Prof. Dr. Mahfi Eğilmez – Orta Gelir Tuzağında  son durum

Doç.Dr. Kemal İnat -2018 yılı sona ererken Türk dış politikasının bir bilançosu.

Doç.Dr.Talha Köse – Suriye’den Çekilme kararından sonra ABD –Türkiye ilişkileri

 

Yayın Tarihi: 01.01.2019

 

 

Prof.Mahfi Eğilmez

 

1950 yılında İstanbul da doğdu. Ankara Atatürk Lisesini, A.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesini (İktisat ve Maliye Bölümü) bitirdi. Gazi Üniversitesi’nde Kamu Maliyesi dalında doktora yaptı. Yeminli Mali Müşavir ünvanına sahiptir.

1972 yılında Maliye Müfettiş Muavini olarak başladığı kamu hizmetinde Maliye Müfettişi, Gelirler Genel Müdür Yardımcısı (tedvir), Hazine Kamu Kurumları ve İştirakleri Daire Başkanı, Hazine Kamu Finansmanı Genel Müdür Yardımcısı, Washington Büyükelçiliği Ekonomi ve Ticaret Müşaviri, Hazine ve Dışticaret Müsteşarlığı Kamu Finansmanı Genel Müdürü, Hazine ve Dışticaret Müsteşar Yardımcısı, Washington Büyükelçiliği Ekonomi ve Ticaret Başmüşaviri, Hazine Müsteşarlığı Müşaviri olarak görev yaptı. 1997 yılında Hazine Müsteşarlığı’na atandı. 1997 yılı sonunda kamu hizmetinden ayrıldı.

Halen Garanti Bankası yönetim kurulu murahhas üyeliğinin yanısıra Garanti Leasing ve Doğuş İnsangücü Kaynakları A.Ş.’nin yönetim kurulu başkanlığını yapıyor, Radikal Gazetesinde köşe yazısı yazıyor ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Ekonomi Politilkası dersleri veriyor.

E-posta adresim:

mahfie@gmail.com

Mahfi Eğilmez: Web sitesi

http://www.mahfiegilmez.com/2018/12/orta-gelir-tuzagnda-son-durum.html#more

 

 

 

Orta Gelir Tuzağında Son Durum

Bir ekonominin belirli bir kişi başına gelir düzeyine ulaştıktan sonra orada sıkışıp kalması haline orta gelir tuzağı denir.

Orta gelir tuzağı bir ekonomide kişi başına gelir düzeyinin belirli bir aşamadan öteye gidememesi halini ya da belirli bir gelir düzeyine ulaştıktan sonra durgunluk içine girilmesi durumunu özetleyen bir yaklaşımdır. Orta gelir tuzağı genellikle bir ekonominin yoksullukla savaşımda başarı elde etmesi ve belirli bir yapısal değişimi sağlamasıyla kişi başına gelirini yükseltmesi ve sonrasında aynı atılımı sürdüremeyerek yüksek gelir grubuna geçememesi sonucu ortaya çıkar.  

 

Orta gelir ölçüsü olarak hangi kişi başına gelir düzeyinin alınacağı konusunda iki görüş var: İlki Dünya Bankası’na ikincisi de bana ait. Dünya Bankası 2018 yılı Dünya Kalkınma Raporunda ülkeleri gelirleri göre şu şekilde sınıflandırıyor:

 

Bu tabloya göre 1.006 USD ile 12.235 USD arasında kişi başına gelire sahip ekonomiler orta gelirli ekonomi olarak kabul ediliyor.

 

Benim kriterim daha basit. Kişi başına ortalama geliri dünya kişi başına gelir ortalamasını geçememiş ülkeler orta gelirli ülkeler olarak kabul edilebilir. Örneğin 2018 yılında beklenen dünya kişi başına gelir ortalaması 11.114 Dolardır.

Bu ortalamanın altında kalan ülkeler orta gelir düzeyini geçememiş ülkeler olarak alınabilir. Bu ülkeler eğer dünya ortalamasını geçemiyorlar, o düzeye takılıp kalıyorlarsa o zaman orta gelir tuzağında kabul edilirler.

