CAHİLİYE DEVRİ ve PEYGAMBERİMİZ

 

 

Pdf

Kuran'da önce Mekke'de cahiliye devri.pdf
Araplarda rivayet.pdf
Kuran'dan önce muhakeme kanunlar - (Arslan Adem).pdf
Kuran'dan önce araplarda hayat.pdf
Batıda Hz. Muhammed algısı - (Karen Armstrong).pdf
İslam'dan önce cahiliye çağı.pdf

 

Video

Cahiliye dönemi arap geleneği - (Prof. Dr. Şinasi Gündüz, Seminerleri)
Cahiliye araplarında uluhiyet anlayışı - (Prof. Dr. Mahfuz Söylemez)
Hz.Muhammed'in (s.a.v.) hayatı
Miraç mucizesi detaylı anlatım

 

Yayın Tarihi: 01.10.2018

 

CÂHİLİYE DEVRİ

İsevîliğin ve daha önceki dinlerin unutulduğu zamandan, İslâmiyet’in doğuşuna kadar olan devir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz doğmadan önce, bütün âlem, manevî yönden müthiş bir zulmet ve karanlık içinde idi. İnsanlar hadsiz, hudutsuz derecede azgınlaşmışlar, Allahü teâlânın gönderdiği dinler unutulmuş, ilâhî hükümler yerine insan kafasından çıkan fikirler, düşünceler yer almıştı. Bütün mahlûklar, insanların vahşet ve zulmünden iyice bunalmıştı. Yeryüzünde bulunan bütün milletler Allahü teâlâyı unutmuş; huzurun saadet ve sevincin kaynağı olan Tevhîd inancı ortadan kalkmıştı. Küfür fırtınası, kalplerden îmânı söküp atmış, gönüllerde Allahü teâlâya inanma yerine, putlara tapma fikri yerleşmişti. Mûsâ aleyhisselâmın getirdiği din unutulmuş, Tevrat bozulmuştu. İsrâiloğulları birbirlerine düşmüştü, Îsâ aleyhisselâmın getirdiği nasrâniyyet de büsbütün bozulmuş, din ile hiç bir alâkası kalmamıştı. Teslis, yâni üçlü tanrı fikri kabul edilmişti, incil’in aslı kaybolmuş, papazlar istedikleri gibi değiştirmişlerdi. Her iki kitap da, Allah kelâmı olmaktan çıkmıştı. Mısır’da, bozulmuş Tevrat’ın hükmü, Bizans’da yine değiştirilmiş hıristiyanlık vardı. İran’da ateşe tapılıyor, ateşperestlerin ateşi bin senedir devamlı yanıyordu. Çin’de Konfüçyüsizm, Hindistan’da Budizm gibi uydurma dinler hüküm sürüyordu.

Arabistan’ın insanları daha da şaşırmış ve sapılmışlardı. Bunlar, Allahü teâlânın çok kıymet verdiği Kâbe-i muazzamaya, üç yüz altmış adet put yerleştirmişlerdi. Kâbe-i muazzama, Arş’da meleklerin ziyaret ettiği Beyt-i Ma’mûr’un aynı büyüklükte bir numûnesi idi. Kim Kabe’ye hürmetsizlikte bulunmuşsa, cenâb-ı Hak onu, en kısa zamanda helak eylemişti. Cürhüm kabîlesi de zina ve fuhuşta ileri gittiğinden hükümdarları, onlara; “Ey Cürhümîler! Allahü teâlânın Harem-i şerîfini ve Harem’in emniyetini gözeterek kendinize geliniz. Sizden önce gelen Hûd, Salih ve Şu’ayb’ın (aleyh’imüsselâm) ümmetlerinden her birinin başlarına gelen hâlleri ve nasıl helak olduklarını biliyorsunuz. Birbirinize iyiliği emrediniz, kötülüklerden sakındırınız. Geçici kuvvetinize güvenerek aldanmayınız. Hak’dan yüz çevirmekten ve zulümden sakınınız. Çünkü zulüm, insanların helakine sebeb olur. Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bir kimse bu bölgede otursun, zulüm yapsın, Hak’dan yüz çevirsin de Allahü teâlâ onların soylarını kesmemiş, köklerini kazımamış ve yerlerine başka bir kavmi getirmemiş olsun! Azgınlığına devam eden ve Hak’dan yüz çeviren Mekke halkı için, burada devamlı kalmak yoktur. Sizden önce bu bölgede oturan, sizden daha uzun ömürlü, sizden daha kuvvetli, sizden daha kalabalık ve zengin olan Tasm, Cedis ve Amâlikalıların başına gelenleri biliyorsunuz. Onların, Harem-i şerîfi hafife almaları, Hak’dan yüz çevirerek zulme dalmaları, bu mübarek yerden çıkarılıp atılmalarına sebeb olmuştur. Allahü teâlânın, bâzılarına küçük karıncaları musallat ederek, kimini kıtlıkla, bâzılarını da kılıçla çıkardığını görmüş ve işitmişsinizdir!” diyerek onlara nasihat eyledi. Fakat kulak asmadılar. Netîcede Allahü teâlâ onları da, azgınlıkları sebebiyle, perişan eyledi...”

