Sayı: 71    Temmuz 2011
Ana SayfaSon Sayı:107Eski SayılarZiyaretçi DefteriDergimiz Hakkında


- Ücretsiz Hediye
- Ücretsiz Kargo  
ÜCRETSİZ ABONELİK İÇİN TIKLAYIN

YILLIK KOLLEKSİYONU

Din.

 

1.7.2011  Sayı 71 Sayfa 02

 

 

Evrenin Gizemi

 

Dizi  Kısım II bölüm 1

The Search

for

Extraterrestrial

Intelligence

 

Video :

S71s02Video1 Origine and evolution of lif (sıra1)


Bu videoyu oynatmak için Flash Player'i yükleyiniz.


S71s02video2 the first Humans (sıra2)


Bu videoyu oynatmak için Flash Player'i yükleyiniz.


S71s02video3 Kuranagöreuzaydahayatvarmısıra3)


Bu videoyu oynatmak için Flash Player'i yükleyiniz.


S71s02vdeo4NasanıntarihiaçıklamasıUzaydahayatvar(sıra4)


Bu videoyu oynatmak için Flash Player'i yükleyiniz.


 

Bu sayımızda başlayacağımız  Dizimizde  sizinle beraber araştıracağımız mevzular :yine EVRENİN HİKAYESİ’ nde bu kerede

 “Evrende Hayat var mı ?  Varsa nasıl bir hayat . UFO lar hakkında bilinenler

 sorularını inceleyeceğiz.

beraberce yeni bir serüvenin kapılarını açıyoruz. Buyurun uzay gemimize binip bize  yoldaş olun bu büyük macerada

Sevgilerimle

Evrende Hayat var mı ?

Varsa Nasıl bir hayat

Ufolar hakkında Bilinenler

Amerikan Kongresinin UFO ‘ lar Hakkındaki gizli Raporu

 

 

 

      Derleyen ve Tercüme eden : Burhan zihni sanus

 

 

Dünya dışı yaşam

Dünya dışı zeki canlıların fark etmesi umuduyla 16 Kasım 1974 tarihinde uzaya gönderilen "Arecibo Mesajı"nın görünüşü.

 

Arecibo mesajı, frekans modülasyonlu radyo dalgaları yoluyla, Arecibo radyo teleskobunun yenilenmesini kutlamak için yapılan 16 Kasım 1974 tarihindeki törende, yalnızca bir kez (tekrarlı değil) uzaya gönderilmiştir.[1] Törenin yapıldığı tarihte ve yerde, gökyüzünde görülebilen yakın ve geniş bir yıldız topluluğu olması sebebiyle, 25.000 ışık yılı uzaklıktaki M13 küresel yıldız kümesi bölgesine doğru gönderilmiştir Mesaj 1679 ikilik sayı sistemi rakamından oluşur ve yaklaşık olarak 210 bayttır. 2380 MHz frekanstadır ve "sıfırlar" ve "birler" arasındaki fark 1000 kW gücündeki 10 Hz'lik değişimlerle ayarlanmıştır. Bilgi saniyede 10 bit olacak şekilde yayımlanmıştır. Yayının toplam süresi üç dakikadan daha kısa sürmüştür.

Mesajdaki bit sayısı olan 1679, bir yarı asal (iki asal sayının çarpımı) olduğu için seçilmiştir. Bu sayı, mesaj içeriğindeki her bir bit 23 sütun ve 73 satır olacak şekilde art arda dizildiğinde, içinde çeşitli desenler barındıran bir dikdörtgen oluşturmasını sağlar. 73 sütun ve 23 satır olarak yazılması halinde ortaya anlamsız ve karmaşık bir desen çıkar. Resimdeki bitler grafik karakterlere ya da boşluklara çevrildiğinde sağdaki resimde görülen desen (renk bilgisi taşınmadığı için renksiz olarak) oluşur.[4]

O dönemde Cornell Üniversitesi'nde olan ve meşhur Drake denkleminin yaratıcısı Dr. Frank Drake Carl Sagan ve başka kişilerin yardımıyla mesajı yazmıştır.[1] Mesaj yedi parçadan oluşmuştur. Bu parçalar şunları anlatır:[4]

  1. 1'den 10'a kadar sayılar
  2. Deoksiribonükleik asidi (DNA) oluşturan elementler olan hidrojen, karbon, nitrojen, oksijen ve fosforun atom numaraları
  3. DNA nükletotitlerindeki şeker ve bazların formülleri
  4. DNA nükleotitlerinden bazıları ve DNA'nın ikili sarmal yapısını gösteren bir figür
  5. Bir insan figürü, ortalama boydaki yetişkin bir erkeğin boyu ve Dünya'daki insan nüfusu
  6. Güneş sisteminin bir grafiği
  7. Arecibo radyo teleskobunun bir grafiği ve mesajın gönderildiği anten çanağının çapı

Mesajın ulaşmasının hedeflendiği yıldızlara ulaşması 25000 yıl (ve olası bir cevabın buraya ulaşması için 25000 yıl daha) alacağı için Arecibo mesajı, dünya dışı akıllı varlıklarla bir iletişim kurma çabasından ziyade, insanlığın teknolojik gelişmişliğinin bir sunumu olmuştur. Gerçekte, mesajın ulaşmasının hedeflendiği yıldızlar mesaj oraya ulaştığında orada olmayacaklardır.[1] Cornell News gazetesinin 12 Kasım 1999 tarihli basılı sürümüne göre, bu gönderimin esas amacı mesajın birilerine ulaşması değil, yeni kurulan ekipmanın yeterliliklerinin bir sunumunun yapılmasıdır.[1]

Ağustos 2001'de, Birleşik Krallık'ta Chilbolton teleskobu yakınlarındaki bir tarlada bulunan çember biçimli yapıların, Arecibo mesajına dünya dışından gelen bir cevap olduğu iddia edilmiştir SETI'ye göre, bu grafiklerin dünya dışı kaynaklı olduğunu iddia edebilmek için hiçbir kanıt yoktur.[7]

Dünya dışındaki gökcisimlerinde yaşamın varolup olmadığı astrobiyoloji biliminin konusu dahilindedir ve varlığı hala varsayımsaldır. Henüz dünya haricinde herhangi bir gökcisminde bilim çevrelerince kabul görmüş, kayda değer bir yaşam kanıtı bulunamamıştır. Dünya dışında yaşamın başlangıcına dair farklı tahminler vardır. Bir görüşe göre yaşam evrenin farklı yerlerinde ayrı ayrı ortaya çıkmıştır. Bir diğer görüş ise panspermiadır buna göre yaşam evrende bir noktada bir kez ortaya çıkmış ve yaşama uygun gezegenlere yayılmıştır. Sözü edilen dünya dışı yaşam biçimleri bakteriyel formların basitliğinden insansı akıllı varlıkların karmaşıklığına kadar her seviyede olabilir.Venüs ve Mars gezegenleri, Jüpiter ve Satürn'ün bazı uyduları (Europa, Enceladus ve Titan) geçmişte yaşamın gelişmiş olabileceği veya hala yaşamın devam ettiği düşünülen yerlerdir. Gliese 581 yıldızının yeni keşfedilmiş iki gezegeni yaklaşık dünya kütlesindedir ve yörüngeleri yıldızlarının yaşam kuşağı içinde kalmaktadır.Evrende yaşamın varlığının araştırılması, profesyonel bilimciler kadar, hayatın her kesiminden insanlar için de en merak uyandıran konulardan biri. Yer dışı yaşamla, özellikle akıllı yaşamla temas kurulması haberiyle heyecanlanmayacak çok az insan vardır. Birçoğumuz için bu, belki insanlığın yaşayabileceği en önemli olay. Çok heyecanlı bir macera olmasının ötesinde, böyle bir keşfin, bilim, teknoloji ve yüksek bir olasılıkla, aynı zamanda toplumsal konularda yeni bilgilere kaynaklık edecektir. Tarihte bundan daha önemli çok az başka kilometre taşı düşünülebilir. Aslında bu temas ya da keşifle sadece geçmiş tarihimizi daha iyi anlamakla kalmayız, geleceğimizin olası tarihi hakkında da çok önemli ipuçları elde etmiş oluruz. Yer dışı yaşam konusu son yıllarda bazı önemli yeni gelişmelere kaynaklık etmiştir. Bunlar arasında, son yıllarda gökbilimcilerin keşfettiği, bugün sayıları 100’ü aşan gezegeni olan (çoğu Güneş-benzeri) yıldızlar sayılabilir. Mars’tan düştü¤ü hesaplanan bir meteorda, bu gezegende de yaşamın başlamış olabileceğine dair ipuçları elde edilmiş bulunuyor. Ay üzerinde, Mars’ta, Jüpiter’in aylarında ve hatta Güneşe en yakın gezegen olan Merkür’de donmuş halde suyun bulunabileceği yolunda ipuçları elde edildi.

Öte yandan, konunun özündeki büyüleyici çekicilik, her yaştaki ve her konudaki öğrencileri bilimi öğrenmeye ve anlamaya teşvik eden bir mıknatıs görevi de üstlenmiş durumda. Dünya dışı yaşamı araştırma çok farklı bilimsel ve teknolojik disiplinleri birlikte ele almayı ve bunların sentezini gerektiriyor. Bu alanlar, temel fizik, kimya, biyoloji ve astronomi yanında, iklim ve atmosfer bilimleri, ekoloji, evrim, uzay yolculuğu teknolojileri, radyo teleskopların işleyiş ilkeleri, bilgisayar teknolojileri, sinyal analizi, kriptoloji, hatta dil ve dilin doğası gibi, hemen geniş bir listeye ulaşmakta. Bu nedenle, Dünya dışı yaşam konuşu, dünyada çeşitli düzeylerdeki eğitim kurumlarında (başta orta öğretim ve üniversitelerde olmak üzere) yaygın olarak okutulan bir konu haline gelmiştir. Bu derslere kayıtlardan, konunun gençleri özellikle çektiğini ve onları bilim öğrenmeye özendirdiğini anlıyoruz. Ayrıca konu, UFOlar ve benzeri olayların uyandırdığı ilgi nedeniyle, kolaylıkla bilimdışı mecralara da kaydırılabilmekte, bilimsel dayanağı olmayan iddialara kaynaklık edebilmekte

Dünyamız Var olduğundan Beri :

Tarih boyunca farklı kültürler, göklerde var olabilecek akıllı ve güçlü varlıklar düşünmüşlerdir. Birçok efsane ve hikayede göklerden gelen ziyaretçiler, insanlığın kendini evrenin bir parçası olarak görebilme arzusunun göstergesi olarak alınabilir. Son beş yüz yılda batı dünyasında oluşan Dünya dışı yaşamla ilgili görüşler gezegenimizin evrendeki tek yaşam adası ve bütün varlığın ve evrenin merkezi oluşundan, dünya benzeri çok sayıda gezegen olduğuna kadar değişen bir yelpazede yer aldı.

M.Ö. 10000 yıllarına tarihlenen, uzaylı ziyaretçileri temsilen yapılmış olabileceği ileri sürülen mağara resimleri, Val Camonic (İtalya). Fakat resimler ilahları veya mitolojik kişileri temsilen de yapılmış olabilir.

Örneğin 17. yüzyılda, bilim yardımıyla doğanın anlaşılmasının zevkine en çok varıldığı bir dönemde, Güneş Sistemi gezegenlerinin kendi sakinleri olduğu görüşü geniş kabul görüyordu. Hollandalı tanınmış fizikçi Huygens, diğer dünyalardaki hayat üzerine bir kitap yazmıştı. Bu kitabında, o gezegenlerin öngörülebilen koşullarında yaşamlarını sürdürebilecek canlıları tahmin etmeye çalışıyordu. 18. yüzyılda Fransız hiciv yazarı Voltaire, kahvaltısında koca dağları midesine indiren dev bir Satürnlü’yü hayal ediyordu! 19. yüzyılda gelişkin teleskoplarla yapılan gözlemlerden, Venüs’ten ve dış gezegenlerden farklı olarak, Mars’ın yüzeyinin doğrudan gözlenebildiği, kutuplarında dünyanınkine benzer mevsimlere işaret eden değişikliklerin olduğu anlaşıyordu. Yüzyılın sonlarında, italyan Schiaparelli'nin gözlemleri ve bu sırada Mars yüzeyinde gözlemlediğini düşündüğü 'kanallar', daha sonraki yüzyıla da sarkacak tartışmalara kaynaklık edecektir. Amerikalı Percival Lowell, Arizona'da kurduğu kendi özel gözlemevinde Mars'ı gözlemeye, büyük bir tutkuyla kanalların oluşturduğunu hissettiği ağı ayrıntılı şekilde haritalandırmaya. Mars yüzeyindeki renk değişikliklerim takibe girişti! Ancak aynı dönemler ve sonrasında geliştirilen çağdaş astrofizik gözlem ve tekniklerinden elde edilen sonuçlar, Mars'ta yaşam iddialarını desteklemiyordu! Örneğin, gezegenin yüzey sıcaklığı, suyun donma sıcaklığının çok altındaydı. Oldukça ince olduğu ortaya çıkan Mars atmosferinde, yaşam ve su kanalları için gerekli su buharı ve oksijen de görünmüyordu!

Mars'ın yaşam için hiç de uygun bir ortam olmadığım gösteren bilimsel bulgulara karşın, bu gezegende ileri bir uygarlığa sahip canlılar olduğu düşüncesi halk nezdinde o kadar çok işlenmiş ve kabul edilmiş durumdaydı ki. 30 Ekim 1938'de ABD'de bu konuda bir radyo dramatizasyonu sırasında ciddi ve büyük bir panik yaşandı. Paniğin nedeni oyuncu Orson Welles'in radyo için adapte ettiği. İngiliz yazarı H.G.Wells’ın •War of the Worlds' (Dünyalar Savaşı) adlı romanıydı! Ortam o kadar uygun ve oyun o kadar inandırıcıydı ki. binlerce dinleyici. New Jersey eyaletine indiği ilan edilen Marslı işgalcilerden kaçmak ya da onları karşılamak için evlerini terk edip yollara dökülmüştü! Bu olay, insanın dünya ötesi varlıklara olan ilgisinin ve bu varlıkların niyetleriyle ilgili olarak çağlar içinde geliştirdiği önyargılarının çok önemli bir göstergesi.

