Pdf

Metafiziğin Tarihsel Evrimi.pdf
Bir Problemin alanı Metafizik.pdf
Aristoteles - Metafizik.pdf
Metafiziğin Düşleriyle açıklanması Kant.pdf
Kant Felsefesi.pdf
Kant Sonrası.Web.pdf
Gl - Kant.pdf

 

Video

Tanrının tarihi belgeseli
Parapsikoloji nedir? Aklın ötesinde ne var

 

 

14 Kas 2017 tarihinde yayınlandı

CNN Türk'te Deniz Bayramoğlu'nun hazırlayıp sunduğu Gündem Özel programının konuğu olan Üsküdar Üniversitesi Nöropazarlama Anabilim Dalı Başkanı ve İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan ve Üsküdar Üniversitesi NP İSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı; Parapsikoloji nedir? Aklın ötesinde ne var? sorularını cevaplamaya çalıştı, parapsikolojik olayları bilimsel açıdan ele aldı.

Zihin rüya ve düşünce dair merak edilenler

5 Nis 2018 tarihinde yayınlandı

ABONE OL 242 B

Bilim, zihnin sınırlarına ne kadar hakim? Zihin hakkında ne biliyoruz, neyi araştırıyoruz? Zihin kontrolü mümkün mü? Düşünce gücüyle yapılabileceklerin sınırı nedir? Bilinçaltı sandığımızdan daha mı zeki? Olağanüstü güçleri var mı? Neden rüya görürüz? Rüyalar bilinçaltına açılan kapılar mıdır? Deniz Bayramoğlu 'Gündem Özel'de sordu, Sinirbilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan, Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Zerrin Pelin, Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Acıbadem Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Emre Dorman ve Felsefe Tarihçisi Doç. Dr. Hasan Aydın yanıtladı.

Dr. Canan ve Doç. Dr Tarlacaşle Bilinç Beyin Parapsikoloji Nedir
Bilinçaltının gizemli dünyası

 

Yayın Tarihi: 01.08.2019

 

Dizi
Bölüm  I

 

Metafizik Hakkında Her Şey

 

Akademi Portal

 

Akademi Portal

https://www.akademiportal.com

Akademi Portal Com Bir NatroNet Global Kuruluşudur. Akademi Portal sadece bilgi

 paylaşım amaçlı yayınlar paylaşmaktadır. Akademi Portal kâr amacı gütmez

 

Derleyen ve Yazan : Burhan Zihni SANUS

 

Akademi Portal - 5 Kasım 2018

Metafiziğin Konusu ve Alanları

 

Metafiziğin konu alanları üç tanedir: Ontoloji, teoloji kozmoloji ve arkeoloji.

 

Söz konusu dört bileşik sözcüğün de kökeninde Yunanca sözcükler bulunur. Hepsinde ortak olan “logos” bilim, rasyonel açıklama anlamına gelir.

Ontolojideki “to on” var olan, teolojideki “theos” Tanrı, kozmolojideki “kosmos” evren ve arkeolojideki “arkhe” bilgi bakımından ilk olan demektir.

Metafiziğin konusu, bir bütün olarak varlık olup o varlığı varlık olmak bakımından ele alan felsefe dalını ifade eder.

 

Buna göre, diğer bilimlerin varlığı belli açılardan inceledikleri yerde, metafizik varlığı olabilecek en genel özellikleriyle ele alır ve öncelikle var olmanın, bir varlık olmanın ne anlama geldiğini soruşturur. Metafizik, Aristoteles tarafından üç ana dala ayrılmıştır. Bunlardan birincisi, esas itibarıyla “var olana ilişkin rasyonel ve kavramsal bir araştırma” olarak tanımlanmış olan ontolojidir. O, sadece “varlığın ne olduğu” sorusuna değil, “özde ne türden ayrı şeylerin var olduğu” sorusuna da yanıt getirmeye çalışır. Burada metafiziksel araştırma çoğu zaman “var olmak için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan varlık” olarak tanımlanan töz kavramı üzerinden yürütülür. Metafiziğin Platon’dan türeyen ikinci ve onu “nihai gerçekliğin veya gerçekten var olanın bilimi” olarak gösteren tanımı, aynı kapsam

içinde metafiziği ya da onun asli bölmesini oluşturan ontolojiyi görünüşlerin ötesindeki kalıcı gerçekliğin bilimi olarak ortaya koyar. Ontoloji olarak metafizik, şu halde varlık ile varoluşa ve değişmenin doğasına ilişkin araştırmalardan meydana gelir.

Tıpkı felsefe gibi, metafiziğin kendisi de ikinci düzey bir soruşturmadan meydana gelir. O, bilimlerin varsaydığı, ama açıklama getiremediği ilkeler üzerinde yoğunlaşır.

Metafiziğin ikinci bölümü, yine Aristoteles’in bölme ya da sınıflamasına göre, teolojik kozmolojik araştırmalardan oluşur. Burada metafizik, evrenin kaynağına, ilk nedenine, nihai bileşenlerine, evrende bir amaçlılığın olup olmadığına dair araştırmalarla meşgul olur. Onun üçüncü bölümü, bütün araştırmaların temelinde bulunan ilkelere ilişkin bir inceleme ve soruşturmadan meydana gelir. Nitekim Aristoteles’ten sonra da metafizik pek çok filozof tarafından “ilk ilkelere ya da nihai ve çürütülemez hakikatlere ilişkin araştırma” olarak tanımlanmıştır. Buna göre bilimler de dâhil olmak üzere, bütün disiplinlerin birtakım kabullerde bulundukları, bir şeyleri tartışmadan kabul ettikleri yerde, hiçbir şeyi sorgulamadan bırakmayan metafizik bütün disiplinlere ilk ilkelerini temin eder. Özdeşlik, çelişmezlik ilkesi

benzeri ilk ilkeler veya nedensellik ilkesi türünden temel ilkeler karşısında tümüyle eleştirel bir tavra sahip olan metafiziğin insana bir ilk ilkeler öğretisi sağladığı, söz konusu öğretinin de her şeye ilişkin olarak tutarlı bir açıklama geliştirme imkânı veren bir kavramlar öbeği temin ettiği söylenebilir.

