Pdf

Kuran'daki Furkan kavramı.pdf
Kuran'daki Din uydurulan Din.pdf
Kuran ve Hadislerde temsili örnekler.pdf

 

Video

Kuran'ın mucizeleri - Caner Taslaman
Kainattın Bilimsel Gerçekleri – Caner Taslaman
Kuran ve olağan üstelikleri – Caner Taslaman

 

Yayın Tarihi: 01.08.2019

 

      Yazan:

          Sinan Yılmaz

https://ehlisunnetinanci.com/sinan-yilmaz

İslam’ın iki temel kaynağı, Kuran ve Hadistir. Bazı kimseler, hadisleri kendilerine göre bazı bahaneler uydurarak yok sayıyor. Böylece sadece Kuran’ı kabul ettiklerini ileri sürerek Kuran’dan başka bir delil kabul etmiyorlar.Bu zihniyette olanlar, sadece hadisleri inkar etmekle kalmıyor, ayetleri de istedikleri gibi yorumlayarak ve bir kısım ayetleri de görmezden gelerek İslam’ın temel inanç ve esaslarına ilişiyorlar. Böylece müminlerin zihinlerini bulandırıp, sahih islam anlayışından uzaklaştırıyorlar.

İşte, bu sitede, hem bu fitneye engel olmak hem de bu fitnelerden etkilenen veya etkilenme ihtimali olanlara yardımcı olmak istedik.

Her konuyu işlerken mümkün olduğu kadar şu metoda uymaya çalıştık: Önce ilgili ayetlerden ve sahih hadislerden delilleri aktarmak ve kısaca izah etmek sonra, sahabe uygulamalarından ve müçtehit alimlerin açıklamalarından örnekler vermek.Daha sonra da ileri sürülen bahanelere cevaplar vermek.

 

 

 

 

 

 

 

  1-  Evrenin Genişlemesi

 

 

Astronomi biliminin henüz gelişmemiş olduğu bir dönemde, on dört asır önce indirilen Kur’an-ı Kerim’de evrenin genişlediğinden şöyle bahsedilir:,

 

“Biz göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticisiyiz.”(Zariyat Suresi: 47)

Bu ayette geçen “sema (gök)” kelimesi Kur’an’ın pek çok yerinde uzay ve evren anlamında kullanılır. Nitekim burada da bu anlamda kullanılmıştır ve evrenin genişleyici olduğu bildirilmiştir.

 

Türkçeye “Şüphesiz Biz genişleticiyiz olarak çevrilen Arapça “innâ lemûsiûn” ifadesindeki “mûsiûn” kelimesi, “genişletmek” anlamına gelen “evsea” fiilinden türemiştir. “Le” ön-eki de takip ettiği isim ya da sıfata vurgu ekleyerek “çok fazla” anlamı katmaktadır.

 Dolayısıyla bu ifade; “Biz göğü veya evreni çok fazla genişletiyoruz” anlamı taşımaktadır. Bilimin bugün varmış olduğu sonuç da Kur’an’da bize bildirilenle aynıdır.

 

20. yüzyılın başlarına dek bilim dünyasında hâkim olan tek görüş, “evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve sonsuzdan beri süregeldiği” şeklindeydi. Ancak, günümüz teknolojisi sayesinde gerçekleştirilen araştırma, gözlem ve hesaplamalar evrenin bir başlangıcı olduğunu ve sürekli olarak “genişlediğini” ortaya koydu.

 

Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre, 20. yüzyılın başlarında evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar.

Bu gerçek, 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı. Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfetti. Bu buluş astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden biri sayılmaktadır.

Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlar. Her şeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren ise, sürekli “genişleyen” bir evren anlamına gelmektedir. Evrenin genişlemekte olduğu, ilerleyen yıllardaki gözlemlerle de kesinlik kazandı.

Konuyu daha iyi anlamak için, evreni şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar.