Özetlemek gerekirse. biz insanlar, genelde Dünya dışı canlıların bizden daha akıllı, daha güçlü ve daha görgülü olmalarım beklemekteyiz! Ancak. sevgi dolu ve nazik olup olmayacakları. diktatörce davranıp davranmayacakları konusunda kuşkular ya da belirsizlikler içinde sayılırız. Kesinlikle beklediğimiz bir diğer özellik de bizi ilginç ve incelemeye değer bulmaları olabilir. Belki de bu yüzden, bin yıllar boyu göklere yerleştirdiğimiz üst güçlerimizi ve 'Tanrılarımızı her zaman sevdik ve onlardan korktuk. O nedenle, bizden ileri ya da değişik yaşam şekilleri hakkında da benzeri duygular geliştirmiş olmamız anlaşılabilir! Mars'la ilgili gelişmelerin bundan sonrası oldukça yakın tarih olarak henüz belleklerimizde olduğundan (oraya gönderilen onlarca uzay aracı, 1976 Viking yaşam bulma deneyleri. Mars kutuplarındaki ve toprağının altındaki buz halde suyun varlığı, geçmişte denizleri olan bir Mars olasılığı. Mars yüzeyinin ayrıntılı haritalanması çalışmaları...) daha iyi biliniyor. Onun için burada tekrarlanmayacak. Ancak, bugün Güneş Sistemi içinde yaşamın Mars yüzeyi üzerinde başlamış olabileceği yolundaki ciddi ipuçları var. Yaşamın Jüpiter'in aylarından Europa ve Ganymede gibi yüzeylerini kaplayan buz tabakası altındaki sıvı sudan okyanuslar içerdiği hesaplanan yerlerde ve Satürn'ün uydusu. Güneş sistemindeki atmosfere sahip tek ay olan Titan'ın yüzeyinde bulunduğu hesaplanan hidrokarbon (etan ve metan) denizlerinde de başlamış olabileceği, bu konuların uzmanı bilimcilerce öne sürülmekte.

Ele alınan 'Dünya dışı yaşam' konusu çok yönlü bir bilmece durumunda. Bir yandan sürecin tek örneği olarak bildiğimiz biçimiyle yaşam ve onun yeryüzündeki serüveni üzerine elimizde sağlam ipuçları var. Öte yandan da aynı sürecin Dünya dışında olası diğer ortaya çıkışlarına, dağılımına göz atmak, onlar hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyoruz. O zaman. yaşamın yeryüzündeki fosil kayıtlarından ve halen ulaştığı evrelerden yararlanmak ve diğer öngörülerde bulunmak olasıdır. Bu tahmin ve spekülasyonlar, bilimsel verilere dayanmak zorunda. Sınırsız spekülasyonla. bilimsel veri ve bulgulara dayanan spekülasyon arasında önemli farklar olduğu hemen görülür. Bilgiyle yönlendirilen ve hayal gücünden çok, fizik yasalarıyla sınırlanan bilimsel tahminler süreci, bazen sıkıcı bile bulunabilir. Ancak, geçmiş başarılarından da hız alan bilim, anlayabildiklerimizden ve eldeki verilerden yola çıkarak, anlayamadıklarımız ve fakat bilmek istediklerimiz hakkında bize tek yol gösterici olarak görevini sürdürüyor.

Uzayda Yaşam Var mı ?  NASA  54 yaşanabilinecek gezegen buldu  diğer Güneş sistemlerinde .

 Uzayda Yaşam var mı? Günümüzün cevabı  en çok merak edilen sorularından birisi bu..

NASA’nın Kepler teleskopu ile, diğer güneş sistemlerinde, yaşam koşullarına sahip olma olasılığı yüksek 54 yeni gezegen keşfedildi. Samanyolu galaksisinin 1 yıl boyunca taranması sonucu, diğer güneş sistemlerinde bin 235 adet, gezegen olma olasılığı yüksek gök cismi belirlendi. Kepler, gezegen olma olasılığı bulunan, bilinen gök cisimlerinin sayısını da böylece üçe yakın oranda katlamış oldu.

 Bunlardan 54’ünün, kendi güneşlerine, yaşam koşullarına uygun yani ne çok soğuk ne de çok sıcak olabilecek uzaklıkta (yaşanabilir kuşakta) olduğu anlaşıldı. Kepler projesinin baş araştırmacısı William Borucki, bu keşfin oldukça heyecan verici olduğunu ifade ederek, bugüne kadar, yaşamın desteklenebileceği kuşakta yer alan sadece 2 gezegenin bilindiğini söyledi. Bu gezegenlerin bu kuşakta yer almaları, bunlarda yaşam olabileceği anlamına gelmiyor. Bunun en iyi örneği olarak da, tamamen çöl halindeki Mars gösteriliyor.


Bu gezegenler teleskopla gözlemlenemiyor, yüzey koşulları görülemiyor, bu gezegenlerin ancak, kendi güneşleri üzerinde oluşturdukları çekim veya güneşlerinin yaydığı ışığa çıkardıkları engel, defalarca yapılan gözlemlerle izlenerek, orada oldukları anlaşılıyor. Bu gezegenlere seyahat de mümkün değil çünkü, bugünkü teknolojiyle dünyadan bunlara seyahatler, milyonlarca yıl sürebilecek. Uzayda dünya dışı yaşam olabileceğine ilişkin olasılığı arttıran bu yeni keşif içerisinde bulunan gezegenlerin yüzeylerinin 0-100 santigrat derece arasında değiştiği, yüzeylerinde bulunma olasılığı bulunan suyun sıvı halde olduğu düşünülüyor. 2009’da fırlatılan Kepler, Güneş’in yörüngesinde, Dünya ve Mars’ın yörüngelerinin arasında dönüyor.

 

 

NASA'nın araştırmasına göre, insan vücudunun yoğun kozmik radyasyon bombardımanına maruz kalmasından ötürü, uzayda üreme olanaksız

14 Şubat 2011-

 

Amerikan havacılık ve Uzay Dairesi’nin Kaliforniya’daki Ames Araştırma Merkezi’nden bilim adamları, uzay aracında etkin bir kalkan sistemi olmazsa, kuvvetli proton parçacıklarının, uzayda, gebelik oluşan dişi embriyoyu kısırlaştırabileceği ve parçacıkların sperm sayısını iyice azaltacağından, erkeklerin cinsel gücünü de olumsuz etkileyeceği sonucuna vardılar.
Journal of Cosmology’de yayınlanan araştırmada, onlarca, yüzyıllarca veya daha uzun sürecek uzak gezegenlere yolculuğun, oralarda koloni kurulmasını olanaksız kılacağı belirtilerek, şu anki uzay kalkanı teknolojisinin bu tip radyasyondan yeterince korunma imkanı sağlamadığı kaydedildi.
Ames Araştırma Merkezi’nden radyasyon ve biyofizik uzmanı Dr Tore Straume, mevcut kalkan teknolojisinin,Mars’a yolculukta hamile kalmaya izin vermeyeceğini belirtti.
Vücuttaki tüm hücrelerin gelişimini sağlayan DNA, uzay radyasyonuna karşı özellikle duyarlı bulunuyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, iyonize radyasyona maruz kalmanın altı ayın veya dokuz ayın sonunda dişi fetüsteki yumurta hücrelerini öldürebildiğini gösterdi.
Bilim adamları, gebelik sırasında bu yumurtalar korunursa, dişinin kısır olmayacağını ve koloninin devam edebileceğini belirttiler.

 

Evrenin Başka Yerlerinde hayat Var mı ?

İnsanoğlunun “Evrende yalnız biz mi varız?” sorusu yeni değildir. Ancak ne var ki, teknolojiyle birlikte artan gözlemsel ve laboratuvar bilgilerimiz, bizi bu tür bir sorunun cevabını şimdilerde daha iyi verebilir duruma getirmiştir. 1920’lerde dış galaktik sistemlerden bîhaberdik. Şimdiyse 10-15 milyar yılı uzaklıklardan bahsediyoruz. Evrenin çok uzaklarında öyle bir cisim düşünün ki, bu cisimden çıkan ışınlar bize ışık hızıyla (saniyede 300.000 km) 10 milyar yılda geliyor.

Bu öyle muazzam bir uzaklıktır ki, kilometre biriminde rakamla ifade etmeye çalışsak bir rakamının yanına 23 adet sıfır koymamız gerekiyor. (100 000 000 000 000 000 000 000 km). Bu büyüklükte küresel bir yapının içinde milyarlarca galaksi ve her bir galakside de ortalama 100 milyar yıldız vardır. Güneşimiz, bu milyarlarca galaksiden biri olan Samanyolu galaksisinin yaklaşık 200 milyar yıldızından sadece biridir. Onu diğer yıldızlardan ayıran en önemli özelliği, bize çok yakın ve Dünya için hayat kaynağı olmasıdır. Güneşimiz 9 gezegeni, asteroit kuşağı, kuyruklu yıldızları ve meteorlarıyla birlikte bir sistem oluşturmaktadır. Bizse bu sistemin Güneş’ten itibaren 3. gezegeni olan Dünya üzerinde yaşamaktayız. Dünya’mız Güneş Sistemi yaşı mertebesinde, yaklaşık 4.5 milyar yıl yaşındadır. Yapılan araştırmalara göre Dünya’nın oluşumundan yaklaşık ilk 600 milyon yıl sonra canlı hayat başlamıştır. Bu canlılık günümüzde bütün ihtişamıyla sürmektedir. Şu anda Dünya üzerinde 10 milyonu aşkın tür yaşadığı tahmin edilmektedir. Her ne kadar ortalama üç dakikada bir tür yok oluyorsa da yerine yeni türler hayat bulmaktadır. Hayatın başrolünü Güneş oynar. O’nun Dünya üzerine gönderdiği ışık miktarı çok önemlidir. Güneş’in ışıma gücünde olabilecek önemli değişiklikler Dünya iklimini direkt ilgilendirir. Her ne kadar Güneş’in ışımagücü tam sabit değilse de, günümüz dönemindeki değişimleri, iklimi önemli ölçüde değiştirecek düzeyde değildir.

Şimdi evrene bakalım. Bizi evrende canlı hayatın olup olmadığı araştırmasına iten güç nedir? Bu sadece merakımızdan mı kaynaklanmaktadır, yoksa Dünya’yı koruyamadığımızdan mı? Bizce her ikisinden. İnsanoğlu artık Dünya’ya verdiği zararın farkındadır, -Son yıllarda O’nu koruma gereğinin farkına varmıştır- ve bir gün O’nu terk etmek zorunda kalacağını düşünmektedir. Bunun için alternatif evrenler aramaktadır. Bunların örneklerini Ay’da hayat, Mars’ta hayat, uzayda hayat üzerine geliştirilen projelerde görmekteyiz. Teknolojide ileri ülkeler bu tür ciddi projeler üretmektedirler.

Tabiî bunlara geçmeden önce, önceki sayılarda belirtilen üç soruya cevap aramak için verilen “Amaç”ların neler olduğunu gözden geçirmeliyiz.

Amaç 3: “Hayatın moleküler düzeyden organizmaya ve ekolojik sistemler seviyesine nasıl evrimleştiğinin araştırılması.”

Hayat moleküler seviyeden ekolojik sistemlere bütün seviyeden toplulukların biraraya gelip etkileşmesiyle oluşan enerji ve bileşimdeki değişmelerin dinamik bir sürecidir. Evrim üzerine çoğu geleneksel araştırmalar fosil kayıtlarında korunduğu şekliyle, organizmalar ve onların biraraya getirdikleri topluluklar üzerine odaklanmıştır. Bununla beraber organizmalar arasında genetik bilginin değişimi gibi süreçler DNA ve RNA içindeki değişimler evrimsel yeniliğin anahtar sürücüleridir. Yeni geliştirilen laboratuvarları kullanan modern genetik analizler ve hesaplama metodları bütün seviyeden hayatın farklılaşmasına ve her bir seviyedeki evrime yeni bakış açıları getirir. Bağımsız birçok tür ihtiva eden ekolojik sistemlerin evrimi, özellikle mikrobiyolojik toplulukların incelenmesi bu tür çalışmaların tamamlayıcı araştırmalarıdır.

Moleküler biyolojinin ve moleküler genetik tarihinin güçlü teknikleri sayesinde hayatın çeşitliliği ve organizmalar arasındaki ilişkileri anlamamız tamamen değişmektedir. RNA ve diğer korunmuş gen serilerinin incelenmesi, herhangi bir canlının yaşaması beklenmeyen ortamlarda daha önce bilinmeyen organizmalar âlemi ortaya çıkması ve hayatın orijininin çevresel şartları hakkında bizi yeni hipotezlere götürmüştür. Ancak türlerin evriminin anlaşılması için genetik seviyede çok daha ayrıntılı çalışmalar gerekmektedir. Gerçekten ilk çalışmalar, evrimin erken dönemlerinde organizmalar arasındaki genetik transferlerin ortak olabileceğini göstermektedir. Gen kopyalanması ve genin yeniden düzenlenmesi gibi mekanizmalar üzerine yapılan çalışmalar, bu süreçlerin basit bir mutasyon (değişme) ve seçim etkisinin evrimi idare eden unsurlar olmadığını göstermektedir. Bağımsız gen ailelerinin incelenmesi daha önce tanımlanmamış mikrobiyolojik türlere kadar genişletilmelidir. Yeni araştırma ekiplerinin ve metodolojilerinin geliştirilmesi ihtiyacı vardır. Şayet gen transferi çok eski çağlardan beri süren bir işlemse, anahtar fonksiyonların ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı ve genomik birlikteliğe nasıl yayıldığının tayin edilmesi önemli olacaktır. Bu gayret, genomik karmaşanın gelişiminin tekrar yapılanmasını sağlayacaktır. Mikrobiyolojik çeşitlilik ve mikrobiyolojiksel topluluklardaki değişiklikler üzerine yapılan çalışmaların koordinasyonlu bir şekilde yürütülmesi, genetik çevresel faktörleri belirlemek için gereklidir. Bu genetik çevresel faktörleri biyolojik çeşitliliğin yayılımını ve biyosfer üzerindeki değişimsel etkileri de beraberinde getireceklerinden incelenmesi ayrıca zaruridir. Meselâ, organizmaların birbirlerini nasıl etkilediklerini, ekolojik sistemlerin Dünya üzerindeki kimyanın tedricî değişiminden, okyanus ve atmosferin bileşiminden nasıl etkilendiklerinin anlaşılması gerekmektedir. Dünya’nın global ekolojisinin incelenmesi yeni teknolojilere transfer edilmelidir (uzaktan algılama ve coğrafik bilgi sistemleri gibi). Süreçlerin yönlendirilmesi, etkileşimli sistemlerin modellenmesi ve keza global sistemler hakkında düşünülen yeni örnekler de bu teknolojilere bırakılmalıdır. Felâket sayılabilecek dış orijinli çevresel değişikliklerin, asteroit ve kuyruklu yıldız çarpmalarının ve yakın çevremizde oluşacak bir yıldız patlamasının sonuçlarının da göz önüne alınması, evrim anlayışımızı değiştirebilecektir. Bu tür bir araştırma hayat ve gezegenin evriminin birlikte incelenmesiyle (Amaç: 4), olağanüstü şartlarda hayatın devam ettirilebilmesi kabiliyetiyle (Amaç: 5) ve uzak gezegenlerde hayatın nasıl başladığının araştırılmasıyla (Amaç: 7) ilişkilidir.

