Tek Adam Rejimi

Yayın Tarihi: 01.08.2019

 

 

Cengiz Çandar

Gazeteci

Cengiz Çandar, Türk gazeteci, köşe yazarı ve yazar. 1948 yılında Ankara’da doğdu. İlkokulu Ankara'da, ortaokulu Talas Amerikan Okulu, Talas, Kayseri ve liseyi Tarsus Amerikan Koleji, Tarsus’ta tamamladı. 1970 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Diplomasi ve Dış Münasebetler Bölümü'nü bitirdi

Doğum tarihi: 1948 (71 yıl yaşında), Ankara

Eş: Tuba Tarcan Çandar (e. 1986)

Kitaplar: Mezopotamya Ekspresi: Bir Tarih Yolculuğu, DAHA FAZLA

Eğitim: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Tarsus Amerikan Koleji

 

 

"Başkanlık Sistemi" değil "Tek Adam yönetimi"...

31 Ocak 2015

 

 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Başkanlık sistemi” konusunda şimdiye kadar olan “en içerikli” açıklamalarını önceki gece TRT yayınında yaptı.

 

Erdoğan’ın, Türkiye’ye “Başkanlık sistemi”ne taşımak istediği, elbette, bir sır değil. Türkiye’nin iç ve dış siyaseti, epey bir süredir zaten Cumhurbaşkanı’nın bu niyetiyle ilişkili olarak şekilleniyor ama Tayyip Erdoğan’ın bu konudaki yaklaşımı ve argümanları, daha önce olmadığı kadar ayrıntılı biçimde TRT ekranından dile getirildi.

 

Birkaç gün önce Tayyip Erdoğan’a ilişkin bir tanımlama dikkatimi çekmişti. Erdoğan’ın “Başkanlık Sistemi”ne dair görüşleri vesilesiyle o tanımlamaya şimdi değinebilirim.

 

ABD yönetiminin işleyişini en iyi bilenlerin arasında yer alan, mevcut yönetimin çok kilit unsurlarıyla yakın mesai arkadaşlığı yapmış olan ve ABD’nin saygın düşünce

kuruluşu Brookings Institution’un Türkiye Programı Direktörü sıfatını taşıyan Prof. Ömer Taşpınar ile geçen pazar günü Bugün gazetesinde uzun bir söyleşi yayımlandı.

 “ABD’nin Türkiye’ye bakışı”nı doğru anlamak ve yerli yerine oturtmak için okunması ve kaydedilmesi şart bir söyleşi.

Söyleşinin bir yerinde Prof. Ömer Taşpınar şunları söylüyor:

 

“Amerikalılar Türk dış politikasına baktıkları zaman tam olarak anlayamıyor. Türkiye de, ABD’nin ne yapmak istediğini çok anlayamıyor. İki tarafta da aslında Suriye gibi çetrefilli bir meselenin çözümünü bilmemenin getirdiği bir karmaşa var. Güvensizlik var.”

Buraya kadar tamam, bundan sonrasını okuyunca, “Bir dakika!” tepkisi uyandı içimde. Şöyle devam etmişti Ömer Taşpınar:

 

“Ama her şeyin temelinde Türkiye’ye baktıkları zaman artık güvenebilecekleri bir lider, hükümet göremiyorlar. Eskiden askerlerle çalışırlardı. Askerin belli bir ideolojisi, öngörülebilirliği vardı. Bu Türkiye gitti. Yerine ne geldi?. Yerine tek adam rejimi gibi bir rejim geldi. Putin gibi bir rejim geldi. ABD buna çok direndi. Obama Erdoğan’ı Putin’den ayrı tuttu. Chavez’den farklı görmeye çalıştı. Bana göre bugün Beyaz Saray’ın gözünde biraz Berlusconi, biraz Putin, biraz Chavez arası bir lider haline geldi

Erdoğan.”