 

Ekte sunduğum tablo 1990 yılından bu yana dünyada ve Türkiye’de kişi başına gelir ortalamasını sergiliyor. Bu tablodan giderek dünyada kişi başına ortalama geliri ve Türkiye’nin kişi başına gelirini yıllar itibariyle bir grafikte bir araya getirelim (2018 yılı tahmindir.)

 

 

1990’lardan bugüne baktığımızda Türkiye’nin 2001 krizi sonrasında orta gelir tuzağından çıkış yolunda bir hamle içine girdiği gözlemlenebiliyor. Küresel krizin yarattığı geçici düşüş bir yana bırakılırsa bu çıkış hamlesi 2017 yılına kadar sürmüş, 2017 yılında ivme kaybı yaşanmış ve 2018 yılında da kayıp hızlanmış görünüyor.

Çıkışın ve düşüşün nedenlerine baktığımızda karşımızda bazı somut ipuçları bulunduğunu görebiliyoruz: (1) 2001 krizi sonrasında Türkiye, IMF desteğinde ve gözetiminde Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı adı altında bir program uyguladı. Bu program 2008 yılı ortasına kadar sürdü. Sonra Türkiye, IMF programından çıktı ve kendi programını uygulamaya başladı. Başlangıçta IMF programına benzer disiplinde olan bu program zamanla gevşedi ve tümüyle sahneden kalktı. (2) Türkiye, Avrupa Birliği ile 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başladı. Bu müzakerelerin ciddi biçimde yürütüldüğü 2005 – 2009 arasında Türkiye’ye yılda ortalama 18 milyar Dolar doğrudan yabancı sermaye yatırımı karşılığı döviz girdi. Bu ortalama, Cumhuriyet tarihinin rekorudur. 2009 ve sonrasında bir daha hiçbir yıl böyle bir ortalamaya ulaşılamadı. Çünkü Türkiye - Avrupa Birliği üyelik müzakereleri hızını ve ciddiyetini kaybetti. İzleyen yıllarda doğrudan yabancı sermaye yatırımı şeklindeki döviz girişinin yerini dış borçlanma aldı. (3) Türkiye, bu dönemde, sık sık seçimler

yaptı. Bu seçimler ekonominin hedeflerini kaybetmesine ve popülist uygulamalara geçilmesine yol açtı. Öyle olunca da yapılması gereken yapısal reformlar yapılamadı. 2001 krizi sonrasında bankacılık kesimi ve kamu mali disiplini alanlarında gerçekleştirilen yapısal reformlar, teşviklerin yeniden düzenlenmesi, vergi gibi ekonominin diğer alanlarına yayılamadı.

Yargı ve eğitim alanında geçmişe göre daha da geriye giden düzenlemelere geçildi. (4) 2017 yılından başlayan ve 2018 yılında daha da hızlanan ivme kaybında giderek yaygınlaşan ahbap çavuş demokrasisi ve ahbap çavuş kapitalizmi uygulamalarının olumsuz etkileri öne çıktı.

 

 

 

 

-------------------------------------------------

 

 

 

 

 

 

2018’de Türk Dış Politikası: Orta Doğu 1

 

 

.

[Türkiye, 19 Aralık 2018]

Kemal İnat

19 Aralık 2018

kinat@sakarya.edu.tr

SETA Genel Koordinatör Yardımcısı, Enerji Araştırmaları Direktörü

Lisans eğitimini 1992 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde tamamlayan Kemal İnat, doktorasını 2000 yılında Almanya'nın Siegen Üniversitesi'nde "21. Yüzyılın Başında Türkiye'nin Ortadoğu

Politikası" başlıklı teziyle tamamladı. 2005 yılından beri yayımlanmakta olan Ortadoğu Yıllığı ve SETA tarafından 2009'dan beri yayımlanan Türk Dış Politikası Yıllığı isimli çalışmaların editörleri arasında yer alan İnat'ın, Dünya Çatışmaları, Blaetter für deutsche und international Politik, Bilgi, Demokrasi Platformu gibi birçok ulusal ve uluslararası kitapta ve hakemli dergide makaleleri yayımlandı. Halen Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde profesör olarak Ortadoğu çalışmaları, Türk dış politikası ve uluslararası çatışmalar alanlarında dersler veren İnat, aynı üniversitenin Ortadoğu Araştırmaları Merkezi'nin de müdürlüğünü yürütmektedir.