Amaç-4: “Biosferin yerle birlikte nasıl evrimleştiğinin belirlenmesi. Moleküler biyoloji, mevcut ve tarihsel çevre çalışmalarından, ekoloji ve organizma biyolojisindeki araştırmalardan sağlanan delillerin toplanarak hayatın ve gezegenin birleşik evrimini izlenmesi.”

Hayat, değişen çevresel şartların sorumluluğunda tepki olarak evrimleşirken, değişen ekolojik sistemler Dünya’nın çehresini değiştirir. Bilim adamları hayatın ve gezegenimizin birlikte evrimini şu anda yapılmakta olan mevcut ve tarihsel çevre çalışmalarından, ekoloji ve organizma biyolojisindeki araştırmalardan sağlanan delilleri toplayarak izleyebilirler. İlkel organizmanın çeşitlenme ve dağılımını kayalar ve biyomoleküllerde kalmış hayat kayıtlarını okumak için yüksek duyarlıklı teknolojiler arasındaki özel kimyasal etkileşimleri belirlemeye ve yerin dış -idare edici- güçlere ve biyolojik modifikasyonlara tepki olarak değişen şartlarının tarihi izlenmeye çalışılmaktadır.

Tarihleri ve çevresel içerikleri biyomoleküler, paleoenviromental ve paleobiyolojik delillere dayandırılmış evrimsel olaylarla ilişkilendirebilmek için jeolojik kayıtlar kullanılmalıdır. Ayrıca çevresel bir içerikteki hayatın tarihini sınayarak ve korunabilir kayıtlar (biomineraller, trace elementlerin toplanması, organik moleküller, kararlı izotopların karakteristik oranları, vs.) sağlayan biokimyasal yolların evrimini çalışarak, çevresel ve biyolojik değişimleri birbiriyle ilişkilendiren mekanizmaların inşa edilmesine başlanabilir. Bu biokimyasal yollar hakkındaki araştırmalar aynı zamanda, yerdeki ve diğer gezegenlerdeki ilkel kayalarda görülebilecek bio-gösterge envanteri de oluşturabilir. Biosfer ve onu barındıran gezegen arasındaki özgül kimyasal etkileşimler ve bunların evrimsel sürücüler olarak rolleri, biogeokimyasal çevrimlerin ve önemli biolojik yan ürünlerin (moleküler oksijen gibi) çalışmasıyla ortaya çıkartılabilir. Böylece yer atmosferinin gelişimi, oksijen ve karbondioksit düzeylerini kontrol eden faktörlere yeni ve daha temel bir bakışla, daha ayrıntılı bir şekilde anlaşılacaktır. Diğer bir kazanım, yer biosferinin evriminin daha iyi anlaşılması olacaktır. Organizmaların yeni ve sıradışı türlerinin ilk görünüşleri (ortaya çıkışları) için paleontolojik deliller, fosil kayıtlarına ve hassas geokronolojiye nicel yaklaşımlar kullanan moleküler phylogenies ile toplanacaktır. Evrimleşen biosferimizin tam çeşitlenmesini anlamak, sıradışı şartların fosil kayıtlarının keşfi ve kaydedilmesini gerektirir ki bu aynı zamanda diğer gezegenlerde hayat araştırmak için de geçerliği olan bir alıştırmadır. Bu araştırmaların tümü, evrimsel mekanizmaların moleküller, organizmalar ve ekosistemler düzeyinde daha derin bir şekilde anlaşılmasını gerektirir. (Amaç-3’te tartışıldığı gibi). Sonuçlar, hayatı başlatanların (biomaker) teşhis edilmesine doğrudan katkı sağlayacaktır.

Amaç-5: “Diğer Dünya’lardaki şartlara benzeyen şartlarda hayat için sınırların belirlenmesi. Kendi gezegenimizde geçmişte ve bugün habitat (hayat alanı) şartlarının tam aralığının yani adaptasyonun araştırılması ve bunu Güneş Sistemi’ndeki diğer cisimlerde (Mars ve Europa gibi) bulunan şartlarla benzerlik kurulmasında kullanılması.”

Hayat, Yeryüzü’nde sıvı suyun bulunduğu her yerde bulunur. Bu yerler nükleer reaktörlerin iç kısımları, buzla kaplı Antaretic gölleri, okyanus altı hidrotermal kaynaklar ve derin yüzeyaltı kayalardaki sıradışı şartlar da dahildir. Diğer Dünya’lardaki hayatın muhtemel şartlarını anlamak için kendi gezegenimizin bugünü ve geçmişinde barınılabilir şartlarını araştırmak zorundayız. Bu sıradışı şartları sadece gezegen üzerindeki hayatın adaptasyon yeteneği hakkında neler söyleyebileceğimizi öğrenmek için değil, aynı zamanda  Güneş Sistemi’ndeki diğer cisimler (Mars ve Europa) üzerindeki şartlara benzerlikler bulmak için de yapacağız.

Diğer gezegenlerdeki hayat potansiyelini anlamaya, kendi gezegenimizdeki hayatın sınırlarını araştırmakla başlamalıyız. Yeryüzü’ndeki hayat tarafından gösterilen sıradışı şartlar için tolerans, evvelce düşünüldüğünden çok daha geniştir. Yeryüzü’nün en küçük yerleşimcilerinin bazıları hakkında yapılan son araştırmalar, bunların hayat tarzlarını dikkate değer derecede değiştirebileceklerini göstermiştir: Nükleer reaktörler, yıllarca buzla kaplı kalan Antarctic gölleri, kayaların içleri, hidrotermal kaynaklar gibi sıradışı şartlarda hayatta kalan mikroorganizma toplulukları gibi. Deniz altındaki hidrotermal kaynaklar civarında olduğu gibi bazı sıradışı yerler, Yeryüzü’nde hayatın kaynağı için muhtemel yerler olarak önerilmiştir. Extremophile organizmaların ve onların hayat ortamlarının araştırılması, bunların kendileri ve Mars ve Europa keşif gezileri için benzer çevresel şartlar hakkında birincil önemde bilgi sağlar. Hayatı desteklemeyen çevresel yeryüzü şartlarının tespiti ve hayatın enerjitik olarak uygun tüm çevresel boşlukları doldurmak üzere neden adapte olmadığı sorusunu da sormak gerekir. Böyle çalışmalar aynı zamanda hayatın Yeryüzü genelindekinden önemli miktarda farklı şartlardaki kimyasal ve morfolojik izlerinin tespitine de yardımcı olur.

Amaç-6: “Bir gezegeni yaşanabilir kılan özelliklerin neler olduğunu ve bu dünyaların evrende ne kadar sıklıkla bulunduklarını belirlemek. Gezegenlerin sıvı suyu nasıl tuttuklarının araştırılması ve hayatın muhtemel yerlerini bulmak için gezegen oluşumunun kuramsal ve gözlemsel çalışmaların gözönüne alınması.”

Yerdışı hayat için nereye bakmalıyız? Tek örneğimiz olan Yeryüzü’ndeki hayat temel alınırsa, sıvı su bir gerekliliktir. Bundan dolayı, hangi tür gezegenlerde sıvı su bulunabileceğini ve bunların miktarını belirlemek zorundayız. Kendi gezegenimiz ve Güneş Sistemi’nin diğer üyelerindeki suyun kaynağını anlamak, bir gezegen sisteminde suyun dağılımının yolları hakkında ve Güneş’in ışımagücündeki değişimin iklim üzerine etkilerinin ve bir gezegen üzerindeki uzun dönemli hayat alanlarının araştırılması yeni bakış açıları ortaya çıkaracaktır. Gezegen oluşum sürecinin incelenmesi ve gezegen sistemlerinin temsilcilerini taramak yoluyla, hangi gezegenlerin mevcut olduklarını ve evrende nasıl dağıldıklarının tespiti yapılmalıdır. Aslında hayat alanına sahip gezegenlerin çokluğu hakkında bilgi toplamalıyız.

Habitata sahip gezegenlerin çokluğu, evrende hayatın rolünü anlamak için önemlidir. Gezegenlerin oluşumuna ve gezegen sistemlerini ortaya çıkan konfigürasyonuna, deneysel ve kuramsal olarak yaklaşılabilir. Gezegen oluşumu işlemini, özellikle gezegensel habitatla ilişkisini tümüyle anlamak için mevcut gözlemsel veri tabanımız, gezegen öncesi disklerin daha yüksek uzaysal ve tayfsal ayırma güçlü çalışmalarını, Güneş Sistemi dışındaki gezegen sistemlerinin tespiti ve çalışmalarını ve Güneş Sistemi’ndeki küçük cisimlerin ve tozun dağılımı ve özelliklerini ihtiva edecek şekilde genişletilmelidir. Hayatın bilinen tek örneğinden hareketle, habitat içinde genetik materyal alışverişinin mümkün olduğu sıvı suyun varlığı ve uzun dönemli kalıcılığına bağlı olduğu sonucuna varıyoruz. Aynı zamanda, sistemi denge durumundan uzakta tutan bir enerji kaynağı olmalıdır. Tanışık olduğumuz tüm hayat formları, en azından hayat çevrimlerinin bazı aşamalarında sıvı suya ihtiyaç duyduklarından, habitatlık kriterleri sıvı suya ihtiyaçla başlamalıdır. Bu sınırlamayla dahi hayatın nerede doğacağı ve sürdürüleceğini anlamak için sorulacak çok soru vardır. Acaba Dünya’daki su, Yeryüzü’nün oluştuğu ilk materyalden mi kaldı, yoksa asteroid veya kuyrukluyıldız çarpışmalarıyla sonradan mı eklendi? Son 4.5 milyar yıl boyunca Güneş’in parlaklığında meydana gelmiş değişimler göz önüne alındığında, Yeryüzü tarihinin büyük kısmında su nasıl sıvı halde kaldı? Bir başlangıç noktası olarak, herhangi bir gezegen sisteminde hayatta kalınabilirlik şartı olarak, sıvı suyun bir gezegen yüzeyinde kararlı olduğu yer olarak alınır ki bu durum yıldızın türüne ve gezegenin yörüngesine bağlıdır; üstelik bu, başka bir gezegen etrafındaki gezegenlerin hayat bulabilecekleri bölgelerde bulunma sıklığı, Dünya büyüklüğündeki gezegenleri içine alan gezegen sistemlerini temsil edecek bir örneğin aranması ve bunların konfigürasyonlarının tespiti yoluyla deneysel olarak sorgulanabilir. İklimin kararlılığı Amaç-4’le ilişkilidir. Hayatın sürdürülebilirlik sınırının tespitiyse direkt olarak Amaç-5 ve Amaç-8’le ilişkilidir.


Sayın:
Prof. Dr. Adnan ÖKTEN - Araş. Gör. Dr. Tansel AK

Güneş Fiziği, Astrometri, Küresel Astronomi,

aokten@istanbul.edu.tr

Genel Astronomi Anabilim Dalı Başkanlığı

İ. Ü. Gözlemevi Araştırma ve Uygulama Merkezi Merkez Müdür Yardımcılığı

İ. Ü. Gözlemevi Araştırma ve Uygulama Merkezi Yönetim Kurulu Üyeliği

Türk Astronomi Derneği Başkan Yardımcılığı

 

 

 

Kuran’a Göre Evrende Hayat Var mı ?

UZAYDA HAYAT VAR MI?

Yazar: Mehmet Fahrettin HEKİMOĞLU, 07-3-2009

Mehmet Fahrettin  Hekimoğlu.

http://www.sorularlarisale.com/index.php

SORULARLA RİSALE .

 

İnsanoğlu dünya dışında hayat olup olmadığını hep merak etmiştir. Bu amaçla uzun zamanlar boyunca uzaydaki uydu ve gezegenler gözlemlenmiş, en nihayet teknolojinin ilerlemesiyle insanoğlu uzaya çıkabilmiş ve Ay'a ayak basmıştır. Ancak uzay çalışmaları bununla kalmamış ve daha sonra Merih'e ve diğer gezegenlere insansız uzay araçları gönderilmiş ve ulaşılamayan gezegen ve yıldızların da teleskopik cihazlarla fotoğrafları çekilerek buralarda hayat olup olmadığı araştırılmıştır.

Bütün bu ilmi araştırmalar sonunda şimdilik ulaşılabilen veya incelenme imkanı bulunan yerlerde hayat bulunduğu tespit edilememiştir. Ancak buna rağmen insanoğlu hemen "uzayda hayat yoktur" demiyor ve diyemiyor. Çünkü şu dünyamız, bize kainattaki her şeyin, hayata hizmet ettiğini ve mevcudatın hayat için yaratılmış olduğunu gösteriyor. Demek hilkatin en önemli neticesi hayattır. Öyle ise hayatın, kainatın her tarafında görülmesi gerektir.


Gerçekten de, içtiğimiz suda, soluduğumuz havada, bir avuç toprakta, yerin altında ve üstünde her yerde bir tür hayat sahibi mahlukat olan gözle görülmeyecek kadar küçük, ancak mikroskopla görülebilen sayısız bakteriler bulunduğunu bu gün bilim bize söylüyor. Hatta bu küçük bakteriler, kendileri hayat sahibi oldukları gibi, dünyadaki bütün mahlukatın da hayat bulmasına ve hayatlarının devamına hizmet ediyorlar.


Şu muazzam kainatı hikmetle yaratan Allah, üzerinde bulunduğumuz şu yer kürenin her tarafını hayattar varlıklarla doldurup her şeyi hayata hizmetkar yapmakla, hayata ne kadar önem ve değer verdiğini göstermektedir. Hiç bir şeyi abes ve lüzumsuz yaratmayan Allah, sonsuz genişlik ve büyüklükte yarattığı uzaydaki sayısız yıldız ve gezegenleri elbette hayatsız ve başıboş bırakmamıştır.

Madem hakikat budur, o halde bu gün için ulaşılabilen Ay ve Merih'te hayat bulunduğunu niçin tespit edemiyoruz?

 
Çünkü biz hayat olarak, sadece yerküremizde görebildiğimiz ve tespit edebildiğimiz türde bir hayat emaresi ve delillerini arıyoruz. Başka türlü hayat sahibi mahluk olabileceğini düşünmüyoruz. Gerçektende Yüce Yaratıcının bize hayatımızı devam ettirebilmemiz için bahşettiği duyu organlarımızın kabiliyeti çok sınırlı, halbuki Yüce Yaratıcı'nın yaratması, kudreti ve hikmeti, sınırsız ve sonsuzdur.