İşte böyle bir zamanda, yeryüzünün merkezi olan mübarek Mekke’de, küfür sel gibi akıyor, zulüm son haddine varıyor, ahlâksızlık, iftihar vesîlesi kabul ediliyordu. Arabistan, dînî, ruhî, ictimâî ve siyâsî bakımlardan, zifirî bir karanlık, tam bir câhiliyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde idi. Câhiliyye devri denilen bu zamanda, insanlar genellikle göçebe hayâtı yaşıyorlardı ve kabîlelere bölünmüşlerdi, insanlar ilâhî ölçülerden uzaklaşmış, zengin-fakir, kuvvetli-zayıf, efendi köle gibi sınıflara ayrılmıştı. Bir öncekiler sonrakileri tahakkümü altında eziyor, onları insan yerine koymuyordu. Zayıfların malları zorla ellerinden alınıyor, buna mâni olacak bir yetkili bulunamıyordu. Allahü teâlâya îmân etmenin verdiği haya ve korkudan mahrum, faziletten iyice uzaklaşmışlardı. Devamlı çekişme hâlinde olan Arab kabileleri, baskın ve yağmacılığı, kendileri için bir geçim vâsıtası sayıyorlardı. Zulüm ve yağmacılıkla övünen kabilelerin işgalinde olan Arabistan’da, siyâsî bir nizâm, ictimâî bir düzen çoktan ortadan kalkmıştı. Kumar, içki, zevk ve sefa âlemleri hiç yadırganmıyordu. Arkası kesilmeyen öldürmeler ve baskın olayları, ortalığı kasıp kavuruyor, masum insanların iniltileri ve acıklı bağırışları ayyuka çıkıyordu. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve tüyler ürpertici bir vâsıta olarak başvuruluyor; kadın, elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felâket ve yüz karası sayıyorlardı. Bu korkunç telâkki o dereceye vardı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp; “Babacığım! Babacığım!” diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryat etmelerine hiç kulak asmadan, üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terkediyorlardı. Bu hareketlerinden dolayı vicdanları hiç sızlamıyor, hattâ bunu bir kahramanlık sayıyorlardı. Netîce îtibâriyle o zamanın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adalet gibi güzel hasletler yok olmuş gibiydi. Ahlâkî cihetten tam bir düşkünlük hüküm sürüyor ve insanlar cehalet denizinde boğuluyordu. Ancak bu devirde Araplar arasında, dikkate değer bir husus vardı. O da edebiyatın, belagatın ve fesahatin değer kazanıp zirveye çıkmasıydı. Şâire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihar vesilesi sayarlardı. Güçlü bir şâir, hem kendisi hem de kabilesi için itibâr sağlardı. Muayyen zamanlarda panayırlar kurulur, şiir ve hitabet yarışmaları yapılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitabeleri Kabe duvarına asılırdı. Câhiliye devrindeki Kabe duvarına asılan en meşhûr yedi şiire, Muallakât-üs-Seb’a yâni Yedi Askı denilirdi.

O zaman Arabistan’da insanlar, inanç bakımından da, bölük bölüktü. Bir kısmı tamamen inançsız ve dünyâ hayâtından başka bir şey kabul etmiyor, bir kısmı ise, Allahü teâlâya ve âhıret gününe inanıyor, fakat insandan bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu. Bir kısmı da Allahü teâlâya inanıyor, âhırete inanmıyordu. Diğer büyük bir kısmı da, Allahü teâlâya şirk koşup putlara tapıyordu. Müşriklerin her birinin evinde bir put bulunuyordu. Bütün bunlardan başka, hazret-i İbrahim’in bildirdiği din üzere olan ve Hanîfler denilen kimseler vardı. Bunlar, Allahü teâlâya inanır ve putlardan uzak dururlardı. Peygamber efendimizin babası Abdullah, dedesi Abdülmuttalib, annesi ve Kus bin Sâide gibi bâzı kimseler, bu din üzere idiler. Hanîflerden başka bütün gruplar bâtıl yolda olup, büyük bir zulmet ve karanlık içinde idiler.