 

 

            2018 yılı sona ererken Türk dış politikasının bir bilançosu.

 

 

2018 yılı sona ererken Türk dış politikasının bir bilançosunu çıkaralım. Önce dış politikamızda kendisine en fazla yer bulan alandan, yani Orta Doğu’dan başlayalım.

Suriye İç Savaşı, İran yaptırımları, Filistin-İsrail sorunu ve Cemal Kaşıkçı cinayeti çerçevesinde Suudi Arabistan ile yaşanan sorunlar bu konuda öne çıkan gelişmeler oldu.

2018 yılı Türkiye’nin Afrin’e yönelik kapsamlı Zeytin Dalı Harekâtı ile başladı. 20 Ocak’ta başlayan bu operasyon, Ankara’nın Suriye’de PKK/PYD varlığına tahammül etmeyeceğinin açık ispatı oldu. Daha önce gerçekleştirilen Fırat Kalkanı Harekâtı’ndan farklı olarak bu operasyonun temel hedefi doğrudan Türkiye sınırının güneyindeki PKK/PYD terör örgütüydü.

Beklenenden çok daha kısa bir süre içerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu bu operasyonu başarıyla tamamladı. Afrin terör örgütünden temizlendi ve bu bölgeden kaçan insanların evlerine dönmesi sağlandı.

Afrin’in ardından, Türkiye’nin güvenliğine yönelik Suriye kaynaklı tehditlerin ortadan kaldırılması çerçevesinde yeni hedefler olarak Menbiç ve Fırat’ın doğusu belirlendi. Menbiç konusunda ABD tarafının daha Obama döneminde Türkiye’ye verdiği sözler vardı. PYD/PKK’nın bu şehri ele geçirmesine izin vermeyecekleri sözünü tutmadıkları gibi, sonradan bu örgütün Fırat’ın doğusuna çekileceği sözünü de tutmadılar. Türkiye’ye karşı açık bir oyalama taktiği izlediler ve 2018 yılı biterken hâlen örgütün Menbiç’i terk etmesi gerçekleşmedi.

 

İşte bu nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan, birkaç gün içerisinde Fırat’ın doğusuna operasyon yapılacağını açıkladı. Terör örgütü PKK/PYD’nin sözde Afrin kantonuna karşı operasyonla başlayan 2018 yılı, bu defa aynı örgütün Fırat’ın doğusundaki diğer sözde kantonlarına yapılacak operasyonla sona erecek.

 

Afrin’de PYD ile yakın ilişki içerisinde olan Rusya, Ankara’nın bu konudaki hassasiyetini görüp bölgedeki askerlerini çekerek Zeytin Dalı Harekâtı’na yeşil ışık yakmıştı. Bu örgüt yüzünden Türkiye ile enerjiden güvenliğe uzanan birçok alanda kurdukları yakın iş birliğini riske atmak istememişlerdi. Şimdi ABD’nin aynı rasyonel tavrı gösterip, zaten uzun zamandır aşırı yüklenmiş Türk-Amerikan ilişkilerini PYD/PKK yüzünden tamamen riske atmamak için doğru tercihi yapması gerekiyor. Zira Türkiye’nin, ülkesinin güvenliği için büyük tehdit oluşturan PKK/PYD örgütünün Suriye sınır bölgesini kontrol etmesine müsaade etmek gibi bir seçeneği yok.

 

2018’de Türkiye’nin Suriye politikası konusunda söz konusu olan önemli bir başka gelişme ise İdlib konusunda Rusya ile varılan mutabakat oldu. Astana ve Soçi süreçlerinde Rusya ve İran ile birlikte Suriye sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması konusunda önemli adımlar atan Türkiye’nin bu süreçlere katılmış olması, hem Zeytin Dalı Harekâtı hem de İdlib Mutabakatı konularında faydasını gösterdi.

Bu faydayı iki yönlü olarak değerlendirmek gerekir. Gerek Zeytin Dalı Harekâtı gerekse İdlib Mutabakatı, hem Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderilmesi hem de Suriye halkının yaşadığı trajedinin önlenmesi açısından önemli birer başarıdır.