Allah'ın yeryüzünde yarattığı mahlukata baktığımızda, ne kadar çok sayıda ve değişik şekilde varlık yaratmış olduğunu, her birini ayrı bir şekil, ölçü ve biçimde yarattığını, her birinin yaratılış tarzı, yaşam şekli ve yerinin ne kadar farklı olduğunu görüyoruz. Suda yaşayan canlılar için, bizim bulunduğumuz ortam öldürücü ve yaşanmaz bir yer, karada yaşayanlar içinse, su öyle. Ya toprağın metrelerce, hatta kilometrelerce altında yaşayanlara ne demeli!


Demek ki Allah, her yaratığına uygun bir yaşam tarzı, mekanı ve ona göre cihazat vermiş. Öyleyse yerküre dışındaki diğer gezegenler, yıldızlar, güneşler ve galaksilerde, hatta uzay boşluğunda bile, oralara uygun bir vücut ve hayata sahip varlıklar olabilir ve olmalıdır
.

 

Uzayda hayat var mı sorusunun en güvenilir cevâbı , hiç şüphesiz, Mûcize olduğu kanıtlanmış olan, kendisinden başka tanrı olmayan allâh’ın kitabı kur’ân’dadır .

iki âyette açıkça bildirilmiştir, uzayda hayat vardır .
1- Kur’ân’ın 16’ncı sûresi olan nahl sûresinin 49’uncu âyeti :
“ve Allâh’a secde eder ne (var) göklerde ve ne (var) yer(yüzün)de dâbbeden (kımıldayandan, canlıdan) ve melekler ve onlar büyüklenmezler .”
2- Kur’ân’ın 42’nci sûresi olan şûrâ sûresinin 29’uncu âyeti
“ve O’nun (Allâh’ın) âyetlerinden (belirtilerinden) , yaratılış
(tarz)ı gökler ve yer(yüzünü)n ve ne yaydı o ikisinde dâbbeden (kımıldayandan, canlıdan) ve o (onların) toplanmalarına dilediğinde kadîr (çok iyi ölçüler koyan) .”

Bu iki âyette bahsedilen gökler, uzaydır . Gökler kelimesi her ikisinde de çoğuldur, bu da bildiğimiz evrende her yerde hayat olduğuna delildir . İkinci âyetteki yaydı kelimesi tozun yayılmasını ifâde eden “besse” fiilidir . Bu fiil ile ifâde edilen yayılma, tozun yayılması gibi, üste, alta, öne, arkaya, sağa, sola, her yöne yayılmayı anlatır . Öyleyse âyette bu fiille anlatılan , göklerde, uzayda yayılmadan anlaşılan, evrenin her bölümünde hayatın varlığıdır .
24’üncü sûre olan nûr sûresinin 45’inci âyetinde, bu iki âyette  Bahsi geçen “dâbbe” kelimesi tarif edilmiştir. Bu âyette anlatılan dâbbe târifi .
1- Her dâbbe (kımıldayan, canlı) su’dan yaratıldı . (öyleyse uzayda her yerde su var)
2- Dâbbenin (kımıldayanın, canlının) bir kısmı karnı üzerinde gider, yâni sürüngendir .
3- Dâbbenin (kımıldayanın, canlının) bir kısmı iki ayağı üzerinde gider .
4- Dâbbenin (kımıldayanın, canlının) bir kısmı dört ayağı üzerinde gider . (dört ayaklılar ve iki ayak, iki kol üzerinde giden maymun türleri gibileri)
Kur’ân’da târif edilen dâbbe (kımıldayan, canlı) târifi budur. Göklerde, uzayda var olan hayat budur. Yâni dünyâdaki hayat gibidir uzaydaki hayat.
Bâzı âlimlerin, tefsircilerin dâbbe ,meleklerdir demeleri, büyük bir hatâ, bu kur’ân âyetlerini inkardır . 16’ncı sûre olan nahl sûresinin 49’uncu âyetinde “ne (var) yer(yüzün)de dâbbeden ve melekler” sözünde “dâbbe” ve “melekler”in ayrı ayrı anılması da “dâbbe” ve “melekler”in farklı varlıklar olduğu anlaşılıyor . Ayrıca meleklerin su’dan yaratılmadığı ışıktan yaratıldığı hakkında hadis vardır .

Böylece hiç şüphesiz anlaşılıyor ki kur’ân, göklerde, yâni uzayda hayatın varlığını bildiriyor .

Ayrıca göklerde, uzayda hayatın varlığına dâir hadisler var. Bu da ayrı bir delil olarak kur’ân’la uyumludur.. Örnek bir hadis :
“bilim süreyyâ’da (ülker takım yıldızları’nda) olsa, onunla birbirine kavuşur fars oğullarından (îranlılardan) adamlar”
(hadîsin kaynağı: (1)ahmed bin hanbelin müsnedi, (2 (297-420-422-469))
( hadisdeki “bilim” kelimesi yerine “îmân” kelimesi kullanılan aynı hadîs’in diğer bir naklinin kaynağı :tirmizî , tefsîr bölümünde 47 (3), 62 (1), menkıbeler 70 )
(hadisdeki “birbirine kavuşur” kelimesi yerine “elbet ona kavuşur” kelimesi kullanılan diğer bir naklinin kaynağı : buhârî, tefsîr bölümü 62 (1) . Müslim , sahâbenin fazîletleri bölümü 231. Tirmizî, tefsîr bölümü 47 (3), 62 (1), menkıbeler 70 .ahmed bin hanbel 2 (417) )

Hadisteki “süreyyâ” (türkçede, “ülker”, “yedi kız kardeş” adları ile bilinir . Ayrıca farsça “peren”, “pervin”. Yunanca “pleiades”. Japonca “subaru”.) Adları ile bilinir. Uluslar arası gök bilim adlandırmasında “m 45” olarak bilinir.
boğa burcundadır , dünyâdan uzaklığı 440 ışık yılı (135 parsek). Âletsiz bakıldığında yedi yıldızı görünür .

Sonuç, kur’ân uzayda hayat var diyor. “ve sağolsun kim uydu (gerçeğe) iletene.”( kur’ân, sûre 20, âyet 47)“övgü Allâh’a düzenleyeni evrenlerin.” (kur’ân, sûre 1,âyet 1)

 

öyleyse âlemîn =

1 - gökler ve yer ve ikisi arasında ne var ise hepsi (mekansal ; yükseklik ve alçaklık)

2 – şimdikiler ve ilk var olanlar (zamansal ; şimdi ve geçmiş)

3- doğu ve batı ve arasında ne varsa hepsi ( yüzeysel ; enlilik)

yani kuranda bahsedilen “âlemîn” kelimesi çok boyutlu olarak evren ile ilgili bir kelimedir. Bu kelime çoğuldur, bu sebeple evren değil evrenler kelimesi tam karşılığıdır. Gökler ve yer ve o ikisi arasında ne varsa uzaydadır , öyleyse âlemîn , evrenlerdir , uzaydır.

Alemin en az bunlardır ve bunlar içinde dünya okyanusa nisbetle bir damla su kadar yer tutmaz. Alemin dünyadır iddiası olanlar bir toz zerresinin dünya olduğunu iddia etmekten bile daha beter bir küçültme yapmaktadırlar.
Uzayda ; evrenlerde ; âlemînde akıllı varlıklar , canlılar ve insanlar ve cinler olduğuna delil olan bâzı âyetler.

(3 âli imrân 42) “ve dediğinde melekler ey meryem elbette allâh süzerek seçti seni ve temizlenici etti seni ve süzerek seçti seni üzerine kadınlarının evrenlerin”.

Bu âyettende evrenlerde kadınların bulunduğu , dolayısıyla erkeklerinde bulunduğu anlaşılıyor. Kadınlar anlamındaki “nisâ” kelimesinin hayvanlar hakkında kullanılışına dâir bir bilgim yok. Bu kelime insanlar hakkında kullanılıyor. Öyleyse bu âyet uzayda , alemlerde , evrenlerde insanların varlığını da bildiriyor.

(3 âli imrân 96) “elbette ilki evin elbet (o) ki konuldu insanlar için elbet (o) ki bekkededir (mekkededir) mübârek olarak ve (gerçeğe) ileten (hidâyet) evrenler için”.
(3 âli imrân 97) “onda belirtilerin (âyetlerin) apaçık olanları (var) ayakta durduğu yer (makâmı) ibrâhîmin ve kim girdi ona oldu güvende olan ve allâh için üzerine insanların (görev) haccedilmesi evin (ka’benin) kim gücü yetti ona yolca ve kim küfretti (nankörlük etti , kâfir oldu) böylece elbette allâh ganî(dir) (ihtiyaçtan uzaktır) evrenlerden”.


İnsanlar toplumu için konulmuş olan evlerin ilki evrenlere bereket kaynağı , yol gösteren , (gerçeğe) ileten, hidâyet. Ev insanlar için konulmuş olduğuna göre ve evrenlere yararlı ise evrenlerde insanlar var ki evrenlere yararlı. Öyleyse âlemlerde , evrenlerde insanlar var.
Haccetmek evrenlerdeki insanlarında görevi , eğer ona ulaşacak bir yola gitmeye güçleri yeter ise. Mi’râc hadislerinde hacca gidebilmek için salat ve selâm ona yüce allâh’ın elçisinden yollarının kısaltılması için duâ isteyen mûsâ kavminden olan müslümanların durumu bu âyet ile uyumlu bir durum.
Selâm ona yüce allâh’ın elçisi lût’a melekler insan şeklinde geldiklerinde , onun toplumunun kâfirlerinin sözünü nakleden bir âyet de bu konuya delildir.
(15 hıcr 70) “dediler men etmedikmi seni evrenlerden”.
Lût’u men ettiklerini söyledikleri kişiler insan şeklindeki melekler idi, onlar evrenlerin birinden gelen bu yabancı insanlardan onu men ettiklerini söylüyorlar. Bu konuda , bu bilgiyi , âlemlerden bir takım insanların varlığını yalanlayan bir açıklama bulunmaması sebebiyle âlemlerde , evrenlerde insanların var olduğuna dâir kuvvetli bir zan oluşuyor bu âyet. Çünkü eğer evrenlerde bir takım insanlar olmasaydı bu konu içinde bir açıklama olması beklenirdi. Aksine evrenlerde insanların var olduğuna işaret ediyor bu ayet.
Selam onlara meryem ve oğlu îsâ’dan bahseden bir âyet.
(21 enbiyâ 91) “ve (o bayan) ki kuvvetle korudu fercini böylece üfürdük onun içine (bayanın içine) canımızdan (rûhumuzdan) ve ettik onu (bayanı) ve onun oğlunu bir belirti (âyet) evrenler için”. Kaynakwh webhatti.com: Kuranda Uzayda Hayat -3- Uzaylı İnsanlar
Meryem ve oğlu îsâ’dan , evrenlere , allâhın bildirdiklerinin gerçekliğinin belirtisi , âyet olarak söz edilmesi , evrenlerde bu âyetten bilgi edinerek, ibret alarak allâh’a îmân etmesi beklenen akıllı varlıkların olduğuna delildir.
(21 enbiyâ 106) “elbette bunda (kur’ân’da) elbet bir tamamını ulaştırma (var) kavmi için kulluk edenlerin”.
(21 enbiyâ 107) “ve ne gönderdik (göndermedik) seni ancak bir rahmet olarak evrenlere”.
(21 enbiyâ 108) “de elbette ne (başka değil) vahyedilir bana , elbette ne (başka değil) tanrınız tanrının bir olanı böylece siz teslim olanlarmısınız (müslümanlarmısınız)”.

Bu âyetlerde , kur’ân kendisine verilen salat ve selâm ona yüce allâh’ın elçisi muhammed’in kullara ulaştırmakla görevli olduğu görevin tek tanrıya , onun kitabı kur’ân’a çağrı olduğu ve görev alanının evrenler olduğu açıklanıyor. O evrenlere , gökler ve yer ve o ikisi arasında ne varsa hepsine rahmettir , merhamettir. Öyleyse bu âyetler evrenlerde , gökler ve yer ve o ikisi arasında ne varsa onlarda bu göreve , çağrıya uymakla sorumlu akıllı varlıkların , canlıların varlığına delildirler.
Âyetlerin sonunda bu çağrının sonucu olarak çağrılanların yüce allâh’a teslim olanlar , müslümanlar olmaları bekleniyor. Müslüman olması için çağrı yapılan kişilerin ise insanlar ve cinler olduğunu kur’ân’ın bildirmesi ile bilmemiz sebebiyle anlaşılır ki evrenlerde , gökler ve yer ve o ikisinin arasında ne var ise onda özellikle insanlar ve cinler vardır.

(38 sâd 87) “o (kur’ân) bir hatırlamadır (zikirdir) evrenler için”.

Öyleyse bu âyet evrenlerde , gökler ve yer ve o ikisi arasında ne varsa onlarda kur’ân’dan , kur’ân’ın hatırlatıcılığından ibret alacak , gerçeği hatırlayacak , düşünecek , uyacak , sorumlu , akıllı varlıkların , canlıların varlığına delildir.

(68 kalem 52) “ve ne o (kur’ân) ancak bir hatırlama evrenler için”.

Öyleyse bu âyet evrenlerde , gökler ve yer ve o ikisi arasında ne varsa onlarda kur’ân’dan , kur’ân’ın hatırlatıcılığından ibret alacak , gerçeği hatırlayacak , düşünecek , uyacak , sorumlu , akıllı varlıkların , canlıların varlığına delildir.


(81 tekvîr 25) “ve ne (değil) o sözüyle (birlikte) şeytanın taşlanmışının”.
(81 tekvîr 26) “böyle iken nereye gidiyorsunuz”.
(81 tekvîr 27) “o (kur’ân) bir hatırlamadır (zikirdir) evrenler için”.
(81 tekvîr 28) “kim için (ki) diledi sizden ayakta durmayı (doğru yolda olmayı)”.
(81 tekvîr 29) “ve ne diliyorsunuz ancak dilemesi allâh’ın düzenleyeni (rabbı) evrenlerin”. Kaynakwh webhatti.com: Kuranda Uzayda Hayat -3- Uzaylı İnsanlar

Öyleyse bu âyetler evrenlerde , gökler ve yer ve o ikisi arasında ne varsa onlarda kur’ân’dan , kur’ân’ın hatırlatıcılığından ibret alacak , gerçeği hatırlayacak , düşünecek , uyacak , sorumlu , akıllı varlıkların , canlıların varlığına delildir.

Bu tesbit ve açıklamalarla birlikte , kur’ânın âlemîne ; evrenlere gönderildiğini bildiren bütün âyetler , kur’ân’ın hitabının özellikle insanlara ve cinlere oluşu sebebiyle evrenlerde insanlar ve cinlerin varlığına delildirler.