Âlem, öylesine kararmış ve zulmet o şekilde kaplamıştı ki, insanlar her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlâya îmân ve ibâdet etmeyi bırakmışlardı. Şaşkınlıklarından kâinatta cereyan eden hâdiselere ve cenâb-ı Hakk’ın yarattığı eşyaya, bilhassa elleriyle yonttukları taştan ve tahtadan putlara ilâh diye tapınıyorlardı. Herkes birbirine düşman, cemiyet her an patlamaya hazır bir durumda idi. İnsanların huzura kavuşmaları için, bu karanlıkta bir saadet güneşinin doğması gerekirdi. O doğunca; inançsızlığın yerini îmân, zulmün yerini adalet, cahilliğin yerini ilim alacak ve insanlar ebedî saadete kavuşacaklardı. Nitekim doğmasına çok az bir zaman kalmıştı. Âlem, Âdem aleyhisselâmdan bugüne kadar, temiz alınlarından temiz alınlara geçerek gelen nurun sahibini karşılamak için hazırlanıyordu.

Peygamber efendimizin, câhiliye devrinin kötü âdetlerini ortadan kaldırıp, bu devre son vereceğini önceden bildirenler olmuştu. Zamanın meşhûr edîblerinden Kus bin Sâide, Ukâz panayırında deve üzerinde büyük bir kalabalığa karşı okuduğu hutbede, O’nun geleceğini müjdelemişti. Sevgili Peygamberimizde bu hutbeyi dinleyenler arasındaydı. Kus bin Sâide, bu meşhûr hutbesinin bir bölümünde şöyle demiştir:

“Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız! Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur!.. Atalar, dedeler nerede? Nerede süslü kâşaneler ve taştan evler yapan Ad ve Semûd kavimleri? Nerede dünya varlığına gururlanıp da kavmine; “Ben sizin en büyük rabbinizim !..” diyen Fir’avn ile Nemrûd? Onlar sizden daha zengin, kuvvet ve kudrette sizden daha üstün değil miydiler! Her şey fânîdir. Bakî ancak ortağı ve benzeri bulunmayan, bir olan cenâbHak’dır. Kulluk edilecek ancak O’dur. Doğmamış ve doğurmamıştır. Evvel gelip geçenlerden bize ibret olacak şey çoktur, ölüm ırmağının girecek yerleri var. Ama çıkacak yeri yoktur. Büyük küçük hep geçip gidiyor. Giden geri gelmiyor. Anladım ki, herkese olan bana da olacaktır!...

Ey insanlar! Kulak veriniz iyi dinleyiniz! Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var!... Allah’ın indinde bir din!... Ve Allah’ın gelecek olan bir peygamberi vardır. Gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne düştü. O’nu dinleyen ve O’na îmân edenler, ne mübarektir.Vay O’na isyan ve muhalefet eden bedbahta! Yazıklar olsun, ömürleri gaflet ile geçen ümmetlere!...”
www.ehlisunnetbuyukleri.com

 

 

 

Peygamberimiz:  Hz Muhammed'ın hayatı

Kabe - Mekke

Peygamber Efendimiz 20 Nisan 571 Pazartesi günü Mekke’de dünyaya gelmiştir. Peygamber Efendimizin babasının ismi Abdullah, annesinin ismi Âmine, dedesinin ismi Abdülmuttalip, büyük babasının ismi Vehb, babaannesinin ismi Fatıma, anneannesinin ismi ise Berre’dir.

 

Peygamber Efendimize dünyaya gelmesinin ardından 4 yaşına kadar sütannesi Halime bakmıştır. 4 yaşından 6 yaşına kadar ise annesi Amine’nin yanında gelmiş ve bakımını annesi üstlenmiştir. Peygamberimiz 6 yaşındayken annesi onu Medine’ye akrabalarının yanına götürmüş ve burada babası Abdullah’ın mezarını ziyaret ettirmiştir.

Dönüş yolunda Âmine Ebva denilen bölgede hasta düşmüş ve yine burada hayatına veda etmiştir. Ümmü Emende onlarla birlikte gitmişti. Peygamberimizin annesi vefat edince Eymen onu alıp Mekke’ye dedesinin yanına getirmiştir.

 

Peygamber Efendimize bu dönemden 8 yaşına kadar dedesi Abdulmuttalib bakmıştır. Peygamberimiz 8 yaşındayken dedesi de vefat etmiştir. Dedesinin vasiyeti onun amcası Ebu Talib’in verilmesiydi.

 

Ardından bu istek üzerine Peygamberimiz amcasıyla yaşamaya başlamıştır. 13 yaşına geldiğinde amca mesleği olan ticarete girişmiştir. Çok uzun yıllar bu işi icra eden Peygamberimiz mesleğinde dürüstlüğü ile parmakla gösterilirdi. 20 yaşına girdiğinde Mekkelilerin kurduğu  hırsızlık, gasp, eşkıyalık, zulüm ve haksızlıklar mücadele eden Hılfulfudül kuruluşuna üye olmuştur.