Bu satırları okur okumaz, arşive daldım ve 13 Mart 2014 tarihli İtalya’nın ünlü Corriere della Sera gazetesinin 15. sayfasında Monica Sargentini’nin benimle yaptığı söyleşinin haberini buldum. Ve, Tayyip Erdoğan’ın “Cumhurbaşkanlığı ihtirası” ile ilgili sözcüklerin ardından gelen kendisiyle ilgili tanımlamamı da gördüm. “L’uomo si é rivelato essere un misto tra Chávez, Berlusconi e Putin. Ora lu sua scommessa é non perdera queste elezioni per rimanere premier e non correre il rischio di finire in prigione

 

Yani, Erdoğan’ın “Chávez, Putin, Berlusconi bileşimi” olduğu tespiti Beyaz Saray’dan çok önce bana ait; neredeyse bir yıl öncesinde Corriere della Sera’da yayımlanmıştı, “telif hakkı”nı ne Beyaz Saray’a, ne de bir başka yere terkedebilirim.

 

O günler itibarıyla Türkiye Başbakanı’nın “popülizm ve popülerlik” anlamında Venezuela lideri Hugo Chávez’e, “otoriter-otokratik yönetim tarzı” bakımından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, “piyasaya yatkınlık” yönünden İtalya’nın eski başbakanı –kendisinin de yakın dostu- Silvio Berlusconi’ye benzediğini ve “her üç farklı kişiliği kendinde birleştirdiğini” söylemiştim. Bu tanımlamamı, Tayyip Erdoğan’ın “güçlü” kişiliğinin ve “karşı konulması kolay olmayan” başarılı siyasetçi niteliğinin kanıtı olarak

birçok ve çok değişik yerlerde ve çeşitli vesilelerle dile getirdim.

 

Söz konusu tanımlamamın geçerliliği bence devam ediyor. Bununla birlikte, önceki gün “Başkanlık Sistemi”ne ilişkin argümanlarının “çok zayıf” olduğunu da belirtmeliyim.

 

Tayyip Erdoğan, “iç tutarlılığı” bulunmayan bir “Başkanlık Sistemi” savunması yapıyor. Örneğin, “Dünyada şu anda G 20 ülkelerinin içerisinde, en gelişmiş ülkeler malûm, şu anda 10 tanesi başkanlık sistemiyle yönetiliyor” dedi. Doğru. Ancak, şu “doğru”yu ilâve etmiş olsa, söylediği “doğru” bir anlam kazanır, sağlam bir argüman olabilirdi:

 

G-20 ülkelerinin yarısı çeşitli türlerde federal. ABD, Kanada, Almanya, Britanya, Brezilya, Arjantin, Meksika, Hindistan, Avustralya, Rusya. İtalya’da da “özerk bölgeler” var.

 

Tayyip Erdoğan, “Başkanlık Sistemi”ni savunurken, örnek gösterdiği G 20 ülkelerinin yarısının benimsediği “federal yapı”yı da savunuyor mu? Yoksa, Türkiye’nin “ademi merkeziyetçi” anlayışa kaskatı biçimde kapalı “Ankara-merkezli” yapısı üzerinden bir “Başkanlık Sistemi”ni savunuyor.

 

Görünen ikincisi ve “otoriter tek adam yönetimi” kaygılarını uyandıran da zaten böyle olması.

 

Tayyip Erdoğan’ın Amerikan-tipi başkanlık sistemine “alerji”si de biliniyor. Zaten, açıklamalarında bunu hissettirdi. “Bazıları Amerikan sistemi diyor, bu tartışılır, ayrı bir konu. Amerika’da Temsilciler Meclisi var. Senato var. Türkiye illa onu yapacak değil. Türkiye bunu kalkar, sadece parlamento olarak, milletvekilleri olarak alır. Onlarla bu süreci işletir.”

Yani, ABD gibi, Başkan’ın zaman zaman “elini kolunu bağlayacak” cinsten yasama ve yargı gücü güçlü bir “kuvvetler ayrılığı”na dayanacak bir denetim mekanizması yok kafasında.

Denetim (checks & balances), gerçek bir “hukuk devleti”nde güçlü ve yetkili kurumları ifade eder. Şöyle diyor:

“Denetim esaslı mı olacak? Tabii ki denetim esaslı olacak. Denetleyen neresi olacak? Parlamento olacak. Meclis olacak… Anayasa ile Başkan’a verilmiş olan yetkiler tabii ki vardır, onun belirlenmiş bir yetki alanı vardır. O yetki alanında hareket edeceği gibi, aynı zamanda parlamentonun kendisine vereceği yetkileri kullanma hakkı doğacaktır.”