 

 

 

Metafizik: Varlık Sorusu

Yazar: Akademi Portal - 5 Kasım 2018

Gerek Kant’ın tutumu, gerekse bir bütün olarak varlık konusunun insan için taşıdığı büyük önem, insanı Hume ve Comte benzeri filozoflarda gördüğümüz metafizik karşıtlığının çok yaygın bir yaklaşımı temsil etmediğini düşünmeye yöneltir. Gerçekten de “varlık” sözcüğü, hayatımız boyunca en sık kullandığımız sözcüktür. Bir an için “var olmak” veya “varlık” üzerinde durmaya başladığımızı varsayalım. Bunu yaptığımızda, yani “varlık” veya “varlığımız” üzerinde durup düşünmeye başladığımızda, “varlık” sözcüğünün ne kadar gizemli olduğunun az çok farkına varmaya başlarız. Buna göre, “Ben varım”, “Dünya var” ve “Dünyadaki her şey var.”

Bu tümcelerden her biri son derece temel, fakat bir o kadar da kolayca unutulan bir tümce olarak karşımıza çıkar. Bu olguya Batı felsefesinde ilk dikkat çeken kişi meşhur Alman düşünürü Martin Heidegger olmuştur. Çünkü o,biz insanların “var olanların varlık”larına şaşırıp hayret etmediğimizi, varlık olgusunu göz ardı ettiğimizi söylemekteydi. Aslında Heidegger pek de haksız değildi çünkü büyük bir çoğunluğumuz, düşünmekten ziyade yaşamakla ilgiliyiz.

 

Gündelik hayatımızın akışı içinde, istek ve çıkarlarımızın baskısı altında, “varlık bilmecesi” çoğunlukla aklımızın ucundan bile geçmez. “Neden hiçbir şey yok değil de bir şeyler var?” sorusuyla varlığın anlamının ne olduğu sorusuna bir yanıt bulmaya çalışmak, insan hayatının en temel ve kalıcı problemlerinden birini meydana getirir. Varlığın anlaşılması, var olmanın ne anlama geldiğinin belirlenmesi, Varlığın anlamının ortaya konması, hiç de kolay bir şey değildir. Bu durumun felsefi

anlamda farkına varan filozoflardan biri Heidegger ise diğeri de Sartre olmuştur. O, Bulantı adlı eserinde varlığın anlaşılmazlığını şu sözlerle ifade eder: “şu bahçe, şu şehir ve benim kendim, her şey veridir. Bunun farkına vardığında insana bulantı gelir ve her şey havada uçmaya başlar.” Bununla birlikte, varlık üzerinde düşünmenin, varlığın gizemini hissetmenin, başka her şey bir yana varoluşumuzu anlamlandırmak ve temellendirmek açısından büyük bir önem taşıdığı açıktır.

                                                                                                                                                                                 

Metafizik Nedir: felsefenin belirli bir bölümüdür

Yazar: Akademi Portal - 5 Kasım 2018

Metafizik Nedir?

 

Metafizik, felsefenin belirli bir bölümüdür. Bu bölümde, “Varlık nedir?”, “Bir dış dünya var mıdır?”, “Beden ile ruh arasındaki ilişkiler nelerdir?”, “Tanrı var mıdır?”, “Ruh ölümlü müdür, ölümsüz müdür?“ gibi sorulara cevaplar aranır. Ayrıca, bilginin nereden geldiği, neleri bilebileceğimiz de araştırılır. Ama metafizikteki asıl araştırma konuları, evren, tanrı ve ruhtur.

 

Filozoflar tarih boyunca, metafizik sözcüğüne farklı anlamlar verdiler; metafizikten yana oldular ya da onu eleştirdiler ve yerdiler. Metafizik sözcüğü, ilk olarak İsa’dan önce birinci yüzyılda, Rodoslu Andronikos tarafından ortaya atıldı. Andronikos, büyük Yunan filozofu Aristoteles’in yazılarını bir araya getirdiği zaman, fiziğe İlişkin bölümden sonraki yazılara, “metafizik”, yani fizikötesi adını verdi. Aristoteles’in bu yapıtında incelediği konular daha sonra, metafiziğin konuları olarak kabul edildi. Metafizik konular deyince, duyularımızı ve algılarımızı aşan konular, anlaşıldı. Aristoteles, bu yapıtında incelenen konulara “ilk felsefe” diyordu.

 İlk felsefe, yani metafizik, “varlığı, varlık olarak inceliyor; genel olarak var olmanın koşullarını, kaç çeşit neden den söz edilebileceğini, var olanların en üst katında

 bulunan yetkin varlığı yani Tanrıyı ele alıyor ve açıklıyordu. Ortaçağın sonuna kadar, felsefenin temel bölümünü metafizik oluşturdu.