 

25 yaşındayken Hz Hatice ile izdivaçta bulunmuştur. Hz Hatice evliliği sırasında kırk yaşındadır.

 

35 yaşında iken Ka’be hakemliği görevinde bulunmuştur. Ka’be’nin onarılması esnasında Haceru’l-esved’in konması gereken yere oturtulmasında büyük sorunlar çıkmıştır. Peygamberimiz bu sorunu çok güzel bir şekilde çözmüştür.

 

Peygamber Efendimiz 40 yaşına az kaldığı dönemlerde  zaman zaman iç sesini dinlemek için ve yaradılışı çözmek amacıyla Hira-Nur dağındaki mağaraya çıkardı. 40 bastığında 610 Ramazan ayında bir gün Cebrail Aleyhisselam ona gelmiş ve vahiy getirmiştir. İlk vahiy, “Yaratan Rabb’inin adıyla oku!” şeklindeydi. Bu sayede Yüce Allah onu Peygamberlikle vazifelendirmişti.

 

Peygamber Efendimizin Müslümanlık çağrısına ilk icabet edenler Hz Hatice, Hz Ali, Hz Zeyd b Harise ve Hz Ebu Bekir’dir. Ardından ise Hz Osman, Abdurrahman b Avf, Sa’d b Ebi Vakkas, Talha ve Zübeyr Hazretleri de müslüman olmuşlardır.

 

Peygamberlik vazifesinde 6 yılı bitirirken Hz Hamza ve Hz Ömer gibi oldukça güçlü isimlerde Müslümanlığa katılmışlardır.

 

Peygamberlikte 10. yıla girmeden art arda Hz Hatice ve Ebu Talib vefat etmiştir. Buna ek olarak müşrikler zulümlerini çoğaltmışlardır. Çünkü bu kayıplar güçlü kişilerdi. Bu esnada Hz Peygamber, Taif’i islama davet için gitmiş ancak başarılı olamamıştır. Hatta üstüne zulüm daha etmişlerdir. Taif’ten çıkmak için dağa saklanmış ve o müşriklerin elinden kurtulmuştur.

 

Zulümler devamlı sürmüştür. Peygamberimize Mirac’a çıkmak nasip olmuştur. Yüce Allah’ın huzuruna çıkmış ve arada hiçbir şey olmadan onunla görüşmüştür.

 

Tüm sıkıntıları göz ardı etmiş ve Peygamberimiz insanları islama davet etmeye devam etmiştir.  1 sene arayla 1 ve 2 Akabe Biatları gerçekleştirilmiştir.  Ardından Yüce Allah’ın müsaadesi ve Peygamberimizin kararı sonucunda Müslümanlar Mekke’den Medine’ye hicret ettiler. Son olarak ise Peygamberimiz  ile Hz Ebu Bekir Medine’ye hicret etmiştir.

 

Medineli Müslümanlara ensar mekkeli hicret edenler ise muhacir olarak nitelendirilmiştir. Bu iki grup insan aralarında dostluk ve akrabalık kurmuşlardır.

 

Puta tapan müşrikler ile Müslümanlar arasında Bedir, Uhud, Hendek, Müreysi savaşları yapılmıştır. Peygamberimiz hayatta iken İslam elçisi dokunulmazlığı verilmesine rağmen şehit edilen ve Medine’yi işgali hedefleyen Hıristiyanlara Mute ve Tebük seferleri yapılmıştır. 630 yılında ise o çok hedeflenilen Mekke fethedilmiştir. Hz Peygamber ve beraberindeki müslümanlar zulümler sonucunda çıkmak zorunda olduğu Mekke’ye geri dönmüşlerdir.

 

Peygamber Efendimiz, 632 senesinde hac sırasında Mekke’de Arafat’ta yüz binden fazla Müslüman’a hitap etmiştir. İslamı özetleyen ve insan haklarını içeren bu metine “Veda Hutbesi” denilmektedir.

 

İslamiyet’i yılmadan, müthiş bir inanç ile, kimseden korkmadan kilometrelerce topraklara ulaştıran Peygamberimiz, 8 Haziran 632 Pazartesi günü dünya değiştirmiştir. Peygamberimizin cenaze namazını erkekler, kadınlar ve çocuklar ayrı ayrı sıralanarak hücre-i saadette kılmıştır ve ardından kabrine defnedilmiştir.

 

Peygamber Efendimiz Hz Muhammed’in Hayatının Özeti Bilgisini Verdik.