Erdoğan, “kuvvetler ayrılığı”nın “üç ayağı”ndan biri olan “yargı”nın denetimini ise istemiyor. “Çalışacağım adamı ben belirlerim. Benle gelen benle gider. Bunu şu andaki sistemle yapamazsınız, sizinle gelen sizinle gitmiyor. Birileri bunu engelliyor, mesela yargı engelliyor… Halk sorumlu olarak kimi tutuyor? Siyasiyi tutuyor. Yargıdakini tutuyor mu? Hayır… Böyle memleket yönetilmez ki, kurullar yönetilmez ki… Başkanlık sistemiyle bunların ben aşılabileceğine inanıyorum” sözleri dikkat çekici.

 

Kesinlikle ABD’deki gibi olmayacak olan “parlamenter denetimi” ise, parlamentonun Başkan’a verecek yetkilerin ve/veya Başkan’ın anayasada sahip olduğu yetkilerin milletvekilleri tarafından denetimi olarak yorumluyor. Bu yaklaşım, parlamentonun “Başkan’ın partisinin milletvekillerinin çoğunluğu” halinde, Tayyip Erdoğan’ın, amaçları bakımından, mükemmel işleyecek bir sistem olur.

 

“Yargı”yı devre dışı bırakan, “yürütme”nin “yasama”yı kendisine tabi kılacağı, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin terkedileceği bir sistem işte böyle olur.

 

“Tek Adam” ve “Tek Parti” rejimine gidiliyor kaygısı ve tepkisi zaten bütün bu nedenlerden kaynaklanıyordu. Tayyip Erdoğan, bu kaygıların tümünü doğruladı ve tepkilerin haklılığını ortaya koymuş oldu.

Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı ve benimsediği güzergâh, “demokratikleşme”ye götürmez. Bu “otoriterleşme” rotasıdır.

 

“Otoriter” rejimlerin ise “otokratik” ve “totaliter” türevleri vardır. Bu tür rejimlerin tepesindekilerin unvanı ister “cumhurbaşkanı” ya da “başbakan” veya “sultan”, ister “padişah” hatta “imparator” olsun, sıfatları değişmez.Sıfatları “d” harfiyle başlayan sözcüktür. İkinci harfi “i”dir…

                                                                                                         ATATÜRK'ün TBMM ile ilgilli sözleri

 

 

 

,Atatürk'ün TBMM ile ilgili sözleri: Egemenliğin tek kişiye verilmesi mümkün değildir Meclis, AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla anayasa değişikliğine doğru ilk adımı attı. Yeni anayasa değişikliği kabul edildiği taktirte, 'kuvvetler ayrılığı ilkesi' sona erecek. Yasama, yürütme ve yargı yetkileri cumhurbaşkanında toplanacak. Türkiye Cumhuriyeti devleti tek adam iktidarına bırakılacak. Türkiye Devleti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Meclis'in yetkileri ve ülkenin tek adam yönetimine bırakılmaması için önemli uyarılar yapmıştı. İşte Mustafa Kemal Atatürk'ün çok çarpıcı o uyarıları:

"Şimdiye kadar milletimizin başına gelen bütün felaketler kendi talih ve geleceklerini başka birisinin eline terk etmesinden kaynaklanmıştır. bu kadar acı tecrübeler geçiren milletin bundan sonra egemenliğini bir kişiye vermesi kesinlikle mümkün olmayacaktır. (1923)

“Millet ve memleket adına ve hesabına tek başvurulacak yer burasıdır; yani Yüksek Meclisinizdir. Bu yasal hakkı, bu milli hakkı, bu doğal hakkı hiçbir sebep ve bahane ile ve hiçbir düşünce ile, hiçbir kimseye ve hiçbir kurula terk edemeyiz.” (1921)