Bilimlerin ilerlemesiyle, felsefe İçinde de, metafiziğe karşı olumsuz ve eleştirici bir tavır ortaya çıktı. Duyularımızı ve algılarımızı aşan konuları inceleyen metafiziğin, sağlam bilgiler veremeyeceği ileri sürüldü.Her şeyden önce, bilgilerimizin kaynağının, ortaya çıkabilme koşullarının, değerinin (geçerliğinin)

araştırılması gerektiği ileri sürüldü.Böylece, daha önceki sorularda da açıkladığımız gibi, felsefede, metafiziğe oranla “bilgi kuramı” ağır bastı. Giderek, felsefe eleştirici bir tutum benimsedi ve ilkçağda felsefe (philosophia) sözcüğünün taşıdığı ilk anlama, yani doğruyu arama, hazır çözüm ve açıklamalarla yetinmeme tutumuna, yeniden ama başka bir düzeyde, bir kere daha dönüldü. İlerde felsefe tarihini kısaca gözden geçirirken, çeşitli filozofların, hem metafizik alanında, hem felsefenin öteki dallarında, hem de metafizik düşüncenin eleştirilmesi konusunda getirdikleri çözümleri topluca göreceğiz.

 

 

 

 

 

 

 

METAFİZİK

Var olması bakımından varlığı konu edinen, fizik ötesi sebepler ve bilginin ilkelerini araştıran felsefe disiplini.

 

Müellif:

kutluerİlahiyat Fakültesi

Prof. Dr. İlhan Kutluer

1957 yılı Biga / Çanakkale doğumlu. 1974’te Biga İmam-Hatip Okulu’ndan, 1980’de İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Bir süre serbest mütercim ve yayın editörü olarak çalıştı. Fakültemizdeki görevine 1985 yılında araştırma görevlisi olarak başladı. 1990 yılında M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslâm Felsefesi Tarihinde Ahlâk İlminin Teşekkülü adlı doktora tezini tamamladı. 1996’da doçent, 2004’te profesör oldu. İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürüten Kutluer’in başlıca eserleri şunlardır: Akıl ve İtikad: Kelam-Felsefe İlişkileri Üzerine Araştırmalar, İslam’ın Klasik Çağında Felsefe Tasavvuru, İlim ve Hikmetin Aydınlığında, İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık, Yitirilmiş Hikmeti Ararken.

 

 

Terimin bir felsefe disiplininin adı oluşunda, bu disiplinin konusu, problemleri ve terminolojisinin bir bütünlük içinde belirlenmesinde Aristo’nun Metafizika adlı eseri yönlendirici bir rol oynamıştır. Rodoslu Andronikos, Aristo’nun bu eserine “Fizika’dan sonra gelen” anlamında Meta ta Physika adını vermiş, zaman içinde bu isim fizik ötesi varlık ve bilgi alanını ifade eden bir terime dönüşmüştür. Aristo bu eserinde araştırma alanını ilk felsefe (prote philosophia), teoloji (theologia, theologike) ve bazan da hikmet (sophia) olarak adlandırmaktaydı (Metaphysics, 980a-983a, 1026a; krş. Peters, s. 156, 193). Ancak filozofun metafiziği bir teoloji olmanın ötesinde var olması bakımından varlığı konu edinen bir ontoloji olarak ele aldığı bilinmektedir (Metaphysics, 1003a, krş. Peters, s. 141). Terimin İslâm’ın

klasik çağından itibaren ifade ettiği anlam da Aristo ve Metafizika adlı kitabıyla ilgili olmuştur. Eser, tercüme faaliyetleri esnasında fizik ötesi kastedilerek baʿde’ṭ-ṭabîʿa adıyla Arapça’ya çevrilmiş ve terim metafizik disiplininin adı olarak da İslâm dünyasında kullanılmaya başlanmıştır. Ancak klasik çağın müslüman filozofları Aristo’nun yer verdiği ilk felsefe (felsefe-i ûlâ), teoloji (ilm-i ilâhî, ilâhiyyât), hikmet (el-hikme, el-hikmetü’l-mutlaka) tabirlerini de metafizik karşılığı olarak kullanmışlardır (bk. FELSEFE-i ÛLÂ; M BA‘DE’t-TABÎA).

 

Tarihî gelişimi bakımından metafiziğe özgü araştırmanın başlangıcı Parmenides’e kadar gitmektedir. Çünkü o, varlık felsefesini tabiat filozofu gibi empirik verilere değil mantığın ilkelerine ve kavramların analizine dayandırmıştır. Öğrencilerinden Zenon, gerçeği fizikçi yaklaşımıyla kavramanın mantıksal problemlerini dile getirerek onun metafiziğine eleştirel katkılarda bulunmuştur. Anaxagoras,Parmenides’in varlığın birliği tezine tamamen zıt bir görüşe ulaştığı ve yönteminde gözleme de yer verdiği halde onun kozmolojisi esas itibariyle Parmenides’inki gibi apriori nitelik arzeder. Leukippos ve Demokritos gibi filozofların atomculuğu ise fiziksel bir teori olarak değerlendirilir. Ünlü idealar teorisiyle neredeyse özdeş olan Eflâtun metafiziği, fizikçi yaklaşımdan vazgeçip tümellere yönelme ve onlardaki eşyaya dair hakikati tahkik etme yöntemine dayanmaktadır. Öğrencisi Aristo metafiziğin merkezine varlık ve birlik kavramlarını yerleştirmiştir. Disiplinin konusunu var olması bakımından varlık (to on he on) şeklinde belirleyen filozof (Metaphysics, 1003a; krş. Peters, s. 141) problemlerini de eserinin “Beta”