Bu bilimsel gerçek, henüz hiçbir insan tarafından bilinmezken, Kur’an’da asırlar önce açıklanmış ve evrenin genişlemekte olduğu açıkça bildirilmiştir.

Bu ise Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu çok parlak bir şekilde göstermektedir. Zira 20. asırda ancak keşfedilebilen bilimsel bir gerçeğin, bundan 14 asır evvel bir beşer tarafından haber verilmesi ancak şu iki şeyden biri ile mümkündür:

1- Bir beşer bu bilimsel gerçeği tek başına keşfetmiştir:

2- Bu haber, evreni yaratan ve onu genişleten Allah’ın haberidir.

Birinci şıkkı kabul etmek mümkün değildir. Çünkü on dört asır önce, teleskopun isminin bile bilinmediği bir devirde, son derece gelişmiş dev teleskoplarla ancak keşfedilebilen bir hakikatin keşfi mümkün değildir.

Hatta bu sebepten dolayıdır ki, Dünya tarihinin en büyük dehaları bile gözlemleriyle ve formülsel uğraşlarıyla genişleyen dinamik Evren modelini çizememişlerdir.

Demek bu haber, on dört asır önce, teknolojinin olmadığı bir dönemde, çölde yaşayan ve okuma yazma bilmeyen bir beşerin kendi sözü olamaz.

O halde geriye iki şıkkı kabul etmekten başka bir çare yoktur ki; bu haber, evreni yaratan ve onu genişleten ve bu mucizevî haberi Elçisi Hz. Muhammed (S.a.v.) ile insanlara haber veren  Allah’ın haberidir. Ve bu haberin geçtiği kitab da O’nun kitabıdır.

 

 

 

 

2 - Bir Çiğnemlik Et Parçası

 

Mü’minun suresi 14. ayette şöyle buyrulmuş:

 

 “Sonra o damlacığı, asılıp tutunana dönüştürdük. Sonra asılıp tutunanı bir çiğnemlik et haline getirdik.”

Kur’an, anne rahminde,  “asılıp tutunma” (alaka) aşamasından sonra, “bir çiğnemlik et” (mudga) aşamasını da geçirdiğimizi söyleyerek bir mucize daha sergilemektedir.

Gerçekten de anne rahmindeki embriyo hem ufaklığından, hem de kemiklerin daha ileride oluşacak olmasından ötürü bir çiğnemlik et görünümündedir.

Ayrıca ilginçtir ki embriyo, anne karnında geçirdiği belli bir dönemde üzerinde diş izleri varmış gibi bir şekle sahiptir. Bu Sebepten Kur’an’ın "bir çiğnemlik et" tabiri tam yerinde mucizevî bir ifadedir.

"Bir çiğnemlik et" tabiri Hac Suresi 5. ayette "kısmen belli, kısmen belirsiz bir çiğnemlik et parçasından" yaratıldığımız söylenerek geçmektedir. Gerçekten de bu aşamada embriyo gözle görülecek kadar belli, detayların anlaşılamayacağı kadar belirsiz bir büyüklükte olduğundan, "kısmen belli, kısmen belirsiz" tabiriyle uyum içindedir. İnsanın baş, gövde, ayak, iç organlar gibi ayrı vücut bölümlerinden bir kısmı belli olmaya başladığı, bir kısmı ise belli olmadığı için de bu aşama için “kısmen belirli, kısmen belirsiz” tabirinin geçmesi çok uygundur.

Prof. Dr. Keith L. Moore Kur’an'da "bir çiğnemlik et" diye bahsedilen dönem hakkında şunları söylemektedir:

 

"Söz konusu ayetlerin ne demek istediğini, bu dönemdeki embriyoyu incelediğimiz zaman hayretle öğrendik. Çünkü embriyo 28 günlükken üzerinde tesbihimsi bir yapı meydana geliyor ve bunlar görünüş olarak aynı diş izlerine benziyordu. Bu dönemdeki embriyonun plastikten bir modelini yaptık ve onu çiğneyerek üzerinde diş izlerimizi bıraktık.