Uzayda hayatın var olduğunu isbat eden âyetler ve hadisler bu açıklamalardan sonra daha iyi anlaşılır oldu.

Kur’ân’ın 16’ncı sûresi olan nahl sûresinin 49’uncu âyeti :
Âyet: “ve allâh’a secde eder ne (var) göklerde ve ne (var) yer(yüzün)de dâbbeden (kımıldayandan, canlıdan) ve melekler ve onlar büyüklenmezler .”
Kur’ân’ın 42’nci sûresi olan şûrâ sûresinin 29’uncu âyeti:
Âyet: “ve o’nun (allâh’ın) âyetlerinden (belirtilerinden) , yaratılış (tarz)ı gökler ve yer(yüzünü)n ve ne yaydı o ikisinde dâbbeden (kımıldayandan, canlıdan) ve o (onların) toplanmalarına dilediğinde kadîr (çok iyi ölçüler koyan) .”


Hadis: “bilim süreyyâ’da (ülker takım yıldızları’nda) olsa, onunla birbirine kavuşur fars oğullarından (îranlılardan) adamlar”

(hadîsin kaynağı: (1)ahmed bin hanbelin müsnedi, (2 (297-420-422-469)).
( hadisdeki “bilim” kelimesi yerine “îmân” kelimesi kullanılan aynı hadîs’in diğer bir naklinin kaynağı :tirmizî , tefsîr bölümünde 47 (3), 62 (1), menkıbeler 70 ).
(hadisdeki “birbirine kavuşur” kelimesi yerine “elbet ona kavuşur” kelimesi kullanılan diğer bir naklinin kaynağı : buhârî, tefsîr bölümü 62 (1) . Müslim , sahâbenin fazîletleri bölümü 231. Tirmizî, tefsîr bölümü 47 (3), 62 (1), menkıbeler 70 .ahmed bin hanbel 2 (417) ).

Hadisteki “süreyyâ” (türkçede, “ülker”, “yedi kız kardeş” adları ile bilinir . Ayrıca farsça “peren”, “pervin”. Yunanca “pleiades”. Japonca “subaru”.) Adları ile bilinir. Uluslar arası gök bilim adlandırmasında “m 45” olarak bilinir.

Boğa burcundadır , dünyâdan uzaklığı 440 ışık yılı (135 parsek). Âletsiz bakıldığında yedi yıldızı görünür .


Sonuç:
Kur’ân âyetlerinin bildirdiği ; uzayda akıllı canlılar , insanlar ve cinler vardır.

Ey müslümanlar (teslim olanlar) , başkasına değil allâh’a müslüman (teslim olan) olunki kurtulun .
Âyet : (17 isrâ 36) “ve ardına takılma neyin (ki) (var) değil senin için onunla (ilgili) bilgi, elbette işitme ve görme ve gönül, hepsi işte (onlar)ın oldu ondan mes’ûl”.
Âyet : (24 nûr 31) “…ve (hatâdan) dönün allâh’a toptan ey güvenenler (îmân edenler) olurki siz kurtulursunuz”.
Âyet : (20 tâhâ 47) “…ve sağ olsun kim uydu (gerçeğe) iletene”.

Âyet : (1fatiha 1) “övgü allâh’a düzenleyeni evrenlerin”.





 

 

 

Uzay  yapısı -  Uzayda Bizden Başka Yaşam var  mı ?

 Doç.Dr. Yüksel Karataş

 Doç. Selçuk Bilir

İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü

Kaynak: 1) Popüler Bilim (1998) 50, 25-30

              2) Popüler Bilim (1998) 51, 25-31

Bir an için şöyle düşünelim: yaşadığımız İstanbul şehri Dünya'daki birçok şehirden bir tanesidir. Dünya ise 9 gezegenden biri olup, Güneş sistemimizin bir üyesidir. Güneş ise Galaksimizde, Orion kolunda Galaksi'mizin merkezinden yaklaşık olarak 27.000 ışık yılı uzakta milyarlarca yıldızdan sadece bir tanesidir. Buradan da anlaşıldığı gibi, insanoğlu yüzyıllardır düşünme etkinliğini kullanarak, bir takım kavramlar geliştirerek kendini deyim yerinde ise uçsuz bucaksız Evren'de, bir yere konumlandırma becerisini göstermiştir. İnsanoğlunun, Şekil 1'de gösterilen bu estetik konum zincirini gözlemlerden yola çıkarak elde edebilmesi epeyce güç olmuştur. Bizler, kendimizi Evrende bu şekilde konumlandırdık, Peki başka yıldızlardaki başka başka uygarlıklar kendilerini bu evrende bir yerlere konumlandırabildiler mi? Bunun kritiğini yazının ilerleyen kısımlarında bulabileceğiz. 

Şekil 1. İçinde yaşadığımız İstanbul'un, galaksimizdeki konumu.

Şekil 1'deki konumu oluşturan insanoğlu, Galaksi'mizin merkezinde dolanan milyarlarca yıldızdan bir tanesi olan Güneş ve üzerinde yaşamın bulunduğu Dünya üzerinde, Güneş'ten ısı ve ışık alarak yaşamını sürdürebilmektedir. İçinde yaşadığımız gezegenimizde, etrafımıza baktığımızda yaşamlarının farklı aşamalarında insanların olduğunu görüyoruz: Yeni doğan bebekler, genç insanlar, yaşlı insanlar ve ölmüş insanlar. Gökyüzündeki yıldızlar da tıpkı insanlar gibi yaşamlarının farklı aşmalarında bulunmaktadırlar: Yeni doğan yıldızlar, genç yıldızlar, dev yıldızlar, süper dev yıldızlar, süpernovalar, ve bunların ölmüş biçimlerinin belirtileri olan beyaz cüceler, nötron yıldızları ve kara delikler

 Bize hayat veren Güneş, bu zincirde genç bir yıldızdır. Doğal olarak, evrim geçirerek bir sona gelecek, dolayısıyla da içinde yaşadığımız Dünya'yıda aynı sona götürecektir. Böyle bir süreç içersinde sürekli çoğalarak neslimizi devam ettirdiğimiz biz insanlara ne olacak, bir başka ifadeyle Güneş ve Dünya'mızın akibeti ne olacak? Başka yıldızlara gidebilecekmiyiz? Bu sorulara şu şekilde yanıt bulmaya çalışalım.

Güneş Nasıl Oluştu?

Alman filozofu Kant (1755)'a göre; başlangıçta dağınık olan maddenin ötekilere göre daha yoğun bulunduğu bölgelerde toplaşması sonucunda Güneş oluştu. Laplace (1796)'a göre, başlangıçta dağınık ve tek bir bulutsu yavaş bir şekilde büzülmekteydi. Giderek bu bulutsu daha hızlı dönmeye başladı. Hızlı dönmeyle yaratılan merkezkaç kuvvet, bu bulutsudan bazı parçaları koparıp, uzaklara attı. Kopan bu parçalar ise gezegenleri oluşturdu. Kant'la başlayan ve Laplace'ta şekillenen Güneş ve sisteminin oluşumu, sonraları daha ayrıntılı bir şekilde irdelenerek başka hallere çevrilmiştir. 

Acaba Güneş'in oluşumu türbülans teorileriyle açıklanabilir mi?

Türbülans, farklı uzunluklarda bir arada olan girdaplardır. Dönen ve türbülans halinde olan gazın çökmesi ile Güneş oluştu. Daha sonra, gaz içersindeki küçük girdaplar dağılıma uğrayarak yoğun bölgeleri oluşturdu. Bu yoğun bölgelerin (yoğunlaşmış çekirdeklerin) gezegenleri oluşturduğu ileri sürülmüştür. Türbülansı hareket ettiren şey nedir? Halihazırda bu soru tatmin edici bir şekilde yanıtlanamamıştır. Sonuçta türbülans teorisi reddedilmiştir.

 Yoksa Gelgit ve NebulaTeorileri mi?

Başka bir yıldız, ilkel Güneş'e yaklaştığında gelgit etkisi yaratarak Güneş'ten çok büyük ve çok sıcak materyal kopardı. Kopan bu büyük gaz parçaları soğuyarak ayrı ayrı parçalara yoğunlaştı ve gezegenleri oluşturdu. Halbuki, gelgit etkisi ile koparılan parçalar çok sıcak ise, bu parçalar genişler ve dağılıma uğrarlar ve gezegen oluşamaz. Bu nedenden dolayı, gelgit teorisinden vazgeçilmiştir. 

Nebula Teorileri


İlkel Güneş nebula'sı, başlangıçta dağılıma uğramış yavaşça dönen bir gaz bulutu idi. Gaz bulutu tedrici bir şekilde kendi çekimi altında büzüldükçe, ekvatordaki merkezkaç kuvvetler bu yapıdan halkalı maddenin atılmasına neden oldu. Burada, tek başına merkezkaç kuvvet rol oynamış olsa idi, büzülen gaz, halkalar geliştirmekten ziyade yassılaşmış olurdu. Nebula Teorisi sonraları değiştirilmiştir. Yapılan hesaplar şunu göstermiştir; gezegenleri oluşturmak için sürekli bir disk formunda yeteri kadar madde atılmasına, Güneş sisteminin gözlenen açısal momentumu kafi gelmez. Bununla birlikte, dolanan partikül halkalarından itibaren gezegen ve uydu oluşumunu açıklamaya çalışmak çekici gelmektedir. 

Galiba Yığışma Teorisi

Güneş sistemi'nin oluşumuna ait modern görüşe göre, başlangıçta civarındaki ortam ile bir basınç dengesini koruyan yavaşça dönen bir gaz bulutu vardı. Şekil 2'de de görüldüğü gibi nebula olarakta adlandırılan bu gaz bulutu on milyonlarca yıldır sıradan bir bulut olarak duruyordu. Belki de, spiral bir yoğunluk dalgasının geçişi ile sıkışma sonucunda, bu civarda büyük kütleli bir yıldız doğdu ve bu büyük kütleli yıldız bir süpernova patlaması geçirip öldü. Süpernova patlaması ile üretilen şok dalgaları sözünü ettiğimiz buluta çarparak çökmesine neden oldu. Böyle bir ivme ile bulut çökmeye ve dönmeye başladı. Bulut hızlı bir şekilde döndükçe manyetik kuvvet çizgileri ile sarıldı. Manyetik alan kuvvet çizgileri merkezdeki korun dönme hızını yavaşlatırken, en dış halkada kalan maddeyi daha hızlı döndürdü. Bu yüzden açısal momentumun çoğu, ilkel güneş nebulasının en dışındaki maddede kaldı. Yapılan hesaplar Güneş'in bugün gözlediğimizden çok daha hızlı bir şekilde dönmesi gerektiğini göstermektedir. Fakat, bugün Güneş 2 km/sn lik bir hız ile yavaş dönmektedir. Bunun nedeni de, Güneş'in ömrünün ilk bir kaç milyar yıl süresinde, rüzgarlar ile kütle kaybederek, açısal momentum kaybetmiş olmasındandır.

 

Şekil 2. Güneş böyle büyük bir buluttan oluştu.

Hızlı bir şekilde çöken bulut yavaşça dönen yoğun bir kor geliştirdi ve Güneş'i oluşturmak için ayrılarak, dönen bir gaz bulutu ile kuşatıldı. Bu gaz bulutu proto nebula (ilkel güneş bulutu) olarak adlandırılır (Şekil 3a). Bu ilkel Güneş bulutu pek çok toz partikülleri ile gaz atomlarını içermektedir. Dönen bu ilkel Güneş bulutundaki gaz ivmelenerek, bulut içersine düşmekten kurtuldu. İlkel Güneş'in başlangıçtaki büzülmesi sırasında, gaz o kadar sıcaktı ki (2000 oK), bu sıcaklık daha önce den mevcut olan toz grenlerini (zerrecikleri) eritmiş olmalıydı. İlkel Güneş'in dışarısındaki gaz soğudukça, yeni toz zerrecikleri çoğunluğu kar taneleri formunda yoğunlaştılar. İlk önce metalik ve erimeyen toz zerrecikleri oluştu. Sıcaklık düştükçe buharlaşabilen buzlu toz zerrecikleri oluştu. İlkel Güneş bulutundaki, katı toz partikülleri soğuyarak, ilkel Güneş'in ekvator düzlemindeki gazın bulunduğu son derece ince bir disk içersine doğru düştüler. Toz partikülleri, tek tek gaz atomların-dan daha ağır olmasına rağmen, toz bir disk içersine çöktükçe, gaz küçük bir direnç gösterdi. Soğuk tozdan ibaret ince disk çekimsel olarak kararsız kaldı. Toz zerrecikleri, basınç kuvvetleri tarafından engellenemediler ve daha yoğun bölgelere doğru düştüler. Sonuç olarak, toz zerrecikleri, etrafındaki toz grenleri ile etkileşerek küçük yığınlar şeklinde biçimlenmeye başladı. Toz greninin kendi çekimi, kendi basıncına üstün gelerek yığınlar oluştu. Bu yığınlar, bugünkü gezegenler arasında bulunan asteroidler şeklindedir. Bu yığınlar, planetesimaller olarak adlandırılmaktadır. Bugün gözlediğimiz asteroidler ve kuyruklu yıldızların çekirdekleri planetesimallerin kalıntılarıdır.

Şekil 3. İlkel güneş bulutundan itibaren ilkel güneş ve yığılma diski oluştu. Bu diskde toz zerrecikleri bulunmaktaydı. (a) Yığılma diskindeki toz zerrecikleri "planetismal" adı verilen yığınlar haline geldi ve kendi aralarında birleşerek gezegenleri oluşturdu.

Soğuk toz grenlerinin bir araya gelerek yığınlar oluşturması azda olsa bir muammadır. Bunun için şöyle bir senaryo düşünülmektedir: Bir olasılıkla, toz grenlerinde buz hakimdi ve bu toz grenleri tüy gibi yumuşak idiler. Böylelikle de kolaylıkla birbirleri ile birleştiler. Tıpkı kar tanelerinin bir kartopu şekline sıkıştırılmaları örneğinde olduğu gibi. Şekil 3b'de oluşmakta olan Güneş'in etrafında yörüngede dolanan Planetesimallerin biri, diğeriyle etkileştiler. Küçük kaya parçaları şeklinde olan bu Planetesimaller, büyük olanlarla çarpıştılar ve kırıldılar. Daha çok etkileşmeler meydana geldikçe kalıntılar bir araya toplanarak, katı kaya içersine sıkıştırıldılar. Sonunda bu yapılar, gezegen boyutlarına kadar geldiler. Planetesimallerin çoğu 100 milyon yıl içersinde, gezegen ve uydulara dönüştüler. Diğerleri büyük cisimler ile etkileşerek harcandılar. Oluşan gezegen, kalıntılarını kendi yörüngesinde topladı. Bugün için, Ay, Merkür ve Mars üzerindeki krater çalışmaları şunu göstermektedir; 4.5 milyar yıl önce krater oluşum hızında şimdiki ile karşılaştırıldığında bin kat bir artış vardı. Bu kraterler ancak, 100 km veya daha fazla çapa sahip asteroid boyutundaki planetesimallerin çarpmasıyle meydana gelmiş olabilir.