kitabında sistematik biçimde sıralamıştır (Metophysics, 994b-998a). Bu problemler arasında sebepleri kendi açılarından inceleyen diğer ilimlerle metafiziğin ilişkisi özel bir vurguya sahip görünmektedir. Onun tahlil ettiği bütün bir varlık zinciri içinde muharrik gök akılları ve “kendisi hareket etmeyen ilk hareket ettirici” (Tanrı) teolojik varlık alanını oluşturmaktadır. Ancak Tanrı, fizik evreni açıklama çabasının sonucu olarak Fizika’nın sekizinci kitabında da ele alındığı ve ispatlandığı için (Physics, 250b-259b; krş. Kaya, s. 140-142, 215-216) bu mesele sadece metafiziğin problemi değildir. Yeni Eflâtunculuğun öncü ismi olan Plotin, varlığı birlik kavramıyla neredeyse özdeşleştirerek her şey kendi birliğini “bir”den türettiği ve bu yüzden varlıkta bir hiyerarşi oluştuğu için onun metafiziği mistik ve çileci bir niteliğe sahiptir. Yeni Eflâtuncu metafizik daha sonra Ortaçağ felsefesine oldukça güçlü etkilerde bulunacaktır (The Encyclopedia of Philosophy, V, 289-293).

 

Metafizika’nın Arapça’ya tercüme edilmesi (Kaya, s. 231-233), müslümanları müstakil ve sistematik bir felsefe disiplini olarak metafizik ve onun terminolojisiyle tanıştırmıştır. İlk İslâm filozofu Kindî, Aristo’nun kullandığı terime uygun şekilde Fi’l-Felsefeti’l-ûlâ adını verdiği kitabında metafiziğin bu adı alışıyla temel

meselesinin ilk gerçek ve ilk sebep yani Tanrı oluşu arasında paralellik görmüştür (Resâʾil, I, 98, 101). Nitekim filozof teolojik metafiziğini “sebeplilik-gerçek sebep” ve “birlik-gerçek bir” kavramları üzerine inşa etmiştir. Ebû Bekir er-Râzî’nin Fârâbî, İbn Hazm, İbnü’l-Heysem gibi düşünürlerce eleştirilmiş olan

Kitâbü’l-ʿİlmi’l-ilâhî adındaki metafizik kitabı İslâm dünyasındaki en marjinal görüşleri kapsamaktadır (Resâʾil felsefiyye, s. 164-190). İhvân-ı Safâ ise metafiziğin araştırma alanını teoloji, akıl ve nefis gibi fizik ötesi varlıkların bilgisi, nebevî ve ahlâkî yönleriyle siyaset metafiziği olarak belirlemektedir

 (er-Resâʾil, I, 267, 272-273).

 

Fârâbî’ye göre metafiziğin araştırma alanı var olmaları bakımından varlıklar ve onlara ilişkin şeyler, matematik, mantık ve fizik gibi özel ilimlerde kullanılan kanıtların dayandığı ilkeler ve nihayet cisim olmayan, cisimde de bulunmayan varlıklar şeklinde üç kısımdan oluşmaktadır (İḥṣâʾü’l-ʿulûm, s. 120-123). Filozof, Aristo’nun Metafizika’yı yazma amacını dile getirdiği ve metafiziği teolojiden (ilm-i tevhîd) ibaret zannedenlere karşı açık bir uyarıda bulunduğu eserinde disiplinin tümel (küllî) niteliğini de vurgulamıştır (Ġarażu Arisṭoṭâlîs, s. 34-36). Fârâbî’den sonra yaşamış olan ve Kindî ekolünün literatürünü izlediği anlaşılan Hârizmî, terminolojiye dair ünlü kitabında Grekçe karşılığını “tâvlûcy┠(theologia) şeklinde verdiği metafiziğin maddeden ayrık varlıkları inceleyen en yüksek ilim olduğunu

 belirtmekte, müslüman kelâmcıların bazı metafizik terimleri kullandığının farkına varmakla birlikte teoloji ve kelâmı birbirinden ayrı mütalaa etmektedir (Mefâtîu’l-ʿulûm, s. 43-44, 153-157). İbn Sînâ’nın henüz genç yaşlarında iken Metafizika’yı okuduğu, fakat ne maksatla yazıldığını ancak Fârâbî’nin Ġarażu

Arisṭoṭâlîs adlı eserini inceledikten sonra kavradığı bilinmektedir. Gutas, “ilm-i ilâhî” adıyla anılan metafiziğin İbn Sînâ’da Fârâbî’nin zikrettiği “ilm-i tevhîd” (kelâm ilmi) çağrışımı yapmasının ve eserde Tanrı hakkında pek az şey bulmasının bu tecrübeyi yaşamasında etkili olduğu düşüncesindedir

(Avicenna, s. 238-254).