Demokrasinin tam anlamıyla ideali, milletin tümünün aynı zamanda idare eden durumda bulunabilmesini, hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini ve göstermesini ister. Bundan dolayı demokrasi prensibinin en modern ve mantıki uygulanmasını sağlayan hükümet şekli Cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir. Millet adına her türlü kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir veya düşürür. Millet vekillerinden memnun olmazsa belirli zamanlar

sonunda başkalarını seçerler. (1929)

“Memleketin alın yazısında biricik yetki ve kudret sahibi olan Büyük Millet Meclisi, bu memleketin düzeni için, iç ve dış güvenliği ve dokunulmazlığı için en büyük kefildir. Büyük milli dertler şimdiye kadar ancak Büyük Millet Meclisi’nde şifa buldu. Gelecekte de yalnız orada kesin önlemlerini bulabilecektir. Türk milletinin sevgi ve bağlılığı daima Büyük Millet Meclisi’ne yöneldi ve daima oraya yönelmiş olacaktır.” (1930)

Bu vesile ile şahsıma karşı bir çok iltifatta bulunmak nezaketini gösterdiler. Bu iltifatlar samimi ve kalpten olduğu için şüphesiz çok memnunum, duyguluyum ve teşekkür borçluyum. Yalnız sizden olan bir şahsa sizden fazla önem vermek, her şeyi milletin bir ferdinin kişiliğinde toplamak, geçmişe, bugüne ve geleceğe, bütün bu zamanlara ait bir toplumsal açıklanmasını ve ortaya çıkarılmasını böyle yüksek bir toplumun mütevazi bir şahsiyetinden beklemek elbette ki layık değildir, elbette ki lazım değildir. Memleket ve milletin hayat ve geleceğine olan sevgi ve hürmetimden dolayı huzurlarınızda bir gerçeği açıklamaya mecburum. Vatandaşlar, vatandaşınız olan herhangi bir şahsı istediğiniz gibi sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizi milli varlığınızı bütün sevgilerinize rağmen herhangi bir şahsa, herhangi bir sevdiğinize vermeye sebep olmamalıdır." (1924)

Medeniyetin geri olduğu cehalet devirlerinde, fikir ve vicdan özgürlüğü zorbalık ve baskı altındaydı. İnsanlık bundan çok zarar görmüştür. Özellikle din koruyuculuğu kılığına bürünenlerin, gerçeği düşünebilenler ile söyleyebilenler hakkında uygun gördükleri zulüm ve işkenceler insanlık tarihinde daima kirli facialar olarak kalacaktır. (1930)

 

                                                                         Tek Adam Nasıl olur

 

 

1934 yılında Çorum'da doğdu. İlk İmam Hatip okullarından

 biri olan Konya İmam Hatip Okulu ve İstanbul Yüksek

İslam Enstitüsü'nde okudu. İki yıl İstanbul İmam Hatip

Okulu'nda meslek dersleri öğretmeni olarak çalıştıktan

 sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne fıkıh asistanı oldu.

 Yüksek İslam Enstitülerinin İlahiyat Fakülteleri'ne

 dönüşmesinin ardından akademik çalışmalarını tamamlayarak

 sırasıyla doktor, doçent ve profesör unvanlarını aldı.

 

 

       Hayrettin Karaman

 

Tek adam nasıl olur?

30 Mar 2017, Perşembe

 

Anayasa referandumunda halk “Evet” derse rejim değişecek, demokrasi yerine tek adamın keyfi idaresi rejimi gelecekmiş. Başta CHP olmak üzere muhaliflerin (“hayır”cıların) en çok dile getirdikleri ama sanırım kendilerinin de inanmadıkları iddiaları böyle.

Şevket Süreyya Aydemir'in “Tek Adam” isimli bir kitabı var; bir zamanlar Harbiye mezunlarına askeri talimat kitapları dışında bu kitap ile Nutuk dağıtılıyor, başucu kitapları olması isteniyordu. Altmışlı yıllarda yedek subaylığımı yaparken alayımıza yeni gelen altı teğmenin kitapları bunlardan ibaret idi.

Adı üstünde “tek adam”, peki kim bu tek adam? Mustafa Kemal Atatürk. Cumhuriyetin ilanından beri başka bir “adıyla sanıyla resmi, tek adam” var mı? Yok.