 Ortaya çıkan manzara, incelediğimiz aşamadaki embriyoya olağanüstü derecede benziyor ve Kur’an'ın insan embriyosundan neden bir çiğnemlik et olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu."

 

Günü Gelince Bir Çiğnemlik Et

 

Ey insan, o çok cömert Rabbine karşı seni aldatan nedir? O ki seni yarattı, sana bir düzen içinde biçim verdi ve uyumlu hale soktu. Dilediği bir biçimde seni oluşturdu.

 (İnfitar: 6-7-8)

Tek bir hücre bölüne bölüne ayrı organları, farklı dokuları oluşturmaktadır. Yaratılışın bir aşamasında bir çiğnemlik et kadar olan varlığımız, günü gelince tüm organlarıyla, kaslarıyla, iskeletiyle, beyni, gözleri, kulakları ile insan olacaktır. Bir bu çiğnemlik et aşamasını, bir de vücudumuzdaki organların aldığı son hali düşünelim. Böylece Allah'ın kusursuz yaratışına bir kez daha tanık olabiliriz.

Gün gelecek bu bir çiğnemlik et, kalp olacaktır. O kalp ki bir günde ortalama 10.000 kez atar. Hem de hiç haberimiz olmadan, biz kalbi attırmak için hiçbir çaba sarf etmeden. Kalbe gelen kirli kan ile temiz kanlar birbirine karışmaz, kanın vücuda gerektiği gibi dağılımı mükemmel bir şekilde gerçekleşir. Kalbin kulakçıkları ve karıncıkları yaratılış harikalarıdır. Atar ve toplardamarlarla kanın organize çalışması sayfalarca yazıya konu olacak mükemmellikte ve kompleksliktedir.

 

Gün gelecek bu bir çiğnemlik et karaciğer olacaktır. O karaciğer ki 400'den fazla görevi vardır. Bu minik et parçası, Dünyanın hiçbir laboratuarının beceremeyeceği üretimleri hiç şaşmadan, bizim haberimiz hiç olmadan, bizim için yapar.

 

Gün gelip de bu bir çiğnemlik et, vücudumuzu saran kaslar olacaktır. Yemek yemekten koşmaya, yürümeye, oturmaya, gülmeye kadar her hareketimiz kaslarımızın sayesindedir. Kaslar çok karmaşık ve büyük bir koordinasyon ağıyla çalışır. En basit hareket gibi gözüken gülme için bile 17 kasın aynı anda çalışması gereklidir.

 

Beynimiz, ellerimiz, ayaklarımız, bağırsaklarımız, böbreklerimiz, solunum sistemimiz, kanımız hepsi başlangıçta bahsettiğimiz bu bir çiğnemlik et aşamasını geçirir.

 Ondan önce ise ancak mikroskopla gözükebilen bir damla su aşamasını ve diğer aşamaları geçirirler. Sonunda ise ciltlerle ansiklopediye anlatımının sığmayacağı mükemmel vücudumuz yaratılır. Kur’an bizi tüm bunları incelemeye, bu yaratılışlar üzerinde düşünmeye davet etmektedir.

 

 

 

 

3 - Bitkilerde Erkeklik Ve Dişilik

 

 

 

“Gökten su indirdi ve onunla çeşit çeşit bitkilerden eşler çıkardık.” (Taha Suresi: 53)

 

“Bütün meyvelerden ikişer eş yaratmıştır.”(Rad Suresi: 3)

 

Bitkilerin eşler halinde yaratılması Kur’an'da özellikle vurgulanmaktadır. Ayetlerde geçen "zevc (çoğulu zevce)" kelimesi eski türkçemiz de eşleri belirtmek için

kullanılmaktaydı, hanımlar beylerine "zevcim", beyler hanımlarına "zevcem" demekteydiler. Arapça'dan dilimize geçen bu kelime bitkilerin eşlerini belirmekte de kullanılan "zevc" kelimesidir.