 

İbn Sînâ, eş-Şifâʾ adlı felsefî külliyatının son kitabı olan el-İlâhiyyât’a yazdığı girişte metafizik hakkındaki yanlış kanaatleri gidermek amacıyla disiplinin konusu ve problemlerini geniş biçimde ele almaktadır. Bu yanlış kanaatlerin başında Tanrı’yı metafiziğin konusu sanmak gelmektedir. Bu karışıklığa bir ilmin konusuyla (mevzû) araştırma problemleri (metâlib) arasındaki farkın bilinmemesi yol açmaktadır. Bir ilmin konusu araştırmaya ve ispata ihtiyaç duymaksızın kabul edilmiş gerçeklik olduğuna, Tanrı’nın varlığını ispat etmek gerektiğine ve bu ispat da yalnızca metafizikte yapılabileceğine göre Tanrı metafizikçinin konusu değil ispat yoluyla bilmek istediği varlık olmaktadır. Fizik kitaplarında Tanrı’dan bahsedilmesi Tanrı’nın fiziğin konusu ya da problemi olduğunu göstermez, fizikçinin metafiziğe fazladan bir atıf yaptığı anlamına gelir. İbn Sînâ, benzeri bir yaklaşımla fizik ötesi sebeplerin de metafiziğin konusu olamayacağını ortaya koyar. Ancak bu metafizikçinin varlığın sebep-sebepli şeklindeki durumunu bir problem olarak araştırıp ispat etmeyeceği anlamına gelmez. Aynı şekilde tümel-tikel, birçok,

 mümkin-zorunlu, güç-fiil gibi varlığa katılan genel nitelikler de metafiziğin problem alanı içindedir. Özel ilimler (el-ulûmü’l-cüz’iyye) bu kavramlara kendi açıklamalarında başvurur, ancak onları kendileri için konu ve problem edinmez. Varlığa katılan bu genel nitelikler de metafiziğin problemleridir. Asıl önemlisi, var olan şeylerin bir kısmını sınırlı açıdan ele alan özel ilimlerin genel bir varlık analizini konu edinmemesidir. İşte var olması bakımından varlığı temel konu olarak öngören ilim, cedel ve safsata gibi öteki tümel sanatlardan tamamen ayrı düşünülmesi gereken metafiziktir. Varlık zihnin en genel kavramıdır ve metafizikçi bedîhî olarak kabul ettiği varlığın gerçekliğini ayrıca araştırıp ispatlamaya girişmez. Mutlak anlamıyla varlık metafiziğin temel konusu olunca geriye bu varlığın analizi

 eşliğinde araştırılacak veya ispatlanacak fizik ötesi sebepler, ilk sebep (Tanrı), varlığa katılan genel ontolojik kavramlar ve özel ilimlere ait metafizikle ilgili kavram ve ilkelerin araştırılması kalmaktadır (eş-Şifâʾ el-İlâhiyyât [1], s. 3-28).

 

Aristo metinlerini ruhuna sadık biçimde yorumlama konusunda belirgin bir hedefi bulunduğu bilinen İbn Rüşd, üstadının Metafizika’sına yazdığı küçük ve büyük şerhte metafiziği bir disiplin olarak tanıtan açıklamalar yapmıştır. Küçük şerhinde filozof metafiziğin özel ilimlerle, bilhassa fizikle ilişkisini ele alırken İbn Sînâ’yı da eleştirir. Filozofa göre ayrık ilkelerin varlığından söz etmek, İbn Sînâ’nın sandığının aksine fizikçi için üzerine vazife olmayan bir çaba olmayıp, zorunludur. Çünkü kurucusu Aristo’nun da belirttiği gibi metafizik, hareket ettiricilerin sayısını astronomiden nasıl alıyorsa ilk ilkenin hareket ettirici olmak bakımından varlığını da fizikten zorunlu olarak alır ve O’nun hareket ettiricilik yönünü araştırmaksızın konu edinir (Risâletü Baʿde’ṭ-ṭabîʿa, s. 30-33). İbn Rüşd’e göre İbn Sînâ’nın fizik dahil bütün özel ilimlerin konularına ait ilkelerin metafizikte araştırıldığı hakkındaki görüşü yanlıştır ve esasen bu anlayış İskender Afrodisî’ye ait bir yorumun müphemliğinden kaynaklanmaktadır. Fizikçinin işi hareketli cevherin maddî ve muharrik sebeplerini araştırmak iken sûrî ve gāî ilkelerini araştırmak metafizikçiye

düşmektedir. Esas itibariyle muharrik, sûrî ve gāî terimleri farklı sebepleri ifade etmeyip bu ilkelere yönelen bakış açılarının farklılığını ortaya koyar. Aynı ayrık ilkelere fizikçi muharrik olması bakımından, metafizikçi de sûrî ve gāî sebep olması yönünden yaklaşır. Dolayısıyla metafizikçi, ilk ilkenin -kendisi hareket etmeyen- ilk muharrik olduğuna dair açıklamayı fizikçiden almak durumundadır ve bunda felsefenin burhan yöntemi bakımından bir yanlışlık yoktur. Yanlışlık İbn Sînâ’nın bu bakış açısı farkını kavrayamamasında yatmaktadır (Tefsîru Baʿde’ṭ-ṭabîʿa, III, 1423-1426, 1433-1436).

 

Metafizik disiplini kelâm bilginleri için de felsefeyle kurdukları ilişkinin tarzıyla yön kazanan bir çabanın konusu olmuştur. Meselâ İbn Hazm, Kindî’nin Fi’l-Felsefeti’l-ûlâ’sına yönelttiği eleştirisini Tanrı’ya sebep denip denmeyeceği gibi bir meseleye dayandırmıştır (Kutluer, Sakarya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 3 [2001], s. 23-40). Ancak İslâm filozoflarının metafizik anlayışına kökten bir eleştiri Gazzâlî’den gelecektir. Düşünüre göre filozoflar sırf akla dayalı olarak geliştirdikleri metafizik sistemlerinde mantıkta öngördükleri kesinlik şartlarına uymamışlardır. Aralarındaki ihtilâflar ve sistemlerinin ihtiva ettiği tutarsızlık bunun açık bir göstergesidir. Sonuçta onların zan ve tahminden ibaret olan belirli metafizik görüşleri dine temelden aykırıdır. Metafizik meseleleri kavramak için matematik bilmeyi ön şart olarak ileri sürmeleri bir aldatmacadır. Mantık bilme şartı ise zaten kelâm ilmi geleneğinde yerine getirilmektedir.