Hem resmi hem de fiilen tek adam Atatürk'tür; onu beğenenler, yerlere göklere sığdıramayanlar cumhuriyetin kurucusu olduğunu söyleyenler nasıl oluyor da tek adam yönetiminin cumhuriyete aykırı olduğunu ve anayasa değişirse cumhuriyetin (rejimin) de değişeceğini söyleyebiliyorlar. Demek ki, Atatürk zamanında tek adam yönetimi olmuş ve bu durum cumhuriyete de aykırı düşmemiş.

Atatürk'ünkü hem adı ve sanıyla hem de fiilen tek adam yönetimi idi. Onun iradesi dışında bir kanunun, bir icraatın, bir tasarrufun mümkün olmadığını herkes bilir.

Bir de adı demokratik cumhuriyet olup fiilen tek adam yönetimi vardır ki, Türkiye'de hem askeri dikta hem de sivil yönetimlerde bu şekli yıllarca yaşadık.

Bir parti Meclis'te çoğunluğu elde edecek sayıda milletvekili kazanarak iktidara geldiğinde (tek parti iktidarlarında) tek adam yönetimi yok muydu? İktidar partilerinin güçlü liderleri (bazılarının içeride ve dışarıdaki gizli destekçileri) neyi istiyorlarsa milletvekilleri onu yapıyor değil miydiler? Üstelik yalnızca yürütme değil, yasama da büyük ölçüde bu tek adama bağlı değil miydi? İktidar partisi (aslında lider) istemiyorsa Meclis'ten bir kanun çıkabilir miydi?

Peki bütün bunları bile bile eskiye değil de yeni sisteme “tek adam rejimi” diyerek yırtınanlar gülünç olduklarının farkına varmıyorlar mı?

Farkına varıyorlar da “ya tutarsa”, “ya yutan bulunursa” bu bize yeter diye düşünüyor olmalılar!

Gelelim yeni sitemin tek adam yönetimi olup olmadığına.

Kısa ve net ifade edeyim:

Bir yöneticiyi (Cumhurbaşkanını) belli bir süre için halk seçiyorsa, seçim sebebiyle halkın ve belli şartlarda de Meclis'in ve yargının denetimi varsa, bu denetimler sonunda makamından uzaklaştırılması, hatta ceza alması mümkün ise, kanunları Meclis yapıyor ve cumhurbaşkanı kanun teklifi bile yapamıyorsa, onun çıkaracağı kararnameler dar sınırlı ve Meclis denetimine tabi ise… –ki, bunlar böyledir- bu sisteme tek adam yönetimi demek cehaletten değil, başka mezmum (kınanası) düşünce ve duygulardan kaynaklanıyor demektir.

Mevcut sistem, insan mı, balık mı olduğu belli olmayan denizkızı gibi karışık bir sistemdir. Az sorumlu çok yetkili cumhurbaşkanını halk seçtiği, öte yandan yine halkın seçtiği Meclis'in ortaya çıkardığı bir hükümet bulunduğu, yasama ile yürütmenin birbirine karıştığı bu iki başlılığın, koalisyon dönemlerinde olduğu gibi ülkeye büyük zararlar vermeye açık bulunduğu ortadadır.

Bütün bu mülahazalarım yanında bir de “Bu anayasaya kimler karşı çıkıyor” diye baktığımda önümde tek seçenek kalıyor:

                                                         Referandumda “EVET”.

 

 

Konuya Bambaşka bir yerden Başlayacağım

 

 

 

Hüseyin Soner Yalçın, 1 Ocak 1966 tarihinde Çorum'da doğmuştur. Annesinin adı Cemile Yalçın ve babasının adı Mehmet Ali Yalçın'dır. Anne tarafı Tercanlı, baba tarafı ise Horasanlıdır. Annesi ev hanımı, babası ise gıda ticareti ile uğraşan bir tüccardır.Sağlık meslek lisesini bitirdi. Üniversite eğitimine Hacettepe Sağlık İdaresi Yüksek okulunda tamamladı. Daha sonra idari bilimler konusunda yüksek tahsile karar verdi. 1987 yılında "2000'e doğru" adlı dergide çalışmaya başladı. Uzun süre Ankara bürosunda muhabirlik yaptı.