 

Bitkiler üzerine yapılan incelemelerde bitkilerde de erkekliğin ve dişiliğin olduğu, bu farklı organlar sayesinde bitkilerde üremenin gerçekleştiği anlaşıldı. Tohumlu ve çiçekli bitkilerde erkek ve dişi üreme hücreleri vardır. Bu hücreleri her ikisi de çiçeğin ortasında bulunan erkek organ ile dişi organ üretir. Dişi organın yumurtalık denen şişkince bölümünde küçük ve yuvarlak tohum taslakları, bunların içinde de dişi üreme hücreleri bulunur. Erkek üreme hücreleri ise erkek organın başçık bölümünün ürettiği çiçek tozlarının içinde saklıdır. Çok hafif olan çiçek tozları rüzgârla ya da çeşitli hayvanlar aracılığıyla çiçekten çiçeğe taşınırken, içlerinden bir bölümü dişi organın tepeciğine yapışıp kalır. Daha sonra bu çiçek tozu taneciği boyuncuktan aşağıya doğru inerek, yumurtalıklardaki tohum taslaklarına ince bir borudan uzanır. Erkek üreme hücresi de bu borudan geçer ve tohum taslağının içindeki dişi üreme hücresiyle birleşir. Erkek ve dişi üreme hücrelerinin birleşmesiyle tohum taslakları onlardan da tohumlar oluşur. Bu tohumlardan da yeni bitkiler gelişir.

 

Peygamberimiz (S.a.v.) döneminde biyoloji gelişmiş bir bilim değildi. Bitkilerin üremesi, bu üremedeki dişi ve erkek unsurların rolü bilinmiyordu. Biyoloji ve botanik ilminin gelişmesiyle tohumlu ve çiçekli bitkilerde erkek ve dişi üreme hücrelerinin varlığı anlaşıldı Botanikçiler bitkilerde cinsiyet ayrımı olduğunu ancak 100 sene evvel keşfedebilmişlerdir.

 

 Peki,  insanların botanik ve biyolojiden habersiz olduğu bir dönemde ümmi bir zat bitkilerde erkeklik ve dişiliğin olduğunu nerden bilebilirdi?

 

Bu sorunun tek cevabı olabilir. Gökten suyu indirip, onunla bitkilerden eşler çıkaran Allah’ın bildirmesiyle.

 

 

 

MUĞAYYEBÂT-I HAMSE (BEŞ BİLİNMEYEN ŞEY)

 

Gelecek konusunun tartışmalı meselelerinden biri, “muğayyebâthams” yani “beş bilinmeyen” meselesidir. Lokman suresinin 34. ayetinde geçen beş husus,

Hz. Peygamber tarafından “Gaybın anahtarları” şeklinde nitelendirilmiştir. İlgili ayet şöyle der:

 

“Kıyametin ilmi Allah katındadır. Yağmuru o indirir. Rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz Allah

 Alîm’dir, Habîr’dir.” (Lokman 34)

 

Bu beş hususu,

1. Kıyametin ilmi

2. Yağmurun yağışı

3. Ceninin keyfiyeti

4. Kişinin yarın ne kazanacağı

5. Kişinin nerede öleceği”

 

şeklinde özetleyebiliriz. Bu beş husustan 1. 4. ve 5. maddelerde herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Hiç kimse, “bu hususları biz de biliyoruz. Öyleyse bunlar gayb

değildir” diyemez.

 

“Yağmuru O indirir” ve “Rahimlerde olanı bilir” hususları ise “Acaba bunları sadece Allah mı bilir? Yoksa bazı insanlar da bilebilirler mi?” şeklinde değerlendirmelere konu

olmaktadırlar.