Esasen metafizik meselelerde insan aklına dayalı kesin bilgiye ulaşmak mümkün değildir (Tehâfüt, s. 40-45, 138). Bu durumda küllî bir din ilmi olan ve yine var olanı konu edinen kelâm aklî bir ilim olarak metafiziğin yerini alacaktır (el-Müstaṣfâ, I, 4-5). Onun izleyicisi Fahreddin er-Râzî, metafiziği kelâm ilmi bünyesinde sistematik bir disiplin olarak kurmak amacıyla yoğun gayretler sarfetmiştir. Râzî, fizik ve metafiziğe dair meseleleri bir arada ele almak amacıyla yazdığı el-Mebâis̱ü’l-meşriıyye adlı eserinde (II, 557) genel ontolojik kavramların analizinden başlayarak cevher-araz meselesini incelemiş, daha sonra da teolojiye yönelmiştir. Onun “teoloji problemleri” anlamında el-Meâlibü’l-ʿâliye mine’l-ʿilmi’l-ilâhî adını verdiği hacimli eserinin konusu da “Allah Teâlâ’nın zâtı ve sıfatları” şeklinde belirlenmiştir (el-Meâlib, I, 37). Bu eserlerin İbn Sînâ metafiziğiyle olan derin münasebeti Râzî’nin metafiziği Sünnî kelâm geleneğinin temel fikirlerine sadık kalarak, fakat yine İbn Sînâ standardında yeniden kurma amacını yansıtmaktadır. Bu yönüyle Râzî, Gazzâlî’nin kelâm anlayışını belli bir düzeye getirmiş,

kendisinden sonra gelen Adudüddin el-Îcî ve onun büyük şârihi Seyyid Şerîf el-Cürcânî’ye de yol açmıştır. Nitekim Cürcânî’nin Şerḥu’l-Mevâıf’ı incelendiğinde bir yüksek ilim olarak kelâma tahsis edilen kitabın yazım planı itibariyle el-Mebâis̱ ile belirgin paralellikler taşıdığı görülmektedir. Cürcânî’ye göre bu ilmin konusu, felsefî metafizik (ilm-i ilâhî) gibi mutlak varlık veya var olması bakımından varlık olarak belirlenecekse bu durumda kelâm ilminin İslâmî ilkelere, metafiziğin ise felsefî aklın ilkelerine dayandığı özellikle vurgulanmalıdır (Şerḥu’l-Mevâıf, s. 13, 15; benzeri bir vurgu için krş. Taşköprizâde, I, 68-69). İbn Haldûn, mutlak varlığı konu edinen metafiziğin İslâm dünyasındaki gelişimini aktarırken müteahhirîn kelâmının gerek konusu gerekse problemleri itibariyle metafizikle nasıl aynı disiplin haline geldiğini ve Râzî’nin el-Mebâis̱ü’l-meşriıyye’siyle pekiştirilen süreçte kelâm eserlerinin yukarıda belirtilen plana göre nasıl tertip edildiğini açık biçimde vurgulamaktadır (Muḳaddime, III, 1146).

 

Kindî’den İbn Rüşd’e metafiziği Aristocu yaklaşımın aklî yöntemleriyle inşa etmek isteyen filozofların yanı sıra İbn Sînâ’nın “Doğu hikmeti” (el-hikmetü’l-meşrikıyye) kavramından açıkça İşrâkī bir anlam çıkaran ve dolayısıyla metafizik bilgiyi mistik tecrübeyle irtibatlandıran İbn Tufeyl, İbn Seb‘în ve Şehâbeddin es-Sühreverdî gibi filozoflar da mevcuttur. Bunlardan Sühreverdî son kadîm temsilcisinin Eflâtun olduğuna inandığı bir geleneği izleyerek “Meşşâî” dediği bilgi ve varlık anlayışını mistik aydınlanmaya dayalı metafiziğiyle (hikmetü’l-işrâk) aşmak istemiştir. Kendisi felsefede nazarî araştırmanın belli bir anlam ve değeri bulunduğunu kabul etmekle birlikte mistik tecrübeye dayalı hikmet yöntemini metafizik bilgiye ulaşmanın gerçek imkânı olarak görmüş ve nur kavramını esas alan bir ontoloji kurmuştur (Kutluer, İslâm’ın Klasik Çağında Felsefe Tasavvuru, s. 66-67, 80-81, 83-85, 91 vd.). Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin, tasavvuf düşüncesine yeni bir boyut kazandıran varlığın birliği (vahdet-i vücûd) öğretisi de esas itibariyle bir metafiziktir. “İlâhiyyât” ve “ilm-i ilâhî” terimleriyle ilâhî varlık düzeylerini veya ona ait bilgiyi kasteden İbnü’l-Arabî (Chittick, s. 399), bu bilgiye sırf nazarî ve fikrî bilgiyle değil zevk ve keşif yoluyla ulaşılabileceğini savunmaktadır. Düşünüre göre Eflâtun el-ilâhî gibi felsefe tarihinde nâdir rastlanan örnekler istisna edilecek olursa tasavvufî zevk ve keşif yoluna sırtını dönmüş filozofların sırf akla dayalı

yöntemle ilâhiyyât alanında kesin bilgiye ulaştıkları iddia edilemez. Ancak bu değerlendirme, felsefe teriminin haksız biçimde kötü şöhret kazanmasıyla değil müslüman kelâmcıların da dahil olduğu bütün nazarî yöntem yanlılarının metafizik meselelerde isabetten çok hata etmeleriyle ilgilidir (el-Fütûâtü’l-Mekkiyye, II, 523). Onun talebesi olan Türk düşünürü Sadreddin Konevî ise tasavvuf metafiziğini konusu, ilkeleri ve problemleri sistematik biçimde belirlenmiş bir ilm-i ilâhî olarak kurma teşebbüsüyle dikkat çekmektedir (Tasavvuf Metafiziği, s. 7-12).