Bu arada genç Güneş parlamaya başladı. Güneş ışınları, etrafındaki toz örtüsüne nüfus ettikçe, enerji girişi oluşan gezegenlerin özelliklerini etkiledi. Güneş'in yakınında ısı çok yüksekti, ve buzları buharlaştırdı. Sadece erimeyen kaya benzeri ve metalik partiküller kalabildi. Bu yüzden Güneş'e yakın olan ve iç gezegenlerde yoğun kaya maddeleri oluştu. Bu gezegenler nispeten küçük kütleye sahip olduklarından çok fazla miktarda hidrojen ve helyum tutamadılar. Güneş sisteminin dış bölgelerinde, sıcaklıklar buzları eritemeyecek kadar düşüktü. Daha büyük kütleli gezegenler buralarda oluştular ve büyük kütlelerinden dolayı hidrojen ve helyumu tutabildiler. Bu suretle, en dıştaki dev gezegenler daha büyük kütleli fakat nispeten düşük yoğunluğa sahiptirler. Çoğunlukla hidrojen ve helyum'dan ibarettirler. Jüpiter ve Satürn sıvı metalik hidrojen korlarına sahiptirler, bu gezegenlerin merkezlerinde daha ağır elementler kaya benzeri bir çekirdek oluşturur. Hidrojen öyle bir basınç altındadır ki elektronlarını kaybetmiş ve bir metal gibi davranır. Hızlı dönmelerinin bir sonucu olarak, gezegenler çok kuvvetli manyetik alanlar üretirler. Bu manyetik alanlar, Jüpiter'in etrafındaki radyasyon kuşaklarındaki elektronları ivmelendirerek ve radyo emisyon patlamalarını harekete geçirerek kendilerini gösterirler. Dış gezegenlerin uyduları, buzlardan meydana gelen hafif elementleri tutabilmişlerdir. 

Bu modern yığışma teorisine göre, çoğu gezegenler, ilkel Güneş'in etrafında yassılaşmış bir disk içersinde dolanan pek çok küçük cismin bir araya toplanarak yığılmasından oluştular. Bu teori gezegenlerin bir merkez etrafında ve kendi ekseni etrafındaki dönmelerini açıklamaktadır. Uranüs istisnadır. O zaman Uranüs, birkaç yada iki cismin birleşmesinden oluştu. Bu onun dönme ekseninin rastgele yönlenmesi ile sonuçlandı ve ekliptiğe olan 90 derecelik eğimini açıklayabildi.

 Buraya kadar, ilkel Güneş ve gezgenlerin oluşumu açıklanmaya çalışıldı. Peki bu ilkel Güneş, Şekil 4' te gösterilen anakol'a gelip parlamaya başlaması nasıl oldu.

Şekil 4. İlkel bir buluttan itibaren güneş ve iç gezegenlerin oluşumu.

Yaklaşık 4.5 milyar yıl önce, bir yumru süpernova patlaması ile uzaya atılan ağır elementler ile zenginleşen yıldızlararası gaz ve tozu kendine doğru çekti ve çekimsel olarak büzülmeye başladı. İçeriye doğru çöken trilyonlarca gazın ağırlığı altında kalan kor büzüldü. Kor, çekimsel ve kinetik enerjisini ısı enerjisine dönüştürdükce, sıcaklığını 30 oK den yaklaşık 180.000 oK e kadar artırdı. Bu aşamada üretilen kordaki ısı, çekimsel enerjiyi dengeleyerek dış tabakaların içeriye doğru çökmesini engelledi. Böylelikle, ilkel Güneş bir denge durumuna geldi. İlkel Güneş sürekli hareket halinde bulunan sıcak ve soğuk gaz kürecikleri halindeydi. Sıcak kordan çıkan ısı hızlı bir şekilde yüzeye doğru yükseldikçe, üst taraflardaki soğuk halde bulunan gaz sıcak madde ile yer değiştirerek merkeze doğru düştü. Bu şekilde ilkel Güneş'te, ilk defa enerji taşıma prosesi meydana geldi. Bu proses konveksiyon olarak bilinir. Konveksiyonun devreye girmesiyle korun basınç ve sıcaklığı düştü. Bununla birlikte, ısı kordan yüzeye doğru taşınmasıyla, en dış tabakalardaki soğuk ve büyük kütle, merkeze doğru düşerek koru sıkıştıdı ve yoğunluğunun artmasına, sıcaklığının da 4 milyon oK'e yükselmesine neden oldu. İşte bu sıcaklık, kordaki hidrojeni helyuma dönüştürerek nükleer reaksiyonları başlattı. Bu şekilde Güneş, yıldızlararası bulutun şok dalgaları ile sıkıştırılmasından itibaren oluşan ilkel Güneş bulutundan anakola 30 milyon yıl gibi bir süre içersinde gelip ışıma yapmaya başladı (Şekil 5)

Şekil 5. 1M Güneş kütlesi ile gösterilen güneşin 30 milyon yılda anakola gelerek parlamada bulunması. 

Güneş'in anakoldaki ömrünü şu şekilde hesaplayabiliriz. Güneş'in yüzeyinden saniyede yayınlanan enerjisi,

Lo= 4 p R2 s T4


Bu bağıntıda, R: Güneş'in yarıçapı, T : Güneş'in etkin sıcaklığı, s : Stefan-Boltzman sabiti dir.



Lo = 4 x 3.14 x (700.000 km)2 x 7.56 x 10-15 x (5780)4 = 3.8 x 1033 erg/sn

Güneş'in korunda, hidrojen çekirdeklerinin, helyuma dönüşmesinden ileri gelen kütle eksilmesi 0.007 kadardır. Güneş'in koru, toplam kütlenin %10'unu içerir. O zaman Güneş'in toplam nükleer rezervi, c: ışığın hızı , M: Güneş'in kütlesi olmak üzere,


Eo = 0.007 x M x c2 = 0.007 x 0.1 x 2 1033 x (3 1010)2 = 1.26 x 1051 erg

T = (1.26 x 1051) / (3.8 x 1033) ~ 10 milyar yıl 

Bu hesaba göre, Güneş'in ömrü 10 milyar yıldır. Yapılan hesaplar Güneş'in bugünkü yaşını 4.5 milyar yıl olarak vermektedir. Demek ki, Güneş'in geriye 5.5 milyar yıllık bir ömrü kalmaktadır. Güneş şimdi 4.5 milyar yıl yaşında , anakolda bulunmakta ve bize ışınım göndermektedir. Acaba bu ışınımın geldiği Güneş'in içersinde ne olup bitmekte buna bir bakalım.

Bugünkü Güneş

Güneş'in merkezinde, dört tane hidrojen çekirdeği, bir helyum çekirdeği oluşturmak için birleştikleri zaman aradaki kütle miktarı enerjiye dönüşür. Şekil 6'de gösterildiği gibi, helyum çekirdeği, dört tane hidrojen atomundan bir miktar daha az kütleye sahip olduğu için aradaki bu kütle farkı enerjiye dönüşür. İşte bu olaylar Güneş ışığının orijini olmaktadır. 

Şekil 6. Güneş'in korunda dört hidrojen ataomunun birleşip bir helyum atomunun meydana gelmesine neden olan proton-proton nükleer reaksiyonu. Bu reaksiyon sonucunda Gama ışınları yayınlanır.

Güneş'in merkezinde sıcaklık 15 milyon oK, yoğunluk ise katı kurşunun yoğunluğunun 12 misli kadardır. Enerji, Güneş'in merkezinden dışarıya nasıl çıkar? Güneş'in yapısı bir dizi kabuk veya tabakalara göre tarif edilebilir (Şekil 7). Nükleer reaksiyonlarla, dört hidrojen atomu bir helyum atomunu oluşturduğunda kaybedilen kütlenin açığa çıkardığı fotonlar bildiğimiz Gamma ışınlarıdır. Bu Gamma ışını şeklindeki foton, Güneş'in korundan yüzeyine düz bir çizgide hareket etse idi Güneş'in yüzeyine 2.5 sn de gelirdi. Bizim gözümüze de 8.5 dakikada ulaşırdı. Gerçekte ortalama olarak foton, 10 milyon yılda Güneş'in korundan yüzeyine gelir. Bu fotonlar yolları üzerinde yüklü partiküller ile çarpıştıklarında enerji X ışınları şeklinde yayınlanır. Korda nükleer reaksiyonlar ile oluşan Gamma enerjisinin Güneş'in içersinden dışarıya doğru hareket etmeye başlaması X ışınları şeklinde ve herhangi bir doğrultuda ve rastgele muhtemelen geriye doğru yayınlanabilir. Foton sonuçta düzensiz zig-zag bir yol izler. Güneş'in radyasyon bölgesi 1 milyon km. ye kadar uzanmaktadır. Bu bölgenin dışında plazma soğumaya ve seyrelmeye başlar. Yoğunluk Güneş'in merkezinden yüzeyine olan uzaklığın yarısında suyun yoğunluğu ile eşit değerdedir. Radyosyon bölgesinin dış kenarında sıcaklık, 500.000 oK dir.

Şekil 7. Güneşin bugünkü iç yapısı. 

Bu şartlar altında gaz atomlarının absorbladıkları enerji, atomların ısınmasına neden olur. Gaz atomları, konveksiyon bölgesi olarak bilinen kabuğun altında boşalan enerji ile kaynatılırlar. Alttan ısıtılan konveksiyon bölgesindeki materyal, tıpkı bir sobanın üzerindeki bir tavada bulunan bir su örneğine benzetilebilir. Sıcak materyal bu bölge içersinde yukarıya doğru yükselir, sonra enerji kaybetmiş olan ve foton yayınlayarak soğumuş olan yüzeydeki materyalle yer değiştirir. Konveksiyon bölgesinin üstü, Güneş'in görülebilir parlak yüzeyine tekabül eder. Fotosfer olarak isimlendirilen bu seyrek bölgenin sıcaklığı 5800 oK dir. Basıncı, Dünya atmosfer basıncının 1/6'sından daha düşüktür. Yoğunluk ise suyun yoğunluğunun milyonda birinden daha az bir değerdedir. Gördüğümüz ışık bu tabakadan gelir. Bu tabakaya bu nedenle Işık küre adı verilir. Bu tabaka 500 km kalınlığındadır. Güneş lekeleri bu bölgede gözlenir. 

Enerji milyonlarca yıl zig-zag hareketi ile konveksiyon bölgesine gelir. 90 gün içersinde konveksiyon bölgesinin içersine taşınır. Daha sonra 150 milyon km. uzaklıktaki dünyaya 8.5 dakikada ulaşır. Fotosferin üzerindeki Güneş atmosferi seyrelmiş gaz halindedir. Fotosferin üzerinde 10.000 km ye kadar uzanan bir renk küre olarak bilinen kromosfer tabakası vardır. Kromosfer'in sıcaklığı 20.000 oK'e varır. Kromosfer tam güneş tutulmaları sırasında görülebilir. Kromosfer'in üzerinde binlerce hatta milyonlarca km. ye uzanan, korona (Taç küre) olarak adlandırılan bir tabaka vardır. Güneş'in koru hidrojen yanması süresince 15 ila 20 milyon oK bir sıcaklığa sahip iken bu sıcaklık fotosferde 5780 oK'e kadar azalırken kromosferde 10.000 ila 20.000 oK'e kadar çıkar. Koronada ise bu değer 2 milyon oK'e kadar varır. Fotosferin tam altındaki konvektif bölgede, sürekli türbülans ve yükselen ve alçalan gaz kolonları son derece gürültülüdür. Neticede ses dalgaları şeklinde yaratılan enerji, kromosferdeki ve koronadaki yoğun ısının sebebidir. 

Güneş'in Akibeti


Güneş gibi bir yıldızın ömründeki ilk durak ve en uzun yol anakoldur. Güneş bu anakolda 5.5 milyar daha kalacağa benziyor. Anakolda Güneş'in korunda, termonükleer reaksiyonlar sonucunda ortaya çıkan enerji o kadar yüksek olur ki oluşan iç basınç, korun çekimsel olarak büzülmesini dengeler ve Güneş uzun süre kararlı kalır.

Güneş'in korunda, hidrojenin helyuma dönüşmesi ile korda hidrojen miktarı azalır ve bir süre sonra içteki basınç artık çekim kuvvetine karşı koyamayarak, hızlı bir şekilde büzülmeye başlar. Korda hidrojenin azalıp helyum'un hakim olmaya başlaması ile, helyuma dönüşmemiş korun etrafındaki hidrojen dış tarafa doğru itilir. Kor halen çökmeye devam etmektedir. Güneş'in koru içeriye doğru çöktükçe, korun dış kısımlarında ince bir tabakada bulunan hidrojen, yeterli bir sıcaklığa (10 milyon oK) ulaşarak hidrojeni ateşler. Fakat, burada üretilen enerji çökmekte olan Güneş'i dengede tutamaz. Güneş'in bu ince tabakasında üretilen enerji bu sefer dış zarfa kinetik enerji vererek, Güneş'in genişlemesine neden olur. Bu durumda kor çökmeksini sürdürmekte, hidrojenin yandığı tabakanın üstündeki dış zarf genişlemektedir. Güneş bu durumda genişlerken (yarıçapını %75 arttırırken) yüzey sıcaklığını düşürür. Sonuçta Güneş, sabit bir ışıma gücüne sahip olur. Güneş'in bu durumdaki parlaklığı, bugünkünden iki kat daha parlak olur. Şekil 8'de gösterilen Hertzsprung-Russell (HR) diyagramındaki alt dev koluna ulaşır. Bu durumda Güneş'in yaşı 10.6 milyar yıldır.

Şekil 8. 1M Güneş kütlesine sahip güneşin akibetini (evrimsel hallerini) gösteren Hertsprung-Russel (HR) diyagramı.

Bu değişiklikler, Dünya'daki yaşamı nasıl etkileyebilir? Güneş'in parlaklığının artmasıyla ilk etki, okyanusların yoğun bir şekilde buharlaşması olacak. Bu buharlaşma atmosfer tarafından tutularak sera etkisi ile yoğunluk artacak. Bu durum, bugünkü Venüs gezegenindeki şartlara benzeyecek. Güneş'in morötesinde yayınladığı radyosyonu, atmosferde bulunan su moleküllerini parçalayarak, hidrojenin uzaya kaçmasına neden olacak. 