Burada Serhan Bolluk, Adnan Akfırat ve Hikmet Çiçek'le birlikte çalıştı. 6 Mayıs 1990'da Ankara İstihbarat Şefliğine getirildi.

1996 yılında Show TV Ankara bürosunda çalışmaya başlayarak televizyona geçmiş oldu.

1996 yılında Star TV'ye geçerek haber müdürü oldu.

CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'le birlikte "5N1K" adlı programı hazırladı.

Halen Sözcü gazetesi ve Odatv internet sitesinde yazılarına devam etmektedir.

 

Konuya bambaşka yerden başlayacağım.

Önce sizinle paylaşacaklarım var:

Başta Mustafa Kemal olmak üzere II. Abdülhamit kuşağı, saltanat ve halifeliği neden kaldırdı?

Neden Cumhuriyet'e ihtiyaç duydular?

Neden alfabeden kadın haklarına kadar devrimlere ihtiyaç duydular?

Hayat dayattı çünkü!

Tarihsel süreç dayattı çünkü! Beklentileri karşılayamayan imparatorluk dönemi 20'nci yüzyıl başında

sona erdi; Rus Çarlığı, Avusturya-Macaristan, Prusya, Osmanlı… (Keza: Kimi kağıt üstünde varlığını sürdüren krallıklar ise dört duvar arasına/saraylara “hapsedilip” etkisizleştirildi.)

Sonuçta: Ayrıcalığa dayalı saraylar devri tüm köhnemiş kurumlarıyla birlikte çöktü. Tarih sahnesine -

kadınlar dahil- yurttaşlar çıktı; dünya bir kez daha yeniden inşa edilmeye başladı:

– Rusya'da işçi sınıfı Sovyetler Birliği'ni-sosyalizmi iktidara taşıdı.

– Almanya'da parlamenter sistem- serbest seçimler Üçüncü Reich'ı- faşizmi yönetime getirdi.

Peki ya Türkiye?

Aydınlanmacı-halkçı-bağımsızlıkçı “tek adam”, ne sosyalizme ne de faşizme yöneldi. Çok partili hayat

denemeleri iki kez başarısızlıkla sonuçlandı.

Demokrasi hedefini “ikinci adam” 1946 yılında gerçekleştirdi. Ve 1950'de dünyada bir ilk gerçekleşti;

“milli şef” iktidarını seçimle gelmiş muhalefet partisine bıraktı.

Daha “emekleme çağındaki” Cumhuriyet, halkın oylarıyla yapılan iktidar değişikliğine tanık oldu. Ya

sonra?

Demokrat Parti'nin on yıllık iktidar sürecinin özellikle son dönemi hayli sıkıntılı geçti…

İktidar, Anayasa'da yazılı temel hak ve özgürlükleri koruma yerine diktatoryal yönetimi

benimseyip, Tahkikat Komisyonu vs kurup gazeteleri kapattı, muhalefet partilerini kapatma yoluna girdi.

Toplum kutuplaştı…

Askerler iktidara el koydu. Hemen ardından…

Rejimi-sistemi yerine bu kez daha güçlü oturtabilme amacıyla 1961 yılında yeni Anayasa yazıldı, halka

sunuldu.

1962'de Anayasa Mahkemesi kuruldu. Aynı yıl… Devlet kurumları arası eş güdümü sağlamak için Milli

Güvenlik Kurulu meydana getirildi.

Hepsinin sebebi on yıllık iktidarın ortaya çıkardığı siyasi krizlerdi. Bu kurumlar sistemin “emniyet

sibobu” olacaktı…

Aradan yıllar geçti; “araba devrildi” diye 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri yapıldı. Artçı depremler hep sürdü;

yapı bir türlü yerine oturtulamadı.

En son AKP, gerek Anayasa ve gerekse tüm Cumhuriyet kurumlarının içini boşaltıp etkisizleştirdi. Tuhaf

bir “partili cumhurbaşkanlık sistemi” kurdu!

Geçen hafta… Yaşanan krizlerin etkisiyle 2001 yılında yapılan değişiklikle bağımsız olan Merkez Bankası'na “siyasal hançerini” sapladı!