 

Modern felsefenin kurucusu sayılan Descartes modern anlamdaki metafiziği de başlatan filozoftur. Felsefeyi kökleri metafizik, gövdesi fizik, dalları da öteki ilimler olan bir ağaca benzeten Descartes’a göre (Felsefenin İlkeleri, s. 17) hiçbir metafizik iddia matematik önermeler kadar açık ve seçik, doğruluğu geometrinin postülaları kadar şüphe götürmez yahut onun teoremleri gibi ispatlanabilir olmadıkça kabul edilemez. Metafiziği de içine alan bu yeni kesinlik ve ilmîlik kriteri, Spinoza’nın geometriye dayandırılmış metafiziği ve Leibnitz’in monadolojisinde görüldüğü gibi Kant’a kadar birçok filozofça izlenecektir. Kant’ın metafizikle ilgili ele aldığı temel mesele bu disiplinin ilmî olup olamayacağı, bunun da ötesinde metafiziğin mümkün olup olmadığı, eğer mümkün değilse metafiziğe dair kadîm soruların ne anlam taşıdığı olmuştur. Kant’a göre metafizikçilerin kullandığı zaman, mekân, sebeplilik, ruh ve Tanrı gibi kavramlar aklî yapımıza ait apriori formlardan ibaret olduğu için onların dış dünyadaki gerçekliğiyle ilgili tezler asla kanıtlanamaz. Teorik akıl için metafiziği imkânsız gören Kant’a karşılık Hegel varlık ve mantığın ilkelerini özdeşleştirmiş ve metafiziğe kurumsal bir alan açmıştır (Weber, s. 95-98, 196-237, 278-302, 317-341; The Encyclopedia of Philosophy, V, 294-300). Martin Heidegger, Descartes’ın metafiziği felsefe ağacının kökleri sayan benzetmesinden hareketle, “Felsefe ağacının kökleri hangi toprakta tutunur?” sorusunu sormuş, böylece metafiziğin ne olduğunu

ortaya koymayı ve ilkelerin ilmi kabul edilen metafiziğin hangi temel üzerinde durduğuna açıklık getirmeyi amaçlamıştır. Eflâtun’dan beri metafizik, Heidegger’e göre “var olanı var olan olarak” konu edinmek suretiyle var olanla varlık arasındaki bağı koparıp atmıştır. Dolayısıyla gerçek felsefî düşünme metafiziğin temeline geri dönerek yola koyulmalı ve onu aşmalıdır. Filozof Sein und Zeit adlı eserinin böyle bir yolculuğa çıkışı ifade ettiğini ve bu eserde yapılan işin temel ontoloji olduğunu belirtmektedir (Metafizik Nedir?, s. 7-21). Mantıkçı pozitivistlerin, metafizik önermeleri bilimin sınanabilirlik kriteri dışında görerek anlamsız saymaları, Karl R. Popper’in bu ekole yönelttiği itirazlar (Magee, s. 44-45) bilim ve metafizik ilişkileri hakkındaki tartışmalara yeni boyutlar getirirken Alfred North Whitehead, Tanrı-âlem-insan ilişkilerini süreç felsefesine dayandırmış, onun fikirleri Charles Hartshorne gibi süreç filozoflarına, süreç metafiziğinin bilim ve teolojiyle ilişkisini yeniden ele alan Ian G. Barbour’a (özellikle bk. Religion and Science, s. 281-304) ve David Rey Griffin’de gözlendiği gibi postmodern teoloji anlayışlarına ilham

kaynağı olmuştur. Ezelî hikmet ya da gelenek olarak adlandırılan özellikle Abdülvâhid Yahyâ (René Guénon) ve Îsâ Nûreddin (Frithjof Schuon) gibi müslüman Batılı düşünürlerin kaleminde çağdaş ifadesine bürünen bâtınî (tasavvufî) metafiziğin Batılı entelektüel çevrelerde oldukça yankı uyandırdığı bilinmektedir. Bu ekole bağlı müelliflerden Huston Smith’in geleneksel metafizik, modern bilim ve postmodern teoloji hakkında Griffin ile girdiği tartışma, farklı tasavvurlar için bir diyalog imkânı bulunduğunu haber vermektedir. Ancak metafiziğe modern bilim açısından yaklaşan bazı görüşler bu disiplinin araştırdığı cevher, gerçeklik, bir bütün olarak evrenin varlığı, ilk ilkeler gibi meselelerin bilimsel araştırma alanına bir ölçüde indirgenebildiğini ve dolayısıyla metafizikçiye gerek kalmayacağını ima etmektedir (Walsh – Wilshire, s. 4-17). Eğer metafiziğe yönelik bu yaklaşım bütün bilme ve anlama imkânlarını özel bilimlerin epistemolojik sınırlarına çekmek ve bütün düzeyleriyle varlığın anlamını keşfe çıkacak insanın fiziğe indirgenmiş bir ontolojiyle yetinmesini istemek anlamına geliyorsa insanoğlunun metafiziğe olan vazgeçilmez ihtiyacını vurgulayan görüşler (Taylor, s. 7) tekrar güncellik kazanacak demektir.