Zira Afrin’e yönelik operasyon ile PKK/PYD bölgeden uzaklaştırılıp sivil halkın geri dönmesi sağlanırken, İdlib mutabakatı ile on binlerce kişinin hayatını kaybetmesine ve yüz binlerce yeni mültecinin Türkiye’ye kaçmasına yol açacak gelişmelerin önüne geçildi.

 

Türkiye, 27 Ekim’de İstanbul’da toplanan Dörtlü Zirve’ye ev sahipliği yaparak Suriye sorununa çözüm konusunda önemli bir adım daha attı. Bu şekilde Almanya ve Fransa’yı da sürece dâhil ederek hem Rusya ve İran’ı dengelemeye hem de Cenevre sürecine daha geniş bir mutabakatla gitmeye çalıştı.

 

2018’de Türkiye’nin Orta Doğu politikası açısından önemli bir konu da İran yaptırımları meselesi oldu.

 

Daha önceki İran yaptırımları nedeniyle ABD ile Halkbank çerçevesinde ciddi sorunlar yaşayan ve bu sorunları henüz çözememiş olan Türkiye, Trump yönetimiyle birlikte yaptırımların yeniden gündeme gelmesinden rahatsızlığını açık bir şekilde dile getirdi.

 

Enerji konusunda büyük oranda dışa bağımlı bir ülke olan Türkiye için, zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarına sahip olan İran önemli tedarikçilerden biri olduğu için, bu ülkeden petrol ve doğalgaz ithalatına zarar verecek girişimler genel olarak reddedildi. Ancak ABD’nin Orta Doğu siyasetindeki etkinliği ve dünya finans sistemindeki ağırlığını bilen Ankara, İran sorunu konusunda Amerikan yönetimiyle de diyalog içerisinde olmaya gayret gösterdi…

 

[Türkiye, 19 Aralık 2018]

 

                                                                    -----------------------------------------

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Trump’ın Suriye’den Çekilme Kararının Ardından Türkiye-ABD İlişkileri

 

 

[Sabah, 22 Aralık 2018]

Doç. Dr. Talha KÖSE

talha.kose@ihu.edu.tr

22 Aralık 2018

Lisans

Boğaziçi Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler,

Yüksek Lisans -Sabancı Üniversitesi, Uyuşmazlık Analizleri ve Çözümleri, 2002

Doktora -George Mason University, School of Conflict Analysis and Resolution, 2010

Araştırma Alanları

Çatışma Analizleri ve Çözümleri, Barış Çalışmaları, Türkiye'de Kimlik Sorunları, Türk Dış Politikası, Etnik Çatışmalar Doç. Dr. Talha Köse, İbn Haldun Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı. Doktorasını George Mason University School for Conflict Analysis and Resolution’da tamamladı (2010). Lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden aldı (2000). Sabancı Üniversitesi Uyuşmazlık Analizleri ve Çözümleri programından yılında yüksek lisans derecesi aldı (2002). İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğretim üyeliği ve bölüm başkanlığı yaptı (2010-2016). George Mason University (ABD) ve Maastricht University (Hollanda)’de misafir öğretim üyesi olarak dersler verdi.

 

Trump yönetiminin Türkiye'yi tekrar kendi yanında Ortadoğu denklemine dahil etmesi kolay ulaşılabilecek bir hedef değildir. Türkiye'yi de hedef alan İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan'dan oluşan ittifak başta Yemen'de olmak üzere Irak ve Lübnan'da başarısız olmuştur.

 

 

 

Trump beklenmedik şekilde ABD’nin DEAŞ ile mücadelesinde zafer kazandığı ve askeri varlığının kısa süre içerisinde Suriye’yi terk edeceği açıklamasını yaptı. Bu açıklama başta Washington’da Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon olmak üzere dış politika ve güvenlik konuları ile ilgili çalışan kurumlarda şok etkisi yarattı. Bu kararın Savunma Bakanı James Mattis ve sahadaki askeri yetkililerle istişare edilmeden alındığı iddiası ABD basınında tartışma konusu oldu. PKK/PYD ve destekçileri ise Trump’ın kararından dolayı derin bir hayal kırıklığına uğradılar. PYD/YPG’nin ABD askeri varlığı olmaksızın Suriye’nin kuzeyinde var olması ve uzun vadeli etki alanı oluşturması oldukça güç. Bu nedenle ABD’nin çekilme kararından en olumsuz etkilenecek olan aktör PYD/YPG olacaktır.