Halen Güneş'in koru çökmekte ve dış zarf genişlemektedir. Güneş Hetzsprung-Russell (HR) diyagramında kırmızı dev kolunun en üst noktasına gelirken, manzara şu şekildedir: Güneş çapını 0.5 A.B (1 A.B = 150.000.000 km) artırarak, yüzey sıcaklığı 3500 oK olan gökyüzünde M spektrel tipinde bir dev yıldız olarak parlayacaktır. Güneş'in bu M spektel tipinden dev haline Dünya'dan bakıldığında bugünkü halinden 100 kat daha büyük görülecektir. Bu manzara Şekil 9'da gösterilmiştir. 

Şekil 9. Güneşin bugünkü boyutu ile Şekil 8'deki diyagramda kırmızı dev kolundaki hali olan evrimleşmiş güneşin karşılaştırılması. 

Güneş kırmızı dev kolunun en üst kısmına geldiğinde, Güneş'in koru 100 milyon oK e ulaşır. Ve korda hakim olan helyum bir anda parlar. Bu olay helyum parlaması (flash) olarak adlandırılır. Güneş, bugünkü parlaklığının 1000 katı kadar bir parlaklığa ulaşır. 

Kordaki helyum parlamasıyla helyum düzenli bir şekilde yanmaz. Bu olayın neticesinde, Güneş'in iç yapısında büyük ölçüde değişimler meydana gelir. Helyum parlaması ile Güneş'in koru genişlemeye ve Güneş'in dış zarfı küçülmeye başlar. Helyum parlaması Güneş'in iç yapısı ile ilgilidir. Bu olay gözlemlerle doğrudan gözlenemez. Kor halen genişlemekte, dış zarf büzülmektedir. Güneş bu şekilde yarıçapını küçültüp, yüzey sıcaklığını artırarak HR diyagramında kırmızı dev koluna paralel bir şekilde inerek yığılma yeri olarak bilinen yere gelir. Gökyüzünde bugün için gözlediğimiz birer K devi olan Aldebaran ve Arcturus yıldızları HR diyagramının bu bölgesinde bulunur. Burada, belirli bir süre sonra helyum düzenli bir şekilde yanmaya başlar. Güneş'in korunda helyumun yanması ile hangi elementler meydana gelir?

Güneş'in korunda helyum, 100 milyon oK sıcaklığında yanarak karbon elementine dönüşür. Bu aşama 3a reaksiyonları olarak adlandırılır. Güneş'in korunda bulunan 3 tane helyum atomu birleşerek karbon atomunu oluşturur. Zaman ile Güneş'in korunda karbon hakim olmaya başlar, helyum ise korun dış tarflarına doğru itilir. Bu manzara Şekil 10'da canlandırılmıştır. En içte karbondan ibaret bir kor ve etrafında iki tane kabuk. İçteki kabukta helyum, dıştaki kabukta ise hidrojen yanmaktadır. Güneş'in korunda karbon hakim olmaya başladıkça nükleer reaksiyonlar çekim kuvvetini dengeleyemeyerek Güneş'in koru ve etrafındaki tabakaları ile çökerken, dış tabakalarda bulunan helyum ve hidrojen çekim etkisiyle yanmaya başlar. Çift kabukta bu şekilde yanmayla Güneş'in dış zarfları genişler buna karşın Güneş'in korunda yeterli enerji üretilemediğinden Güneş'in koru çöker. 

Şekil 10. Güneş'in evriminin son aşamalarında merkezde karbon ve korun etrafında çift kabuklu helyum ve hidrojenin yandığı durum.

Bu durumda Güneş, Şekil 8'de Hertzprung-Russell diyagramında asimptotik dev kolu boyunca hareket ederek ışıma gücünü artırarak şekilde görülen en üst noktaya gelir. Bu aşamada Güneş'in, Dünya'nın yörüngesine kadar şişmesi bekleniyor. Dünya'nın yörüngesi, bu şişmiş zarfın içersine girdiğinde gazlarla sürtünerek yörüngesel enerjisini kaybedecek ve iç tarafa doğru spiral çizerek yutulacak. Isı, Mars gezegeninde ise bahar şartlarını başlatacak.

Asimptotik dev kolunda, Güneş parlamaya başladığı zaman zarfı kararsız kalır ve puls (titreşim) yapmaya başlar. Bu aşamada Güneş artık gökyüzünde uzun peryotlu değişken Mira tipi bir yıldızdır. Mira tipi değişken yıldızların spektrumları incelendiğinde, bu tip yıldızların şiddetli pulsasyon (titreşim) mekanizması ile şok dalgaları ürettikleri görülmüştür. Asimptotik dev kolunda, Güneş, çok yüksek bir hızda kütle kaybeder. Burada Güneş'te üretilen şok dalgaları, Güneş'in yüzeyinden gazı yıldızlararası ortama atar. Gazın bir kısmı toz olarak isimlendirilen birbirlerine gevşek şekilde bağlanmış katı toz zerrecikleri haline yoğunlaşır. Güneş'ten gelen radyasyon tozu iter. Toz da saniyede onlarca kilometreye varan bir hız ile gazı sürükler. Sonuç olarak Güneş, yılda 10-5 güneş kütlesi gibi bir miktarı, rüzgar ile yıldızlararası ortama atar.

Dev kolu ile asimtotik dev kolu arasında Güneş, kütlesinin yarısını kaybeder. Güneş'in kütle kaybetmesi, Dünyanın kurtuluşu olabilir. Güneş'in çekimi azaldıkça, dünyanın yörüngesi yavaş bir şekilde büyür ve genişleyen Güneş bize ulaşamayabilir. Asimtotik dev kolunda evrimleşen Güneş'in ışıma gücünün çok büyük olması, Neptün gezegeninin ötesinde bulunan kuyruklu yıldızların çoğunu eritebilir. 

Güneş'in etrafındaki tabakalar Güneş'ten ayrıldıkça, Güneş'in evrimi süresince oluşan helyum, nitrojen, karbon, ve başka elementler bu kabukla yıldızlararası ortama atılır. Atılan bu elementler yıldızlararası gazın büyük ölçekte zenginleşmesine yardımcı olur ve buralarda yeni yıldızlar oluşur. 

Şekil 11. Güneş ve Dünya'nın akibeti. Güneş en sonunda bir beyaz cüceye dömnüşecek. Dünya ise soğuk ve donuk bir gezegen olarak kalacak. Beyaz cücenin etrafında ise gezegenimsi bir bulutsu oluşacak.

Güneş asimtotik dev kolunun en üst noktasına vardığında, Güneş'in etrafında artık yaygın bir bulut vardır. Yaygın bulut zaman ile geçirgen bir hale gelerek merkezde Güneş'in beyaz cüce olmuş koru ortaya çıkar. Dünya ise beyaz cücenin etrafında Şekil 11'de görüldüğü gibi soğuk ve ölmüş bir gezegen olarak kalacaktır. Beyaz cücenin etrafındaki yaygın bulut gezegenimsi bulutsu olarak adlandırılır. Böyle bir gezegenimsi bulutsuya örnek "Helix Bulutsusu", Şekil 12'de gösterilmiştir. Gezegenimsi bulutsunun merkezindeki beyaz cücenin, iç kısımda karbon-oksijen, bunun etrafında helyum yanan kabuk, onun etrafında da hidrojen yanan kabuk bulunur.

Şekil 12. Güneş'in akibeti bugün gökyüzünde gözlediğimiz Helix bulutsusu gibi bir gezegenimsi nebula ile sonuçlanıcak. Fotoğraf Anglo- Avustralya teleskobu ile alınmıştır.

Hidrojen yanan kabukta üretilen radyasyon, yaygın ve geçirgen hale gelmiş buluta etkide bulunarak kuvvetli bir Güneş rüzgarı oluşturur. Hızlı rüzgar, Güneş korunun etrafındaki yaygın bulutu sıkıştırarak, daha uzağa sürükler. Bu esnada beyaz cücenin yüzey sıcaklığı 30.000 oK'e ulaştığında, yeteri kadar ultraviyole ışığı üreterek etrafındaki bulutu iyonlaştırır ve bulutsuyu parlatır. Bu bulut 50.000 yıl daha parlayarak gözden kaybolacak. Peki beyaz cüceye ne olacak?

Güneş'in en son hali olan beyaz cüce, Dünya boyutlarında Güneş'in kütlesinin yarısına sahip olan böyle bir yapı, santimetre kübünde binlerce tonluk bir yoğunluğa sahiptir. Zaman ile bu beyaz cüce, soğuyarak iyice gözden kaybolacaktır. Fakat bu soğuma, milyarlarca yıl sürecektir. Ve beyaz cücenin en son hali siyah cüce olacak ve çevresine çok az bir ışınım verecektir.


Uzayda Yaşam var mı?

İnsanoğlu Güneş ve Dünya'nın akibetini öngörmüş olsa gerek, milattan önceki yüzyıllarda, şair ve filiozof Lucretius, Evrenin başka kısımlarında başka dünyalarda farklı hayvan ve insan ırklarının olması gerektiğini vurgulamıştır.

1600'lü yıllarda Giordona Bruno'nun yakılarak öldürülmesinde, Evrende sayısız dünyaların bulunması olasılığı üzerinde yazılar yazmasının etkisi olmuş olabilir. 19. yüzyılda Güneş sistemindeki diğer gezegenlerde, canlı yaratıkların barınabileceğine dair yaygın inanışlar belirmeye başladı. Büyük matematikçi Gauss 1820 yılında, Dünya üzerindeki zeki uygarlık olarak bizler dünya üzerinde dev boyutta geometrik şekiller oluşturursak, bizim dışımızdaki uygarlıklar bu şekilleri görüp varlığımızdan haberdar olurlar şeklinde bir teklif ortaya atmıştır. Gauss'un düşüncesi, Sibiryada buğdaydan ibaret dev bir üçgen oluştumak ve bu üçgenin etrafına birer çam dikmek şeklinde idi. Bu da Dünya'daki insanoğlunun Pisagor teoremini anlayabilecek kadar zeki olduğunu gösterecekti. Fakat Gauss'un bu projesi desteklenmedi. 

Mars gezegeni ile ilgili ilk resimler elde edildiğinde, astronomlar resimlerde görülen Mars yüzeyindeki kanalların bu kırmızı gezegende yaşayan ileri uygarlık tarafından yapılabileceği üzerinde durdular. Daha sonra ayrıntılı gözlemlerin elde edilmesiyle, bu kanalların optik yanılgılar olduğu ortaya çıktı. Buna rağmen uzun bir süre Mars gezegeninde zeki bir uygarlığın bulunduğuna dair bir düşünce halkın kafasında çok güçlü bir etki yarattı. Aletler ve uzay teknolojisi geliştikçe, Mars üzerindeki şartların bizim için uygun olmadığı görüldü.

 1976 yılında iki Viking uydusu, Mars gezegeninin yüzeyine gelişmiş iki tane sonda indirdi. Bu çalışmalar ile, bilim kurgucuların üzerinde durdukları Merihliler'e ait bir iz bulamadılar. Son 30 yıl içersinde uzaya gönderilen uydular ile Güneş sistemimiz araştırıldı ve Güneş'in etrafında dolanan gezegenler ile bunların uyduları üzerinde yaşam biçimlerinin gelişmesine uygun ortamların bulunmadığı gösterildi.

1972 ve 1973 yıllarında NASA, dış Güneş sistemini araştırmak için Pioneer 10 ve Pioneer 11 adlı iki uyduyu uzaya fırlattı. Pioneer 10 güneş sistemini terkedip, yıldızlararası uzaya doğru yolculuğuna devam edecek ilk insan yapımı bir uydudur. Pioneer 10'un içersine üzerine insan şekilleri yerleştirilmiş altın elementinden yapılmış bir levha monte edildi. Pioneer 10 uzay aracı, 1983'te Güneş sistemini terk edip yıldızlara doğru yolculuğuna başladı. Böylelikle, Evrende akıllı uygarlıklar bu uyduyu tespit edecekler ve bizimle iletişim kurabileceklerdir. 

1977 yılında yine bu amaçla, Voyager adlı iki uzay uydusu daha fırlatıldı. Uydunun içersine ses ve görüntü kayıtları ile bu kayıtları çalabilmek ve görüntüleyebilmek için ise seramik bir pikap ve iğnesi yerleştirildi. Kayıtlar ile pikap iğnesi bir alüminyum kutu içersine yerleştirilerek korundu. Kayıt 116 görüntü içermektedir. Bu kayıtlara yeryüzünde konuşulan 55 lisanda merhaba ifadesinin yanı sıra Dünya'daki pek çok kültür ve müzik parçaları, Taj Mahal, Çin seddi gibi şahaserler de dahil edilmiştir.

 Güneş'e en yakın yıldız bize o kadar uzaktır ki, bu yıldızın ışığı bize 4 ışık yılı gibi bir sürede gelir. Bu kadar büyük uzaklıklarda, yıldızların etrafındaki herhangi bir gezegenin gözlenmesi zordur. Yıldızın etrafında gezegen olsa bile, yıldızın ışığı gezegenden yansıyan ışığın görülmesine engel olur. Bu nedenden dolayı, gezegenlerin orada olduğuna dair doğrudan bir gözlemsel delil elde edemeyiz.Son yıllarda, yıldızların etrafında gezegenlerin varlığına dair dolaylı bir çok gözlem yapılmıştır. Bizden 50 ışık yılı uzakta Pictor takımyıldızında, genç A spektrel tipinden bir yıldızın etrafında toz ve katı partiküllerinden ibaret bir disk bulunmuştur. Güneş sistemimizin de böyle bir disk yapıdan oluştuğuna inanılmaktadır. Bu yıldızın etrafındaki bu disk yapı, bir süre sonra gezegenlere dönüşebilir. 1600 ışık yılı uzaklıktaki PSR 1257+12 adlı pulsarın etrafında en az 3 gezegenin dolandığına dair dolaylı yollardan elde edilen gözlem var. 

Şekil 13. Etrafında gezegen bulunduğu düşünülen 51 Pegasi yıldızı. 

1995 yılı içersinde, astronomlar bizden 40 ışık yılı uzaklıktaki G2 spektrel tipinden 51 Pegasi yıldızının (Şekil 13) radyal hız değişimlerine, bu yıldızın etrafında dolanan bir gezegenin etkide bulunduğunu çıkardılar. Bu gezegenin kütlesinin, Dünya'nın kütlesinin en az 150 katı kadar olacağını gösterdiler. Şekil 14'den da görüldüğü gibi Evrende, etrafında gezegen bulunan 3 tane yıldız bulunmaktadır. Bu umut verici gözlemler ile astronomlar yıldızların etrafında önemli sayıda gezegenlerin bulunacağı konusunda hala iyimserdirler.