 

BİBLİYOGRAFYA

Aristoteles (Aristo), Metaphysics, 980a-983a, 994b-998a, 1003a, 1026a, 1059a-1064b; a.e. (trc. W. D. Ross, The Works of Aristotle içinde), Chicago-London 1952,

II, 499-501, 513-516, 522, 548, 587-593; a.mlf., Physics, 250b-259b; a.e. (trc. R. P. Hardie – R. K. Gaye, The Works of Aristotle içinde), II, 334-346; Kindî, Resâʾil, I, 98, 101; Ebû Bekir er-Râzî, Resâʾil felsefiyye (nşr. P. Kraus), Kahire 1939,s. 164-190; İhvân-ı Safâ, er-Resâʾil, Beyrut 1376-77/1957, I,

 267, 272-273; Fârâbî, İḥṣâʾü’l-ʿulûm (nşr. Osman M. Emîn), Kahire 1968, s.120-123; a.mlf., Ġarażu Arisṭoṭâlîs fî Kitâbi Baʿde’ṭ-ṭabîʿa (nşr. Fr. Dieterici, es̱-S̱emerâtü’l-merżıyye fi’r-risâlâti’l-Fârâbiyye: Alfārābī’s Philosophiche Abhandlungen içinde), Leiden 1890, s. 34-36; Muhammed b.

 Ahmed el-Hârizmî, Mefâtîu’l-ʿulûm (nşr. İbrâhim el-Ebyârî), Beyrut 1409/1989, s. 43-44, 153-157; İbn Sînâ, eş-Şifâʾ el-İlâhiyyât (I), s. 3-28; Gazzâlî, Tehâfütü’l-felâsife (nşr. M. Bouyges), Beyrut 1990, s. 40-45, 138; a.mlf., el-Mustasfa: İslam Hukukunda Deliller ve Yorum Metodolojisi (trc. Yunus Apaydın),

 Kayseri 1994, I, 4-5; İbn Rüşd, Risâletü Baʿde’ṭ-ṭabîʿa (nşr. Cîrâr Cihâmî), Beyrut 1994, s. 30-33; a.mlf., Tefsîru Baʿde’ṭ-ṭabîʿa (nşr. M. Bouyges),

Beyrut 1990, III, 1423-1426, 1433-1436; Fahreddin er-Râzî, el-Mebâis̱ü’l-meşriıyye (nşr. Muhammed el-Mu‘tasım-Billâh el-Bağdâdî), Beyrut 1410/1990,

II, 557; a.mlf., el-Meâlibü’l-ʿâliye (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, I, 37; Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûâtü’l-Mekkiyye, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır),

II, 523; Sadreddin Konevî, Tasavvuf Metafiziği: MiftâhGaybi’l-cem ve’l-vücûd (trc. Ekrem Demirli), İstanbul 2002, s. 7-12; İbn Haldûn, Muḳaddime, III, 1082-1083,

 1145-1147; Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâıf, İstanbul 1239, s. 13, 15; Taşköprizâde, Miftâu’s-saʿâde, I, 68-69; R. Descartes, Felsefenin İlkeleri (trc. Mehmet Karasan),

İstanbul 1988, s. 17; A. Weber, Felsefe Tarihi (trc. H. Vehbi Eralp), İstanbul 1938, s. 95-98, 196-237, 278-302, 317-341; F. E. Peters, Greek Philosophical Terms,

 New York-London 1967, s. 141, 156, 193; B. Magee, Karl Popper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı (trc. Mete Tunçay), İstanbul 1982, s. 44-45; R. Taylor,

Metaphysics, Englewood Cliffs 1983, s. 4-7; Mahmut Kaya, İslâm Kaynakları Işığında Aristoteles ve Felsefesi, İstanbul 1983, s. 140-142, 203-233; D. Gutas,

Avicenna and the Aristotelian Tradition, Leiden 1988, s. 238-254; W. Chittick, The Sufi Path of Knowledge, Albany 1989, s. 399; M. Heidegger, Metafizik Nedir?

(trc. Yusuf Örnek), Ankara 1991, s. 7-21; I. G. Barbour, Religion and Science: Historical and Contemporary Issues, San Fransisco 1997, s. 281-304; İlhan Kutluer,

Akıl ve İtikad: Kelâm-Felsefe İlişkileri Üzerine Araştırmalar, İstanbul 1998, s. 213-242; a.mlf., İslâm’ın Klasik Çağında Felsefe Tasavvuru, İstanbul 2001, s. 66-67,

80-81, 83-85, 91 vd.; a.mlf., “Bir Reddiyenin Anatomisi: İbn Hazm’a Nisbet Edilen er-Redd ‘ale’l-Kindî el-Feylesûf Adlı Risâlenin Tahlili”, Sakarya Üniversitesi İlâhiyat

 Fakültesi Dergisi, sy. 3, Adapazarı 2001, s. 23-40; Mevlüt Albayrak, Tanrı ve Süreç, Isparta 2000, s. 62-110; W. H. Walsh – B. W. Wilshire, “Metafizik Nedir?”,

Metafiziğe Giriş (trc. Ahmet Cevizci), İstanbul 2001, s. 4-23, 72-101, 112-115; R. Hancock, “Metaphysics, History of”, The Encyclopedia of Philosophy

(ed. P. Edwards), New York-London 1972, V, 289-300.

Bu madde ilk olarak 2004 senesinde Ankara'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 29. cildinde, 399-402 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.