 

Trump’ın açıklaması Suriye’de Fırat’ın doğusuna yönelik askeri operasyon hazırlığı içindeki Türkiye’de son derece olumlu karşılandı. Açıklamanın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından gelmesi iki lider arasında bir anlaşmaya varıldığı yorumlarına yol açtı. Aynı günün sabahı ABD Kongresinin Türkiye’ye Patriot füze sisteminin satışını onaylaması Türkiye ile ABD arasında daha kapsamlı bir mutabakata varıldığı izleniminin oluşmasına neden oldu.

Türkiye ve ABD’nin Suriye’de askeri olarak karşı karşıya gelmeleri iki NATO müttefiki arasında tamir edilmesi güç bir krizi ortaya çıkarabilirdi. Böylesi bir kriz ABD Başkanı’nın kararı ile engellenmiş oldu. Eş zamanlı olarak gerçekleşen Türkiye’ye Patriot satışının onaylanması, Suriye’den asker çekme kararı ve ABD’de FETÖ mensuplarına yönelik soruşturma başlatılması gelişmeleri bir arada düşünüldüğünde Washington’ın Ankara’ya dair yaklaşımında kapsamlı bir değişiklik yaşandığı izlenimini vermekte.

 

İlişkilerde normalleşme başladı mı?

ABD’de başta Pentagon özellikle de Merkezi Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) 2003’teki 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’de onaylanmamasından bu yana Türkiye’ye karşı hasmane bir tavır sergilemekte. ABD Dışişleri Bakanlığı ve Neocon elitin hakim bulunduğu kesimler özellikle 2015’ten bu yana Türkiye’de AK Parti hükümetine karşı düşmanca adımlar atmakta.

Türkiye’ye yönelik olarak alınan bu kararlar hayata geçirilebilirse iki ülke arasında güven inşasına çok ciddi katkı sağlayacaktır. İkili ilişkilerde yaşanmakta olan türbülans hızla normalleşme sürecine girecektir. Bu normalleşme Türkiye’nin

 ABD’ye yönelik olarak duyduğu kaygıları azaltırken Amerikan tarafında Türkiye ile bölgesel iş birliğinin yeniden önünü açacaktır.

 

Washington’da Ankara’yı baskı ve tehditlerle köşeye sıkıştırarak diz çöktürtmeyi savunan Türkiye düşmanı bürokrat ve danışmanlar Trump yönetiminin tavrından en fazla rahatsızlık duyan kesim oldu. Trump yönetiminin Türkiye’yi tekrar kendi yanında Ortadoğu denklemine dahil etmesi kolay ulaşılabilecek bir hedef değildir. Türkiye’yi de hedef alan İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’dan oluşan ittifak başta Yemen’de olmak üzere Irak ve Lübnan’da başarısız olmuştur. Kaşıkçı cinayetiyle ortaya çıkan son fiyasko bu ittifakı ABD’nin bölgesel çıkarlarını korumak açısından güvenilir bir seçenek olmadığını daha net bir şekilde ortaya koymuştur.

 

Bütün bu gelişmeler bir arada okunduğunda ABD’nin Suriye’den çekilme kararının Türkiye açısından diplomatik bir zafer olduğu sonucuna varılabilir. Daha da önemlisi Washington’da Türkiye’de rejim değişikliğini ve Ankara’yı köşeye sıkıştırarak zorlamayı savunan kesimin başarısız olduğu tescillenmiştir. Türkiye-ABD ilişkilerinin tekrar müttefiklik ekseninde uyumlu bir şekle girmesi için atılması gereken çok adım var. Belki de bu ilişki türüne geçiş sağlanamayacak ancak ABD ile yaşanabilecek yapısal kırılmanın önüne geçilmiş oldu.