden sağlam bir söz de almıştı.

Eğer inanacak kimselerseniz (bu çağrıya uyun).

9. O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kulu

Muhammed’e apaçık âyetler indirendir. Şüphesiz Allah, size karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.

10. Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz?

Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

11. Kim Allah’a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükâfat da vardır.

12. Mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün kendilerine şöyle denir: “Bugün size müjdelenen şey içlerinden ırmaklar

akan, ebedî olarak kalacağınız cennetlerdir.” İşte bu büyük başarıdır.

13. Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, “Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım” diyecekleri gün kendilerine, “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir

ışık arayın” denilecektir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.

14. (Münafıklar) mü’minlere şöyle seslenirler: “Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?” (Mü’minler de) derler ki:

“Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah’ın emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah hakkında

da sizi aldattı.”

15. Bugün artık ne sizden, ne de inkâr edenlerden bir fidye alınır. Barınağınız ateştir. Size yaraşan odur. Orası gidilecek ne kötü yerdir!

16. İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fasık kimselerdir.

17. Bilin ki Allah, yeryüzünü ölümünden sonra diriltmektedir. Düşünesiniz diye gerçekten, size âyetleri açıkladık.

 

 

 

18. Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat da vardır.

19. Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddîklar (sözü özü doğru kimseler) ve Allah katında şahitlerdir.

Onların mükâfatları ve nurları vardır. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemliklerdir.

20. Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider.

Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün.

Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır.

Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.

21. Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni, gökle yerin genişliği kadar olan, Allah’a ve Resûlüne inananlar için hazırlanan cennete yarışırcasına koşun. İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.

22. Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.

23. Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.

24. Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emreden kimselerdir.

Kim yüz çevirirse bilsin ki şüphesiz Allah ganîdir, zengindir, övülmeye lâyıktır.

25. Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde

kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da kendisine ve Resûllerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz Allah

kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

26. Andolsun, biz Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik.

Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir.

27. Sonra bunların peşinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik.

Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat

ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık.

Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi.

Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.

28. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

29. Bunları açıkladık ki, kitap ehli, Allah’ın lütfundan hiçbir şeyi kendilerine has kılmaya güçlerinin yetmeyeceğini ve lütfun,

Allah’ın elinde olduğunu, onu dilediği kimseye vereceğini bilsinler. Allah, büyük lütuf sahibidir.

 

Not :  . Ruhbanlık, insanlardan uzaklaşıp riyazata çekilerek dünya zevklerini terk etmek ve

kendini aşırı bir şekilde ibadete vermek demektir. Baştan beri hak dinler böylesi bir

aşırılığı onaylamamaktadır. Ruhbanlığı Hıristiyanlar icad etmişlerdir. Hz. İsa’dan

sonra, gördükleri baskı ve zulüm sebebiyle bir kısım hıristiyanlar toplumsal hayattan

soyutlanarak, edindikleri özel mekânlara çekilmişler ve kendilerini ibadete adamışlardı.

Zamanla, bir yaşayış biçimi olarak, Hıristiyanlığın bünyesinde yerleşen bu uygulamaya

“ruhbanlık”, uygulayanlara da “ruhban” adı verilir.

 

Önümüzdeki sayımızda yazının devamnda buluşmak üzere – Keyifli Okumalar