“Küçük ortak” Devlet Bahçeli çıkıp dedi ki: “Cumhurbaşkanı istediği herkesi görevden alabilir!”

Geldik işin aslına…

Desteği çektiler

Marks, 1859 yılında yayınladığı Ekonomi Politiğin Eleştirisi eserinde toplumsal yapıyı ikiye böldü:

– Bir toplumu anlamak için o toplumun altyapı ve üstyapısına bakmak gerekir.

– Bir toplumun altyapısı, üretim güçleri ve üretim ilişkilerinden oluşmaktadır.

– Üstyapısı ise, o toplumun siyasi kurumlarını, kültürünü, ideolojisini içermektedir.

– Son noktada altyapı, üst yapı kurumlarını önemli ölçüde belirler…

Yani…

Üst yapıdaki değişim, toplumun alt yapısındaki ekonomi-üretim ilişkilerine bağlıdır…

Farklı üretim ilişkileri barındıran; feodalizmin iktidarı ile, burjuvazinin iktidarı benzer değildir!

Öyle ya… Burjuvazi tarih sahnesine çıkınca, -başta Fransa'da olmak üzere- feodalizmin/aristokrasinin

iktidarı imparatorluklar dönemine son verdi.

Sadece AKP değil neredeyse her iktidar Cumhuriyet kurumlarını neden kolayca erozyona uğratıyor?

Üstyapı sürekli “ben istediğimi yaparım” anlayışıyla iktidarını nasıl sürdürüyor?

Bu sadece AKP ile sınırlı değil; 12 Mart-12 Eylül rejimleri de farklı değildi.

İşte… Meselenin özü gelip üretim ilişkilerine dayanıyor!

 

– Sanayileşmesini tamamlamış ülke ile, tamamlamamış ülke arasındaki fark ortaya çıkıyor…

– Feodalizmi tasfiye etmiş ülke ile, hala feodalizme yaslanan ülke arasındaki fark ortaya çıkıyor…

– Böylece: Cumhurbaşkanı istediğini yapamaz ile, istediğini yapar arasındaki fark ortaya çıkıyor…

Peki ne olacak bu filmin sonu? Almanya olamayacak mıyız?

Bunun için ülkedeki parti-sendika- sivil toplum gibi baskı unsurlarının güçlü olması gerekiyor. Bunun yolu

da alt yapıdaki üretim ilişkilerine bağlı.

Son yerel seçimde şunun işaretini gördük: Sanayileşmiş bölgeler AKP'ye desteğini çekti. Bu adım Türkiye demokrasisi için önemlidir.

 

Ama… İktidar ve “küçük ortağı” bunun farkında değil. Hâl⠓asarım keserim” havalarındalar

 

 

Size yukarıdaki  4 yazı ile  bir sene evvel yapılan ve halen  senesi dolmuş olan 

“ CUMHURBAŞKAN “ lığı  Referandumun neticesinde kurulmuş olan bu yeni idare mekanizmasının bugün ülkemizde hakkında ne düşünüldüğünü  anlatmak istedim .

Gördüğünüz gibi daha halen tam oturmamış ve bazı eksik veya yanlışları olan

Ve BENCE ilgililerce elden iyice bir  geçmesi gerekiyor.

En kısa zamanda  Cumhurbaşkanlığı ve iktidar parti gurubu ile Muhalefetteki

Partiler gurubu bir masanın etrafında toplanarak bütün diğer düşünceleri

Bir tarafa bırakıp el ele vererek  Türkiyede bir çok safhada  problemlerin en iyi şeklide hali için çalışırlar.

 

Tahmin ediyorum ki o zaman her iki tarafta Bütün Türk halkının sevgisini ve takdirini kazanıp alkışlanırlar

Bu da81 milyonluk ülkemize verilebilecek

 en iyi BAYRAM HEDİYESİ OLUR

HADİ BİR KEREDE DİĞER BÜTÜN MEVZULARI BIRAKIP EL ELE VEREREK ŞU HALKA GÜZEL BİR BAYRAM HEDİYESİ VERİN

Herkesin Bayramını Canı Gönülden Tebrik ederim

 

Saygı ve Sevgiler

Burhan Zihni SANUS

Editör