 

Bu tartışmaların sebebi, günümüzde hayli gelişen hava tahmin aletleriyle, hava durumunun önceden az- çok tahmin edilmesi; röntgen ışını ve ultrason aletiyle,

ana rahmindeki ceninin kız veya erkek olduğunun önceden bilinmesidir. Bu aletler bulunmazdan ve bilinmezden evvel müfessirler, bu iki hususu “mutlak gayb” şümulünde

 değerlendirirken, günümüzdeyse bazı araştırmacılar “bunların izâfî gayba dâhil olup bilinebileceğini” söylemektedirler.

 

Bu meselede, şu noktalara temas etmekte fayda mülahaza ediyoruz:

 

1. “Yağmuru O indirir” ayeti yağmurun nüzulünü Allah’a nisbet etmektedir. Yoksa ayetin manası “Yağmurun ne zaman yağacağını O bilir” değildir. Bazı müfessirler ayetin

açıklanmasında “Yağmurun ne zaman yağacağını ancak Allah bilir” demeleri üzerine, bu mana halk arasında şöhret bulmuştur. Demek bu noktada gelen itiraz, ayete

değil, ayetin tefsirine bir itirazdır.

 

2. Sun’i bombalarla yağmur yağdırma teşebbüsleri “yağmuru insanlar da yağdırabiliyor” anlamına gelmez. Bu tür teşebbüsler, yağmurun oluşması için gerekli kanunları

 bulup, onlardan istifade etmeye çalışmaktan ibarettir. Yoksa hiç yoktan yağmur indirmek değildir. Kaldı ki, büyük bir riski de olduğundan kolay kolay teşebbüs

edilememektedir.

 

3. Meteoroloji uzmanlarının yaptığı, atmosferde meydana gelen şartları tesbît edip tahminde bulunmaktır. Dolayısıyla, bu tesbît gaybda olanı tesbît değil, şehadete

çıkmış olanı göstermektir. Bunun bir benzerini asırlardır romatizmalı kişiler de yapmakta, bir gün önceden yağmurun geleceğini hissedebilmektedirler.

 

4. Ayet, yağmurun belli bir kanuna bağlanmadığını gösterir. Onun bağlandığı kanuna, her an değişmeye maruz bir çok şartlar, müessir âmiller iştirak etmektedir. Güneşi

belli bir kanunla her gün bizlere gösteren İlâhî irade, yağmuru böyle bir kanuna bağlı kılmamıştır. Dilediği yere bol verir, dilediği yere az. Dilediği zaman rahmet olarak

indirir, dilediği zaman ise sele çevirir.

 

5. “Rahimlerde olanı bilir” ayeti “Rahimlerde olanın kız mı erkek mi olduğunu ancak Allah bilir” dememektedir. Fakat bazı müfessirler ayetin açıklanmasında bunu da

 kaydettiklerinden ayetin manası halk arasında “Ana rahmindeki ceninin kız veya erkek olduğunu ancak Allah bilir” şeklinde yerleşmiştir.

 

6. Tefsircilerin yaptıkları yorum, sadece erkeklik- dişilik açısından olmayıp “saîd mi şakî mi, tek mi çift mi, sağlam mı hasta mı ve bunlar dışındaki diğer durumları Allah

 bilir” şeklindedir. Görüldüğü gibi bu hususlar, çocuğun kader programına kadar şümulü olan bir açıklamayı ihtiva etmektedir. Çünkü rahimdeki ceninin kız veya erkek

oluşu, onun sadece bir özelliğidir. Hâlbuki onun kader programı milyarlarca ihtimali bünyesinde barındırmaktadır. Röntgen ve ultrasonla, ceninin yüzünün siması bile

bilinemezken, ondaki diğer insanlardan farklılık arzeden kabiliyetlerinin bilinmesi elbette mümkün değildir.

 

Serdedilen bu mülahazalar ışığında “yağmurun inişi” ve “ceninin keyfiyeti” meselesini gayba dâhil etmekte bir mahzur görmüyoruz. Bu ikisini de gayba dâhil eden hadisi,

“sahih değildir” gerekçesiyle reddetmek yerine, sahih bir mananın tercümanı olarak kabul ediyoruz.

41275 kez okundu