Şekil 14.  Etrafında gezegen bulunan yıldız sistemlerinin karşılaştırılması.

Kendi Güneş sistemimizdeki Dünya dışındaki gezegenlerden biliyoruz ki, sadece bir gezegenin varlığı bile üzerinde canlı organizmaların oluşacağı anlamına gelmez. Dünya dışında yaşamın varlığı konusunda araştırma yapmak için insanoğlunun önünde iki olasılık durmaktadır. Birinci olasılık, yıldızlararası yolculuk, diğeri ise uzaya radyo veya televizyon mesajları gönderip almak. Yıldızlar bizden çok uzakta. sistemimizdeki dış gezegenleri araştırmış olan Voyager uzay uydusu sonunda Güneş sistemimizden ayrılacak ve yıldızlararasında yoluna devam edecek. Projedeki bilim adamları, Voyager'in 100.000 yılda en yakın yıldıza ulaşabileceğini hesaplamışlar. En yakın yıldızın etrafında da yaşamın olup olmadığını kimse bilmiyor. En yakın yıldıza Voyager uzay uydusundan daha çabuk varılabilir mi? NASA'da Dünya dışı yaşamı araştırma programı SETI'nin başkanı, Bernard Oliver, 10 ışık yılı uzakta bir yıldıza yolculuğun mükemmel olarak hazırlanmış bir uzay gemisi ile enerji tüketmeden ancak 20 yılda gidilebileceğini söylüyor. Bu türden bir yolculuk için gereken enerji, Dünya'nın 500.000 yıllık toplam enerji tüketimine karşılık gelmektedir. Bu iş de bir süreliğine zor görünmektedir.


O zaman en iyi çözüm, Dünya üzerindeki aletlerle uzaya bir mesaj gönderip almaktır. Yıldızlararası uzaklıklarda en etkin haberleşme ortamı radyo dalgalarıdır. Bizim yada başka uygarlığın gönderebileceği farklı türden dalgaboyları arasında mikrodalgalar olarak da isimlendirilen radyo dalgaları bir takım mesajları taşımada en etkin dalgalardır. Bu dalgaboyları uzay ile dünya atmosferinin haberleşmede en az etkilendiği geniş bir kanaldır. Bununla birlikte, uzayda ileri teknolojiye sahip uygarlıklar olsa ve en etkin dalgaboylarını kullansalar bile, yıldızlararası iletişimi kurmadan önce çözülecek pek çok problemler vardır. Bu alanda çalışan bilimadamları radyo sinyalleri ile başka uygarlıkları araştırmanın, kocaman bir saman yığınında bir iğneyi aramaya benzetmektedirler. Şekil 15'den de görüldüğü gibi 1 ila 10 gigahertz arasındaki radyo sinyalleri yıldızlararası iletişimde en iyi bölgedir. Kozmik uzaklıklarda, iletişim kurulacaksa seçilecek kanal mümkün olduğu kadar gürültüden bağımsız olmalı. Bu nedenden spektrumunun radyo bölgesi en etkin yerdir. 

Şekil 15. Elektromanyetik spektrum ile bu spektrumun radyo bölgesinin dünya atmosferindeki U şekilli geçirgenliği görülmektedir. Radyo mesajları bu bölgeden gönderilmektedir.

Küçük frekanslarda, Dünya'nın iyonosferi radyo dalgalarını uzaya geri yansıtır. Yüksek frekanslarda su buharı ve oksijen gibi moleküller uzaydan mikro dalgaları absorblar (yutarlar) ve atmosferimiz böyle radyasyonu geçirmez. Dünya atmosferinin etkisi, Şekil 15'de girintili çıkıntılı eğri olarak gösterilmiştir. Şekil 15'in merkezine doğru U biçimindeki bölge ile SETI programındaki bilim adamları, çok ilgilenmektedir. Bu bölgede hem galaksimiz hemde atmosferimiz gürültüsüzdür. Bu bölge, mesajları gönderme ve araştırma için en uygun bölgedir. Gürültünün en düşük olduğu bölgede, soğuk nötral hidrojenin yayınlandığı ve radyosyonu absorbladığı özel radyo frekansı olan 1.420 gigahertz (21cm) frekans, Evrende en yaygın olan hidrojenin frekansıdır. Bu frekansın Evrende diğer uygarlıklar tarafından da kolaylıkla tespit edilebileceği düşünülmektedir. Şekilde Hidrojen çizgisinin yanında OH çizgisi de gösterilmiştir. Bu çizginin dalgaboyu 18cm (yani 1.665 gigahertz) dir. Bilimadamları H ve OH elementlerinin birleşerek su oluşturabileceğini ortaya çıkarmışlardır. Bu da, Dünya'da yaşam için gerekli bir maddedir. H ve OH çizgisi arasındaki bu bölge su deliği olarak adlandırılır. 

1960'lı yıllarda SETI projesinde çalışmış olan Frank Drake, Galaksimiz içersinde bizimle haberleşme kurabilecek ileri uygarlıkların sayısını şu şekilde ifade etmiştir.

N = R x Fp x Ne x FL x Fi x Fc x L

R   : Galaksimiz'de yıldızların sayısı.

Fp : Bir gezegen sistemine sahip bu yıldızların oranı. 
Ne : Yaşam için ekolojik olarak uygun olan gezegenlerin sayısı. 
FL : Yaşamın moleküler bileşiklerden itibaren meydana geldiği gezegenlerin sayısı.
Fi  : Zeki yaşam biçimlerinin (uygarlıkların) evrimleştiği gezegenlerin sayısı.
Fc : Yıldızlararası haberleşmeyi yapabilen ileri uygarlıkların oranı.
L   : Haberleşme sistemine sahip ileri uygarlığın ortalama ömrü.


Galaksimiz'de 400 milyar yıldız'ın bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu yıldızlardan çok azı büyük kütleli ve kısa ömürlü yıldızlardır. Bu yıldızların büyük çoğunluğu, Güneş benzeri yıldızlar olup yaklaşık 10 milyar yıl kadar ışınım yapabileceklerdir. 

Drake tarafından yukarıda ifade edilen bağıntıdaki parametreler için şöyle bir yaklaşımda bulunarak, Galaksimizde bizimle haberleşme kurabilecek ileri bir uygarlığın bulunma olasılığını hesaplamaya çalışalım:

Etrafında gezegen sistemlerine sahip olan yıldızların sayısını (Fp), 1/3 olarak alırsak, Galaksimiz'de yıldızların etrafında bulunması gereken toplam gezegen sayısı, R x Fp = 130 milyar olur. Eğer her yıldızın etrafında 10 gezegen bulunacağı kabul edilseydi o zaman bu sayı daha da artardı.

 Evren'de yıldızların etrafında yaşam için uygun olabilecek bazı gezegenler vardır. Bu düşünceden hareket edilip, Ne = 2 olarak seçilirse, Galaksimiz'de yaşam için uygun olan gezegenlerin sayısı

R x Fp x Ne = 3x1011 (300 milyar ) olmalıdır.

FL = 1/3 olarak kabul edilirse, Galaksimizde yaşam şartlarının bulunduğu gezegen sayısı R x Fp x Ne x FL = 1x 1011 (100 milyar) olur.

Fi, Fc oranlarının seçimleri çok zordur. Bu seçim, Evrende hem çok zeki uygarlıkların bulunmasını hem de bu zeki uygarlığın haberleşme sistemlerine sahip olmasını gerektirmektedir. Yaşamın oluştuğu gezegenlerin sadece %1'inin teknolojik bir uygarlığa sahip olabileceği düşünülüp, Fi x Fc = 1/100 alınırsa, teknik olarak ileri uygarlıklara sahip gezegenlerin sayısı, 

R x Fp x Ne x FL x Fi x Fc = 1x109 (1 milyar) olur.

Teknolojik olarak ileri haberleşme ağına sahip bir uygarlığın ayakta kalması yani bir şekilde kendilerini yok etmemesi düşünülüp, L = 1/100 kabul edilirse ,

 N = R x Fp x Ne x FL x Fi x Fc x L = 107 (10 milyon) hesap edilir. Bir başka ifadeyle, Galaksimiz'de bugüne kadar ayakta kalabilmiş uygarlıkların sayısı 10 milyon tanedir.

 
Bu on milyon tane uygarlığa ulaşabilme düşüncesiyle, 1974 yılında Porto Rico'daki Arecibo Radyo Teleskobu'ndan 25.000 ışık yılı uzaklıkta Herkül takım yıldızındaki M13 küresel kümesi doğrultusunda uzaya 2.38 gigahertz frekansında bir radyo mesajı gönderildi. Gönderilen mesaj, kendi uygarlığımız boyunca uzaya gönderilen en güçlü bir radyo sinyali olup, gücü 3 trilyon watt değerindeydi. Gönderilen radyo mesajı, bizden 25.000 ışık yılı uzaklığındaki M13 kümesi doğrultusunda şayet yıldızların etrafında haberleşme yeteneğini geliştirmiş ileri uygarlıklar varsa, zamanımızdan 25.000 yıl sonra bu radyo mesajını tespit edebilecekler. Bu mesajı alacak olan uygarlık veya uygarlıklar, o an için Güneş'i Galaksimiz'deki en parlak radyo kaynağı olarak görmüş olacaklar. Bu mesaj, 0 ve 1 rakamlarından ibaret olan ikili kod şeklinde tasarlanmıştır. Gönderilen bu mesaj, 23 sütun ve 73 satırdan oluşan 1679 karakterden ibaret bir bilgi paketi olarak 169 saniyede gönderildi. Şekil 16'da da gösterilen bu mesajın anlamını şu şekilde açıklayabiliriz:

En üstteki satır, 1 ila 10 arasındaki rakamların ikili sistemdeki kodlarını gösterir. Sonraki satır; 1, 6, 7, 8 ve 15

 numaralı sayıları içerir. Bu sayılar, Dünya'da yaşamın var olması için gerekli olan temel elementlerin atom numaralarını (proton sayılarını) gösterir. Söz konusu atomlar, sırasıyla hidrojen, karbon, nitrojen, oksijen ve potasyumdur. Bundan sonraki dört satır, bu atomların oluşturdukları farklı molekül yapılarını gösterir. Bunlar da, DNA molekülünü oluşturan şekerler, fosfatlar gibi temel yapı taşlarıdır. Yuvarlak spiral şekil, DNA'nın yapısını göstermektedir. Bu DNA'nın ortasında yer alan yapı ise, yaklaşık 4 milyon tane DNA'dan ibaret tek bir insan kromozomunu simgelemektedir. Bu yapının hemen altında insan figürü görülmektedir. Bu insan figürünün sol tarafında, Dünya'da yaşayan insan sayısı, sağ tarafta ise gönderilen radyo mesajının dalgaboyu uzunluğu yer almaktadır. Bundan sonraki satırda, Güneş sisteminin şematik bir durumu görülmekte, Güneş'ten sonraki yukarı doğru yönlenmiş üçüncü gezegenin Dünya olduğu ve bu gezgenden radyo mesajının gönderildiği vurgulanmaktadır. Şekil 16'ın en altında, bir noktaya odaklanmış radyo teleskobun bir gösterimi ve bunun altında ise radyo teleskobun çapını gösteren sayısal bir ifade yer almaktadır. 

Şekil 16. Arecibo radyo teleskonundan 2.38 Gigahertz frekansında gönderilen radyo mesajının 1 ve 0 lardan oluşan ikili sistemdeki kodlanışı.  


Gerçekten de, uzayda bizden başka uygarlıklar var mı? Drake bağıntısından elde edilen olasılık hesabına göre en azından 10 milyon tane uygarlığın olabileceği ifade edilmektedir. Durum böyle ise, bu canlıların şekli şimali nasıl bize mi benziyorlar, yoksa Steven Spielberg'in E.T filmindeki bir yaratık şeklinde midirler? Bilemiyoruz! Şu bir gerçek ki, insanoğlu bilinemeyen ve ulaşılamayan şeyleri, kafasında sorgulamakta onları bilgisayarlarda simülasyon (görüntüleme) teknikleri içersinde işleyerek, değiştirip dönüşüme uğratmakta bitmez tükenmez bir çaba içersindedir. 

Ya UFO (Tanımlanamayan uçan cisimler) lara ne demeli. Acaba Drake bağıntısından çıkan olasılık hesabının sonucuna göre bu uygarlıklar ışık hızını kat kat aşarak bize kadar ulaştılar mı? Dünya'da UFO gördüklerini ifade eden insanlar var. UFO konusunda epeyce söylence halen oluşmakta . Fakat yukarıdaki yazımızda da gösterdiğimiz gibi, Dünya'da pek çok amaçlı optik, kızılötesi, morötesi, radyo teleskoplar ile Hubble uzay teleskobunun yanısıra Dünya'nın etrafındaki pek çok amaçlı uydular uzayı bilimsel olarak taramaktadır. Bugüne kadar da UFO olayını doğrulayacak bir gözlemsel delil bu teleskoplarca tespit edilememiştir. Eğer bunlar bize kadar ulaşmış iseler, ileri bir teknolojiye sahip olduklarını bu da bunların akıllı olduklarını gösterir. Bu sebepten de bizimle görüşmeleri gerekir. Fakat böyle bir görüşme de yok. O zaman UFO olayı tamamiyle söylenceden ibaret. Bu bağlamda Pioneer 10, Güneş sistemini terk etmiş olup yıldızlara doğru yolculuğuna devam etmekte ve başka uygarlıklar tarafından tespit edilmeyi bekleyen biz dünyalıların gerçek bir UFO'su dur.

Sevgili Okurlarımız  bu yazı dizimizin  gelecek sayımızdaki  ( Sayı 72 Ağustos 2011)   sayısında bir taraftan 

A HISTORY OF THE EXTRATERRESTRIAL

LIFE DEBATE

by Michael J. Crowe     

 yazdığı kitabın  size bir özet  tercümesini  ( isteyen okurlarımıza 16 sayfa olan bu yazının Pdf olarak)  bir kopyasını Mail ekinde gönderebiliriz ( ücretsiz olarak)

Ayrıcada Ufolar     ile ilgili  bilgiler yayınlayacağız

 

Bize soru sormak  veya fikrinizi bildirmek için lütfen  bilgi@evreninsirlari.net  adresinden mail ile 0538 368 27 93 numaradan  telefonla arayıp veya mesaj göndererek iletişim kurabilirsiniz

 Ağustos  sayısında buluşmak üzere

 

Evrenin Sırları Dergisi ©®  Sayı 71     Evrenin  Hikayesi   : Sayfa : 02

 




Ana Sayfa'ya Dön